Kapat

Yanıltıcı (Fikret Kemal Tekin)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Yanıltıcı (Fikret Kemal Tekin)

Karnını ovuşturarak, kanepeden kalktı. Komodinin üzerindeki, ilaç kutularından birisini açtı, avucuna düşürdüğü bir kapsülü yutmak için, duvara tutunarak mutfağa, su almaya gitti.

Nereye gitse bir kuyruk… Nereye gitse bir sıra… Hiç sevmediği, anlayamadığı, insan kalabalığı… Postâneler, bankalar, vergi daireleri,  diğer devlet kurumları… Hepsinde bir sıra, bir kuyruk…  Sanki herkesin aynı günde işi olur. Şimdi kalkıp, yine hastâneye gitse, sıraya girecek, belki muayene olamadan geri dönecektir. Zamansız tutan mide ağrısına lânet etti.

Hastâneler hep tıklım tıklımdır. Sanki insanlar sözleşmişler, anlaşmışlar gibi, hepsi birden, aynı gün hastalanır. Hastâneler, asık suratlı, ağrılı, sancılı mutsuz insanlarla tıklım- tıklım doludur. Duvarlarına sinmiş ilaç kokusu, tentürdiyot kokusu, steriliazyon, dezenfeksiyon, dekontaminasyon işlevlerinden sonra, hastane içine bıraktığı ağır koku, hastâneyi dolduran hastaların nefes kokularıyla, karıştığında, insanın midesini kaldırır; tedavinin bitmediğinde, tahliller için, birkaç gün daha gidip gelmek bıktırır insanı. Doktorlar muâyene etmiyor adeta sırayı savuşturuyor. Bir doktora onlarca hasta düşüyor. Ağır ve aksak işleyen bir sağlık politikasıyla hastalık süreci uzayıp gidiyor. Doktorlar ne yapsın? Hasta insanların yoğun olduğu bir ülkede, mutlu insan olmaz. Sağlıklı insan mutludur. Hastâneleri, hem hasta, hem mutsuz insanlar dolduruyordu.

Kıvrana- yakıla, iki büklüm,  kendini özel bir hastânenin bekleme salonunda buldu.  İçeriye sinmiş, insanın midesini alt-üst eden, ne kötü ilaç kokuları, ne de dezenfektede kullanılan kimyasal karışımlarının kokusu vardı. Duvarlarda iç açıcı natürmort yağlı boya tablolarını, diplerinde büyük saksılı salon çiçeklerini, iyi havalandırılmış, mis gibi kokan, iç açıcı salonu gözden geçirdi. …

Sol duvarın önündeki, sohbet eden üç adamın oturduğu kanepeye oturdu. Büyük salonda, muayene sırasını bekleyenleri izledi bir süre. Bazılarının, ağrısı yüzünden okunuyordu, bazıları, karnını midesini ovuyordu. Yanına oturduğu adamların hepsi, pahalı kumaşlardan dikildiği belli olan, şık, parlak ve gösterişli kıyafetler içindeydi. Birisi keldi. Birisi göbekli. Diğeri kravatsız. Bir diğeri kirli sakallı… Ellerinde, ikişer telefon… Ayaklarında, parlak derili, sivri burunlu, rugan ayakkabılar. Onları tepeden tırnağa süzdükten sonra, ne iş yaptıklarını düşünmeye başladı. İkisini tanıdı bir süre sonra. Diğerlerinin bürokrat olduğunu, ya da, çok zengin birer iş adamları olduklarını tahmin ediyordu. Arada bir, çalan cep telefonlarına kısık sesleriyle yanıt veriyorlardı. Tanıdığı, o iki adama geçmiş olsun dileğinden sonra, aralarında küçük bir diyalog başladı. Sonra, söze diğerleri karıştı. Aralarındaki geçen küçük diyalog, bir sohbetin başlamasına neden oldu. Sıra, hastânelerden, kalabalıklardan, sıra beklemekten, sağlık sorunlarından sonra, ne iş yapıyorsunuz’a geldi.

 —Efenim ben iyi yanıltırım. Yanıltma konusunda yurt dışında doktora yaptım. Akademisyen yanıltıcıyım ben. Bu mesleği seçtikten sonra, kendimi çok geliştirdim. Çok araştırdım. En çok parayı yanıltıcılar kazanıyor. Yanıltıcılık, çok kazançlı bir meslek…

Adam, yanıltıcıyı dikkatle, ağzı açık dinliyordu. Diğer kanepelerde oturanlar yanıltıcıya sempatiyle gülümsüyordu.

—Efenim, beni her toplantıya, her televizyon, her radyo kanalına, her açılışa, her geziye çağırırlar. Televizyoncular bensiz program sunamazlar. Hastalansam, programın akışı değişir. Ben, izleyicileri, dinleyicileri iyi yanıltırım efenim. Bu yüzden çok para kazanırım. Patronlarıma çok kazandırırım, patronlar da makam, mevki, seçim kazanır efenim…

—Ama… Diye söze girmek istedi adam.

Yanında oturanlar başlarını sağa sola, aşağı yukarı sallayarak, yanıltıcının anlattıklarını onaylıyordu. Adam, ağzını bir karış daha açmış yanıltıcıyı dinliyordu.

—Benim hünerim çoktur.  Ben, televizyon kanallarına çıkıp, siyah olan bir şeye, beyaz dedim mi; beni dinleyenler de, siyaha, beyaz derler efenim. Ama nasıl her işin bir inceliği, bir derinliği varsa; benim işimin de bir inceliği, bir derinliği var. Tarafsız gibi görüneceksin. Hâtta yeri geldi mi, patronlarını da eleştireceksin ki, inandırıcılığın iyice netice versin. Bu ince çizgiyi çok iyi ayarlayacaksın. Çok para var yanıltıcılıkta.

İşim bitince, bâzen alışkanlık gereği, evde, yer altı treninde, otobüste, manavda, çarşıda, barda da konuşuyorum, dinlemiyorlar insanlar beni, inanmıyorlar bana. Karımla, çocuklarımla bâzen birbirimize gireriz. Marketçiyle, fırıncıyla kavga ederiz. Unutuyorum, kendimi yine bir ekranda konuşuyorum sanıyorum. Ama olsun, ziyanı yok, seçimlerde iyi netice alıyorum. Bu da benim fiyatımı artırıyor, çuvalla kazanıyorum o zaman.

Yanındakiler, yine başlarını sallayarak onu onayladılar.

Adam, yüzünü buruşturdu.

—Ama… Ben… Seni tarafsız bir konuşmacı olarak dinliyordum ekranlarda. Bu tarafsızlığınla takdir bile ediyor övgüyle bahsediyordum senden diye kekeledi. Kendisine destek ister gibi, yanındaki, “Ben hatibim” diyen adama baktı. Adam sırıtıyordu. Hemen o da söze girdi:

—Efenim, ben iyi bir hatibimdir. Hem ağlarım, hem ağlatırım, çok etkili bir konuşma tarzım vardır benim. Ben de, en az, bu yanıltıcı beyefendi kadar kazanırım. Eskiden bizim işler kesattı. Beni kimse dinlemezdi. Şimdi bizim mesleğe ilgi arttı. Aranan, zor bulunan bir mesleğe dönüştü hatiplik. Ben, bu aşamaya gelinceye kadar çok çalıştım, çok uğraştım, gecemi gündüzüme kattım, kendimi geliştirdim. Önce, benim için toplatılmış küçük kalabalıklara konuşurdum. Kalabalıklar çoğaldıkça, adım, dev posterlerle şehirlerin her tarafına asıldı. Sonra televizyonlara çıktım. Toplantılara katıldım. Kalabalıklar iyice artınca, bensiz bir toplantı, bir gezi, bir açılış, bir propaganda, bir seçim bir mitingi yapılmaz oldu. Durmadan çağrı alıyorum. O toplantı senin, bu açılış benim, koşturup duruyorum. Kendimi çok geliştirdim, çok çalıştım. Şimdi Allaha şükür, çok kazanıyorum. Herşeyin en doğrusunu anlatmak zorunda değilim. Doğruları antlınca, hem insanların işine gelmiyor, hem mutsuz oluyorlar. İnsanları mutlu etmek lazım, değil mi ama efendim? Onlar çoğaldıkça, patronlarım kazanıyor. Patronlarım kazandıkça, bana da kazandırıyorlar. Çok zenginim ben.

Yanındakiler, yine başlarını sağa sola, aşağı yukarı sallayıp, hatibi onayladılar.

— Ama… Hep, fakirliği anlatıyordun… Yani… Atıyor muydun? Hep palavra mıydı, anlattıkların? Diye, gerildi adam.

Yanındakilerin hepsi bir ağızdan; yuh, yuh! Vah, vah! Yazık, yazık! Cık, cık! Diyerek, kaşlarını çatıp, yüzlerini buruşturarak, başlarını yine aşağı yukarı, sağa sola çevirerek adama tepki gösterdiler.

Adam, ağrısını unuttu. Ne ağrı kaldı, ne de yanma kaldı midesinde. Hemşire hanım, nazik ve kibar sesiyle, bir bir içeriye, sırası gelenleri alıyordu. Adam, bu kez şaşkınlık ve kızgınlık ifadeleriyle döndü yanındaki ihaleciye baktı.

İhaleci, sanki sıranın kendisine gelmesini bekliyormuş gibi, hemen söze girdi:

—Efenim, ben çok iyi ihâle alırım dedi.

Hafif öksürdü, gırtlağını temizledi, kıyafetini, kravatını düzeltti, yüzüne şaşkın bakan adama, kendisini anlatmaya başladı:

—Efenim, benim ihâle almama da gerek kalmaz, bana ihale verilir. Çünkü çok iyi avanta veririm, bana ihale verene. Nerede bir yol, bir köprü, bir köprüyol,  bir spor tesisi ihalesi varsa, ben oradayım. Aranırım, çağrılırım. Tasarrufluyumdur. Az malzemeyle, koca koca devasa binalar diker, köprüler kurarım. Hem ben kazanırım, hem bana ihale verene çok iyi kazandırırım. Her protokol yemeğinde ben varımdır, her toplantıya çağrılırım. Bana, kime ne kadar, ne vermem gerektiği söylenir. Ben de güzel bir ortamda, bana ihale verecek bürokratlara hediyelerimi bazen zarflar içinde, bazen süslü kutular içinde sunarım. Çok kazanırım çok. Bazen, işlerin tersine gittiği de olur. Riskle de karşılaşırım. Zaman azdır, aldığım bir ihaleyi, belli bir seçimlere kadar yetiştirmek zorunda kalırım. İşte o zaman hummalı bir çalışma başlar. Gecelerim gündüzlerime, gündüzlerim gecelerime karışır. Kan ter içinde, yarı aç, yarı tok kalarak, işi belirtilen tarihte yetiştiririm. Çok iş kazaları olur bizim işte. Bazen onca emek, onca çaba ve uğraş, bir yağmurla, bir afetle yerle-yeksan olur. Basın hemen saldırıya geçer efenim, sanki bu afet başka ülkelerde olmuyor, başka ülkelerde yollar çökmüyor, köprüler yıkılmıyor, tesisler yerle bir olmuyor. Allahtan geleninin önüne geçilmez. Neyse ki, imdadıma bürokratlar yetişir,  basının kulağını çekerler efendim.

Hemşirenin güzel ve kibar sesi duyuldu. Hastânelerde asık yüzlü, öfkeli hemşireler, özel hastânelerde son derece misafirperver, iş aşkı ile dolu, kibar ve cana yakın oluyordu.

İhalecinin anlattıklarını, yanıltıcı ve faizci başlarını sallayarak onaylıyordu.

Adamın mide ağrısından ve yanmasından eser kalmamıştı. Anlatılanlara gözlerini fal taşı gibi açarak dinliyor, bir yandan da; Cık! Cık!, Vah! ,Vah! Diyerek, başını sallıyordu.

Sıranın kendisine gelmesini sabırsızlıkla bekleyen bir diğeri:

—Ben yazarım efenim, dedi. O da kendine çeki düzen verdi. Kravatını düzeltti, gırtlağını temizledi, yüzüne şaşkınlıkla bakan adama, zafer kazanan bir komutan edasıyla, mimik ve beden diliyle kendini anlatmaya koyuldu:

—Ben, buradakilerin hepsinden daha çok kazanırım efenim. Ben, sizin gördüğünüzü yazmam efenim.  Patronumun görmek istediğini, hoşuna gideceğini yazarım. Ben, yüzdeye göre kazanırım. Gazetem, yüzde otuzlarda satarsa, ortalama bir kazancım olur. Kırkın üzerine çıkarsa, ortalamanın üzerinde kazanırım. Hele, ellileri bulursa, milyon dolarlar kazanırım efenim. Ben de, bu arkadaşlar gibi, çok çalıştım, çok çabaladım, kendimi çok geliştirdim. Dün, yüzüme bakan yoktu, küçük bir apartman dairesinde kiramı zor ödüyordum. Şimdi bir yalım var, bir giydiğimi bir daha giymem. Çocuklarım en güzel, en özel okullarda okuyor efenim.

—Ama… Dedi yine adam. Konuşmasına fırsat kalmadan…

Faizci de, bir hamlede söze girdi. İnsanlara nasıl kredi verdiğini ne kadar kazandığını, onlara maaşlarına ekstra ilave hesap açarak nasıl para harcattığını, kredi kartlarıyla ne kadar para kazandığını anlatıyordu.

Hemşire, yanıltıcıyı çağırınca,  kıyafetini düzeltip, müsaade isteyerek muayene odasına doğru yürüdü.

Kalanlar birbirlerine tebessüm ediyorlardı.

Bekleme salonuna bir yandan gelenler bir yandan gidenler oluyordu.

Az sonra, doktor, yanıltıcıyı uğurluyordu. Karşılıklı gülüşürlerken, Ona:

 —Beni yanıltamazsın! mmmm diye işaret parmağını sallıyordu.

İhâleci, hatimci, gazeteci, faizci birer birer muayene odalarına çağrıldılar.

Sıra nihayet mide ağrısı çeken adama gelmişti. Bekleme salonunda, orasını burasını sıkan, oflayan, inleyenlerin sesinden başka ses yoktu.

 Adam, bir süre sonra, büyük salonunun sessizliğini, muâyene odasının kapısını çarpmasıyla bozdu. Arkasından doktor çıktı.

—Ameliyat olmanız lazım. Bu mide ile bu zamana kadar nasıl yaşadınız? Gelin, inat etmeyin, ameliyat edeyim, kurtulun bu ağrıdan diye, koluna girmiş, onu ameliyata iknâ etmeye çalışarak, muayene odasına doğru sürüklüyordu.

Adam, hışımla silkindi, çekti kolunu doktorun elinden kurtardı.

—Sapa sağlam adamı para için doğrayıp biçeceksin be! Ne ameliyatı yahu! Bırak peşimi! Elli yaşındaki akademisyenlerin, profların çoğunun diplomasına bakmak lazım, o unvanlar nasıl alınmış bir bakalım! Diyerek, bekleme salonundan çıktı gitti.

Not: Namuslu, dürüst, kendini bilime akla ve insanlığa adamış doktorlarımızı tenzih ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir