Kapat

Rumuz Bahtım (Fikret Kemal Tekin)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Rumuz Bahtım (Fikret Kemal Tekin)

Dalgın yürürken kendini hafif loş bir meyhanede buldu. Coşkusuna hüzün, sevinçlerine karamsarlık gölgeleri düşüyordu.

İç dünyasını hiç kimseyle paylaşamayacak kadar içe dönük olan Yusuf, Rumuz Bahtım’a yazmaya gelince başkası oluveriyordu.

İletilerini en ateşli cümleler seçerek yazıyordu.

İçeriyi gözden geçirdi. Bir masa seçip oturdu. Mutfakta pişen köfte ve sucuk kokusu, yoğun bir duman kütlesiyle birlikte içeriye savruluyor, rakı şarap ve bira kokusuna karışıyordu.

İki garson sürekli bir koşuşturmanın içindeydiler. Arada bir mutfak pervazı önünde soluklanıyor, terli ellerini ve yüzlerini kirli bir havluyla kuruluyorlardı.

Rakı ve yanında bir şeyler istedi. Kıvırcık saçlı, esmer, dürüst saf bir delikanlıydı Yusuf. Derdini, sırrını pek kimseye açmaz, evde de kimseye bulaşmazdı.

Rakıyı ince uzun bardağa döktü.

“Rumuz Bahtım, Bahtım’ım benim…” İlk kadehi Rumuz Bahtım için içti.

“İlk sevgilim benim. Şu kalfanın bir sevgilisi olduğunu, biliyor muydun usta? Hasan ustanın kalfasının da bir sevgilisi varmış diyecek sanayi. Sonra mahalleli öğrenecek. Şöyle el ele tutuşup da bir geçelim önlerinden…”

Bir kadeh daha içti.

“Hem de nereli? İzmir’den sevgili bulmuş diyecekler.”

Onunla karşı karşıya gelince rahat konuşamayacağından kuşkulandı ve korktu. Karamsarlığa kapıldı. Bir keresinde o yaşadığı anı anımsadı. Tam o gizemli sözcüğü söyleyeceği sırada, nefesi kesilmiş, kalbi gümbürdemiş, sararıp solmuş, sözcük boğazında düğümlenip kalmıştı.

Canı sıkıldı. Nereden de aklına takıldı?

Cesaretsizliğine kızdı. Rakıdan bir yudum daha aldı. Kapının önüne çıktı, bir sigara yaktı. Sigarasının dumanını halka halka savururken, iç sesiyle kendi kendine konuştu bir süre. Lavobaya geldi, arka cebinden tarağını çıkarıp suyun altına tuttu, ıslattığı tarakla, aynada saçını taradı. Aynanın karşısında bir sağ, bir sol dönüyor, saçlarını bir sağa bir sola tarıyor, kendini süzüyordu. Ağzını açtı dişlerine, diline baktı. Ceketinin kollarını dirseklerine kadar bir katlıyor bir indiriyor aynanın karşısında değişik pozlar veriyordu. Yakışıklı buluyordu kendini. Karşısındaki yüzle konuşmaya başladı:

“Dükkândaki çıraklar bile ayaküstü işletiyor seni de anlamıyorsun dangalak.”

“Ne alakası var ya! Kırıcı olmak istemiyorum, o kadar.

“Geç bunları korkak kerkenez! Tatlı dil, güler yüz mü kaldı sanayide? Ayaküstü sömürüyorlar işte seni, istediklerini koparıyorlar.”

“Belki suskunluğumda gizli benim dünyam olamaz mı yani?”

“Şurada içiyorsun, bir arkadaşın bile yok yanında. İnsanın böyle zamanda bir arkadaşı bulunmaz mı, konuşacak dertleşecek paylaşacak?”

“Bulunmaz, herkes kendi çalıp kendi dinliyor, megaloman hastalığına tutulmuş, kendini feriştah sanıyor. Böyle zamanda insanın en iyi arkadaşı kendisidir.”

“Hadi ya? Sen de iç dünyana yenilmiş insanlardan birisin. Onu da kaptırırsın elinden.”

“Kaptırmam beni seviyor, üç aydır yazışıyoruz, konuşuyoruz.”

“Oğlum sonunda internet bu, öyle ısmarlama sevgili mi olur?”Olur tabi, niye olmasın, böyle evlenen, birçok insan var. Telefonda neler söylüyor bana neler.”

“Aman boş ver şimdi bunları, sen Rumuz Bahtım’ı düşün.”

Aynadaki yüzü bir sararıp bir soluyor, bir güller açıyordu.

“Ya yine alay konusu olursam? Ya Rumuz Bahtım’la konuşurken bacaklarım zangır zangır titrer, sesim soluğum kesilirse?”

Yanakları kızardı.

Yanaklarını yokladı. Yaklaştı iyice baktı yüzüne aynada. Ne zaman utansa, sıkılsa yanakları elma gibi kızarır alev gibi ateşleniverir, kendini ele verirdi.  Yüreğindeki korku ve kuşku bulutları dağılıverdi. Cesaretle doldu. Hemen cep telefonuna sarıldı. Bir ileti yazdı. Bekledi… Aynada kendine bakarken, parmaklarıyla lavobada tempo tutuyordu. Ceketinin iç cebinden paketi çıkardı, bir sigara daha yaktı. Sigaranın dumanını aynadaki yüze üfledi. Telefondaki iletinin sesi, iyice güvenini yerine getirdi. Hemen telefona sarıldı. İletiyi açtı, okudu. Yanakları kıpkırmızı oldu. Koşarak geldi yerine oturdu. Garsona gelen mesajları gösterircesine meyve, rakı ve su istedi. Gelen yanıta bir ileti daha yazdı, dudaklarının ince kıvrımından el ele vermiş iki serçe uçuşuyordu.

Garson elindeki meyve tabağını, suyu ve bir duble rakıyı masaya bırakırken göz göze gelip gülümsediler. Bir ileti daha yazdı. Rakıdan bir yudum daha içti. Bir ileti sesi daha aldı. Gözleri boncuk boncuk parlarken iletiyi pür dikkat okuyordu. İletiyi yanıtladı. Keyifle sandalyesine sırtını yasladı. Aceleyle rakısını da gösterecek şekilde bir özçekim yaptı gönderdi. Bekledi bornozlu, ıslak saçlı bir özçekim düştü telefonunun ileti kutusuna. İçi titredi. Kıpır kıpır etti yüreği. Sol ayağı ritmik bir telaşa tabanda devinim içindeydi.  Coşkusu yüreğinden taştı, pul pul dağıldı, içeride içenlerin pembeleşen yanaklarına oturdu. Çevresindekilere tebessümler dağıtıyordu. Çekingenliği gitmiş karşısına cesaretli ve cesur bir Yusuf gelip dikilmişti. Ona gülümsedi. Rakısını önce kendi, sonra cesur Yusuf, sonra da Rumuz Bahtım için yudumladı. Çınlayan “Afiyet olsun, yarasınnnn” iletisi başını döndürdü.

Tabaktaki üzüm salkımından kopardığı üzümleri Rumuz Bahtım’ın dudakları yerine öpüp yiyordu. Garsonlar birbirini dürtüp gördükleri bu manzaraya gülüşüyorlardı. Eve gider gider gitmez artık yüz yüze görüşmeleri, tanışmaları, gelecekten konuşmaları gerektiğini anlatan uzun bir mektup yazacaktı. Yazacağı sözcükleri daha şimdiden kaşını, gözünü oynatıp mırıldanmaya başladı.

Meyhane müdavimlerinin, gramofonda taş plak dinleme zamanı gelmişti. Cızırtılı bir ses meyhanenin tüm köşelerinde yankılanmaya başladı.  İlk kez duyduğu bu şarkıyı, kadına eşlik etmeye çalışarak dinlemeye başladı. Kendini kocaman bir plağın üzerinde hissediyordu. Çevresindeki her şey plakla birlikte dönüyor dönüyordu. Böğürdü. Yalpalayarak, salınarak lavaboya koştu.

Yüzünü yıkadı, saçlarını ıslatıp taradı. Uzun uzun yüzüne baktı. Dilini çıkardı, kendine güldü, dişlerine baktı. Kapıya çıktı bir sigara yaktı. Duvara yaslandı, girip çıkanlara tebessümle bakıyordu. Sigarası bitince, geldi tekrar yerine oturdu. Telefonuna baktı yazdığı iletiye yanıt gelmemişti, Rumuz Bahtım’ın yattığını düşündü. Onunla buluştukları anı hayal etmeye koyuldu.

Kendine mırıldanarak sordu:

“Nerde buluşacaksınız?”

Konakta.”

“Evet, Konakta buluşacağız. El ele tutuşacağız, baş başa gezeceğiz.”

Kendi kendine konuşurken, gülümseyen alaylı bakışlarla karşılaşınca rakı istedi.

İçki isteği geri çevrildi. Diretti, açıklama yapmaya kalktı ama olmadı. Garsonu paylayacak gücü bulamadı kendinde. Cüzdana sarılmayı daha uygun buldu. Garsonun çağırdığı bir taksiye bindi.

Şoför gayet neşeli ve alışık olduğu işini yapmanın rahatlığıyla sordu.

“Nereye Bey Ağabeycim?”

“Eski Pazar Yerine usta.””

Açık camdan geceye yayılan arabesk müzik, onu Rumuz Bahtım’ın yumuşak, sıcacık ve gizemli kucağına sürüklüyordu.

“Çok içmişsin Ağabeyciğim”

“İçtim, çok içtim.” Dili dolanıyordu.”Âşıklar içer.”

“Yarasın, iç abim. Ben de aşığım ama içmeye zamanım yok.”

Otomobil asfalt yoldan taş döşemeli yola girince yalpaladı, sallandı sarsıldı. Üst Güneşlikten bir fotoğraf düştü Yusuf”un kucağına. Yusuf bir süre fotoğraftaki yüze baktı. Afalladı gözleri fırlayacakmış gibi oldu, şoföre bağırdı:

—Rumuz Bahtım. Rumuz Bahtım bu! Nereden buldun bunu? Sende ne işi var bu fotoğrafın?”

Otomobil acı bir firenle yerine çakıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir