Pazar, Eylül 26, 2021

Manşet (Yüksel Taylan)

Bir sabah uyanıyorum. Mevsim kış. Hava öncekinden daha soğuk… Belki kar yağıyor da olabilir. Tam olarak göremiyorum. Oysa daha sonra belirginleşiyor görüntü. Çocuk kıyafetlerim var üzerimde, gri pantolon, mavi ceket ve tuhaf arma. Hem kravatıma hem de ceketime işlenmiş.

Elimde felsefe kitabı, içinde Aristo’nun siz insanlara saygı duyun, insanlar da size saygı duysun dediğini yazıyor. Ya da ona benzer şeyler. Tam olarak hatırlamıyorum. İçinde yazanları okumadım. Kendini öğretmen zanneden arkadaş anlatıp duruyor. Oradan biliyorum Aristo’nun “Sağda solda gördüğünüz herkese saygı duyun, beğenmediğiniz programları izlemeyin” dediğini. Benim kitapla tek alakam Aslı’nın onu benim için saklıyor olması. Çünkü hasta öğretmen arkadaş yanımızda kitap olmadığı zaman elimize cetvelle vuruyor.

Hasta çünkü “Bu kitabın içinde yazması gereken ama yazmayanlar var” diyemiyorum. Diyememek bir tarafa kitabı tam olarak doğru kabul etmem ve kutsamam gerekiyor. Oysa şimdi düşünüyorum, o kitabın içinde “El âlemin ne diyeceğini boş verin, her ipini koparana saygı duymayın, sizi kandırmak istiyor olabilirler” diyen Marks’tan doğru düzgün bahsedilmiyor. Bunu içimde hissettiğim için olsa gerekir kitabı ve Aslı’yı hiç unutmadım.

Başka ayrıntılar da var; mesela benim onunla aram çok iyiydi ama onun arası benimle hiç iyi değildi. Bana kızıyordu. Onu sınıf başkanlığından ettiğim gün de bana çok kızmıştı ama üzerinde durmamıştı bu konunun. En azından o zaman beni daha çok seviyordu ya da başkanlık onun için yeteri kadar önemli değildi diyebilirim. En nihayetinde tahtaya birkaç kişinin ismini yazıp karşısına çarpı yazmaktan başka anlamı olmayan görev. Bu görevi geçen sene ilkokul öğretmenimiz “en kutsal görev” olarak anlatmıştı. Şimdiki öğretmenlerimiz de “İnsanlar tabii ki konuşacak, çok yüksek sesle konuşmadıkları sürece sağa sola boş yere çarpı atmayın, çok yüksek sesle konuşurlarsa bize söyleyin” olarak anlattılar. Aslı da bu yüzden hiç çarpı atmadı. Bir başka rivayet ise en çok konuşan ben olduğum için Aslı’nın yazmaktan kaçınması üzerine, aklınca bana torpil yapıyormuş. Oysa ben bu duruma üzülüyorum. Daha geçen sene generaldim bu konuda ve en az elli dört sefer elime cetvel yemiştim. Şimdiyse hiç cetvel yemedim. Bir de felsefe dersinde yanımda kitap taşımadığım için hiç ceza almadım. Ya Aslı beni iki sefer beladan kurtardı ya da kutsal kelimesinin anlamı değişmişti.

Sonuç olarak başlangıçta Aslı’yla aramız çok iyiydi. Aramızın bozulması benim travmalarım yüzünden değil, Elif’in Didem’e hakkımda “Seni çok beğenmiş” demesi yüzündendi. Demişti ama ben Aslı’yı beğeniyor, onunla öpüşüyordum. Didem için gayriihtiyarî “ne güzel kız” demiştim o kadar. Elif de koşup yetiştirmişti söylediklerimi Didem’e. O da Aslı’ya yetiştirmişti tabii ki. Ben Elif’e neden böyle yaptın dediğimde “Boşver, arada Didem kaynar işte daha ne istiyorsun?” demişti. Oysa arada Didem kaynamadığı gibi Aslı da daha başka hiç benimle öpüşmedi…

O günlerden bugüne onca zaman geçtikten sonra Aslı’yı trenin altında can veren hemşire haberinde gördüm. Vergi dairesinde memur olsaydı herhalde trenin altında kalması böyle cafcaflı haber olmazdı. Eğer kazayı üniversite yıllarında geçirseydi bu sefer manşete çıkardı; üniversiteli kız trenin altında kaldı, arkadaşları okul yönetimini suçladı…

Öğretmen olsaydı?

Demek seksi-ateşli hemşire olmuştu. Aslı’nın o güne kadar ne olduğunu bilmiyordum ama Elif’i biliyorum; hancı oldu. Gelen giden, geçerken uğrayan ya da çevreyi tekrar görmek istediği için gelen yabancıları kabul eden hancı. Kimse hancıyı görmek istemez. Herkesin hancıya anlattığı ama hancıyı içine katmadığı milyonlarca hikâyesi vardır ve hikâyesinin bir köşesinde hancıyı görmek zorundadır. İşte böyleydi. Sadece benim için değil, bütün İstanbul için. Gelenlerin üç buçuk metre yüksekliğinde, bir buçuk metre genişliğinde koca tahta kapıyı çalması yetiyordu. Yaptığı küçük sürgülü gözden önce geleni süzerdi. Sadece güvenilir olması yeterliydi, bir de geçirdiği gece için para ödememesi gerekiyordu. Çünkü gönüllü hancıydı. Bazen ona otoyol kenarında çalışan fahişeler kızıyordu “Bir müşteri bir müşteridir, neden çalıyorsun” ama onun çok fazla bu durumu önemser hali yoktu.

Tahta kapıyı açtıktan sonra geleni içerde geniş-tahta masaları ve sıraları olan odaya alırdı. Duvarda çıplak Meryem tablosu vardı. Işıkları nasıl ayarladıysa içeride İsa ve Musa’yı yeniden kitap tasarlarken görürdünüz. Bir keresinde İsa’nın “Yeni yazacağımıza anti militarizmi mutlaka koyalım, zamanın gerisine düşüyoruz, gerekirse kitabın ismini anti militarist İncil yapalım,” dediğini, Musa’nın da “İsminin İncil olmasına artık itiraz etmiyorum ama eğer anti militarizmi konu olarak işleyeceksek işleyelim, başlığa eklemeyelim” diye cevap verdiğini duydum.

Bazen de eli kanlı şövalyeler olurdu handa. Korkardı onlardan ve kambur hizmetkârını kullanırdı onları mutlu etmek için. “Neden bu şövalyeleri hana alıyorsun?” diye sormuştum. Benim üstümdeydi, çıplaktı ve beni içine almıştı, ellerini göğsüme koymuştu ağır ağır süzülüyordu. Gözleri kapalıydı, mutluydu ve birden açıp “Ne şövalyesi?” der gibi şaşkınca bakmıştı, ben de “Boşver,” demiştim.

Haberi okuduktan sonra Elif’i aradım. “Gel,” dedi. Ben sadece arayıp “Ne yapıyorsun?” demiştim, gel desin gibi dileğim yoktu. Seksi hemşire Aslı’nın trenin altında can verdiğini söyleyecektim. “Telefonda söylesem, gelmesem olmaz mı?” dediğim de “Gel sen, handa sadece Bizanslı köylüler var, şarap içiyorlar, bize zararları olmaz” cevabını aldım. Düştüm hemen yollara. Gerçekten de doğruydu, içeride ikisi kadın altı Bizanslı vardı. Beni köşedeki geniş masaya yerleştirdi. Ben Bizanslı köylüleri seyrederken o koca bir testi şarap getirip yanıma kuruldu. Ben ona gayet kibarca “Hangi ikisi hangi kadınla yatacak bu Bizanslıların?” diye sordum. O da “Bu kadar çok içme,” dedi. “Tamam,” dedim, sonra öpüşmeye başladık…

Gecesi söylemeye fırsatım olmadı ama sabah söyledim. Kahvaltı yapıyorduk boğazına dizildi lokmalar. Öylece bakakaldı. “Severdim ben onu” dedi; “Yat, mavi yolculuk. Onun gibi gereksiz hayalleri vardı. Ona kızardım. Küçük burjuva saplantılarını bile aşardı bazen. Kocaman burjuva beynine sahip olurdu, alışkanlıklarına özenirdi. Ama doğrudan söylemezdim. Söyleyemezdim. Umarım ölmeden önce mavi yolculuğa çıkmıştır… Sen de görmemiş miydin bugüne kadar?”

“Görmedim.”

“Yalan söylüyorsun, görmüşsündür mutlaka. Hadi anlat, sen çok severdin onu.”

“Görmedim inan ki, görseydim söylerdim sana. Haberin veriliş şekline üzüldüm. Neredeyse ateşli hemşire trenin altında kaldı yazacaklarmış.”

“Kim tutmuş ki yazmamışlar? İsterlerse yazarlar biliyorsun.”

“Yok, daha o kadar yozlaşmadılar.”

Elif’in böyle sükûneti var. Seviyorum bu tarafını. Ne söyleyeceğini iyi biliyor. Öyle ya, isteseler yazarlar, kim tutuyor onları. Kahvaltıdan sonra işe gitti ben de kendi evime dönmek için yola çıktım. Ne tuhaf, ölen her asker ya da iş adamının çok iyi, çok cennetlik biri olduğu yanılgısı gibi, her hemşire ve öğrenci de seksi ve ateşli olmalı. İnsanların algıları en başından hatalı! Kafamın bu karmaşıklığında birden cam şangırtısıyla kendime geldim. Tekstilci dükkânının önündeki kaldırımda duran cam vitrini devirmiştim.

İnsanlar etrafımı sardığında ben bir yerime zarar gelip gelmediğini kontrol ediyordum. Bunu gerçekten isyan etmek adına tekme atarak yapmamıştım. Buna eminim. İsyan etmek için buna benzer saçmalıkları yapacak bünyem yok benim. Oldum olası bu tür davranışlar gereksiz gelmiştir. Tutarsız bulduğum için hiçbir şeye tekme atmadım atmamda. Ayrıca sinirlendiği için kırıp döken insanları da sevmem. İnsanı ne sinirlendirebilir ki sağa sola yumruk atsın. Tabii yeniyetmeler hariç, çünkü bu dünyada fazlalık olduklarından, kimse tarafından sevilmedikleri kadar saçma sapan yığınla şeye sinirlenebiliyorlar.

Vitrine çarpıp yerle bir edecek bünyem var. Sakarım çünkü. Elimdeki çayı dökmekten yüzlerce aracı iç içe geçirmeye kadar her şeyi yapabilecek sakarlığa sahibim. Bunları bana “Mağazamın vitrinini kırdın, beni masrafa soktun, bilerek yaptın, hırsız” vb ifadelerle sayıp duran kadına anlattım ama o beni dinlemedi. Önce özel güvenlik, sonra özel polis geldi ve götürdüler. Onlara da dedim “Beni rahat bırakın sadece çarptım” ama dinlemediler. Polisler sormaya devam ettiler “Neden vitrini kırdın, ne çalmak istedin?” Etrafımda kimilerinin insan önüne bakar yahu serzenişinde bulunduğunu duymuştum. Demek ki herkes hırsız olduğumu düşünmüyordu.

Bütün o karmaşa da telefonlarıyla fotoğraf ya da video çeken insanlar her zamanki yerlerini almışlardı.

Özel güvenlikçi bir genç vardı orada. Hırsız yakaladığı için gülen yüzlerle ama kimseye belli etmeyecek kadar asabi ve ciddi suratla sordu “Ne çalmak istedin?” Ona o kadar güldüm ki beni tekmeleyecek kadar çok sinirlendi ama tekme atamadı, çünkü polisler geldi. Özel polisleri de sevmiyorum ama ne yapalım ki o an onları gördüğüme fazlasıyla sevindim. Yoksa beni bir temiz döveceklerdi. “Neden gülüyorsun adi hırsız?” deyince çocuk, ona sordum; “Sen onlarca insanın arasında, dükkân vitrinini kırarak bir şeyler çalmak isteyen hırsız gördün mü bugüne kadar?”

Cevap vermedi.

Beni onların elinden Elif kurtardı. Cankurtaran. Ona ne kadar dua etsem az. “Zararı öderiz, dalgınlığına gelmiştir, son zamanlarda iyi değil” gibi şeyler söyledi. Orada bulunan yaşlıca adam zaten polislerden birine demiş “Çocuk çok dalgındı ben gördüm” falan… Oradan çıktıktan sonra evime gitmek istedim ama izin vermedi. Onun hanına gittik.

Giderken anlatıyordum; “Fotoğraflardaki bakışları bildiğimiz kentli bakışıydı. Akşam evinde oturup erkek arkadaşını bekleyen, ona sinemadan bilmem nereye kadar işkence yapan türden didaktik bakışlar işte. Sadece güzel, güzel olduğu için lirik-didaktik oluyor ama iki tezattan ortaya kırıntı çıkıyor ve etrafa dağıldığı için herhangi bir yargıya varamıyor kimse. Âşık mıydı acaba?”

“Bilmiyorum dedim ya.”

“İnsanlar ne tuhaf, birbirlerine her türlü işkenceyi yapıyorlar. Para kazanmak için, başkalarının işlerine, onurlarına her türden saldırıyı yapıyorlar; ateşli hemşirenin sokak ortasında kafasını kesti. Sokak ortasında saydırdı. Bakkalda kadını dövdü.”

Bir an gülümsedik. Hanın kapısına vardığımızda Don Kişot ve Sancho Panza bizi bekliyorlardı. Onları son gördüğümde handa kitap yakacak rahip olmadığı için küfür edip şarap içiyorlardı. “Bu handa kitap yakılmaz, yazılır” diyerek avutmuştum kendilerini ama bana kızmışlardı; “Yanlış hana gelmişsiniz. Burada kitap yakılmaz, yazılır. İsa ile Musa her gün yazıyorlar hatta. Bir keresinde onları bırakalım bu işleri roman yazalım gibisinden konuşurken gördüm. Musa Mısırlı işçileri isyana sürüklerken içine düştüğüm ruhsal durum üzerine bir şeyler yazmak istiyorum deyince, İsa da ona çok sıkı başlık önerdi “Firavun’a Nasıl Uydum?”

O günden sonra bir daha gelmemişlerdi. İçeri buyur ettik. Elif hepimize şarap getirdi. Don Kişot grip olmuştu, her tarafı ağrıdığı için şarap istemedi. Ihlamur kaynatmasını söyledik kambur hizmetkâra. Burnu akıyordu, aktıkça söyleniyordu. “Bir gün grip virüsü bu dünyanın efendisi olacak” dedim. Beni anlamadı. Anlatmaya başladım; “DNA’ların çakıştığını düşünüyordum daha önceden, artık düşünmüyorum. Eminim. DNA’lar çakışıyor. Nihayetinde insanı oluşturan temel etken DNA denilen zincir ise, birbirinden farklı milyarlarca insan oluşturması mümkün değil. Mutlaka bunların içinden birilerinin birbirine benzemesi gerekiyor. Kimi insanlar buna reenkarnasyon diyor. Değil, alakası yok. Tanrı da olmadığına göre kesinlikle hepimiz başka insanın kopyası olmak zorundayız. Hangimiz hangimizi oluşturuyor nereden bileceğiz? Bilemeyiz, belki beni burada çürüten insan şimdilik bilmiyor olabilir ama günün birinde mutlaka öğrenecektir nasıl DNA’yı yeniden oluşturacağını. Sonra öğrenecektir insan tarih boyu kaç farklı kişilik olarak yaşadığını, bir yerde günün birinde yaşarsam, bugünlerimi hissetmek, seyretmek eminim güzel olacaktır.”

Don Kişot’un burnu kızarmıştı, yüzüme daha dikkatli bakmaya başladı. Onun yerine Panza konuştu; “Bu anlattıklarınla efendimin hasta olmasının ne alakası var? Manda yuva yapmış söğüt dalına, dam üstünde saksağan.”

“Anlatıyorum, bu DNA’ların zincirleri konusuna girince, insanı evrimleştiren şeyin bozulan hücreler olduğunu düşünüyorum. Ya o hücreler grip virüsüyle bir olursa? Grip virüsü kendine vücut yaparsa? O vücut grip virüsünü sıcaktan ölmekten korursa, insanı nasıl yok ettiğini seyretmek yine insana düşer. Daha küçücük, görünmeyen ve sıcakta yaşayamayan virüsle zor baş ediyoruz. Bir de onun gelişmişiyle asla baş edemeyiz. Belki grip ile insanın savaşı, insanın koca cüsseli dinozorlarla savaşına ışık tutabilir zihninizde. Küçücük insan koskoca yaratığı nasıl yendi? Küçücük grip koskoca insanı nasıl yeniyor, yok ediyor? Dünya soğuyacak, insan o soğuğa dayanamayacak ve yok olacak. Haliyle dünyanın o soğukta yeni sahibi olacak, evet, bildiğiniz grip virüsü. İnsanın dengesini bozan kanser hücreleri ile birlikte yeni bir vücutta evrimleşecek ve insanın evrene hâkim olmak için verdiği savaşta bayrağı devralacak. Tabii evrene hâkim olacak, yani başaracak insanın başaramadığını. İnsan o sırada, yeraltında petrol olarak ona hizmet edecek… Başka bir açıklama olabilir mi gelecekte olacaklara dair? İşte belki de içinde taşıyorsun şu anda dünyanın efendisini!”

Beni anlamadı. Anlamasını beklemiyordum ama en azından mızrakla tepki vermemeliydi… Ya da deli dememeliydi. Sanki kendisi çok akıllıymış gibi. Ben bunları anlatırken sessizce bizi dinleyen Elif “Cenazesine gidelim istersen,” dedi. Yarınmış.

Eski arkadaşlarımızdan birini arayıp sormuştu. Hâlâ aynı mahalledeymiş seksi hemşire. “Gidelim,” deyince Elif işyerinden izin aldı. Don Kişot’u da çağırdım cenazeye. Her zamanki kuruntulu cevaplarından birini verdi; “Madem senin gibi ayrıcalıklı bir delinin arkadaşı, o zaman gidelim. Gitmek erdemdir…”

O gece öyle bitti, ertesi gün birlikte cenazeye katılmak için yola çıktık…

Yeşil boyaları dökülmüş caminin küçük avlusuna getirmişlerdi ateşli hemşireyi. Çocukken Kuran kursuna gelirdik buraya. Elif’i bir çocuk eşliğinde eve götürdüler. Ben de tabutun başında duran kardeşine üzüldüğümü söyledim. Sonra kahkahalar eşliğinde çay içen gruba iliştim, dinlemeye başladım. İçlerinden bir kısmı ile merhabalaştık. Tanıdıklarım vardı. Caminin altındaki küçük cay ocağında siyasetten felsefeye kadar derin konuların eşliğinde cenaze namazını bekliyorlardı. O grubun hemen kenarına düşen yaşlıca, beyaz uzun sakallı yaşlı adam ne zaman laf hükümete gelse “Sözde emeklilere para vereceklerdi, hâlâ vermediler. Parayı kuşa çevirdikten sonra verecekler. Ama yerine getirecek kimse yok ki. Yine buna oy vereceğiz kuşkusuz,” deyip duruyordu. Başka bir yaşlı da “Şimdiki aklım olsa askere gitmezdim, çok dövdüler, çok ezdiler bizi,” diyordu. Namaz vakti gelene kadar dinledim onları.

İnsanlar namaz kılmak için camiye giderken Don Kişot ve Sanço Panza yetiştiler. Rosinante ve kayıp eşekle gelmek için taksiye binmemişlerdi.

Onunla bu atlar yüzünden defalarca tartıştık. İlkel taşıma şeklini terk etmesini, hayvanlara yük bindirmenin yazık olduğunu kaç kere söyledim ama beni dinlemedi hiç. Her defasında “Siz bu atlardan faydalanmazsanız onları ölüme terk edersiniz, keşke atlara binmeye devam etseniz de onları aç bırakmasanız,” diyordu. Haklı olabilirdi. İnsanoğlu bu konularda en vahşi tür…

Camide ve avluda kılınan namazlardan sonra tabutu sırtladılar ve mezarlığa doğru yola çıktık. Kalabalığın en arkasına kalmıştım, Don Kişot da yanımdaydı. Ahenkle cenaze arabasına yerleştirildi tabut ve herkes mezarlığa gitmek için dağıldı.

Ben de en fazla insanın gittiği yöne doğru yürümeye başladım. İlerleyince kalabalığa kadınlar da karıştı ve Elif’i orada gördüm. Başını örtmüştü. Tanıyamadım ilk önce. Mezarlık yakınmış. Birlikte yürümeye başladık. Don Kişot arkamızdan gelirken söyleniyordu. Panza da onu sakinleştiriyordu. Biraz onların konuşmalarını dinledim, biraz Elif’in anlattıklarını.

“İki çocuğu olmuş. Yakın zamanda boşanmış, buraya baba evine gelmiş. Kız kardeşini tanımıyordun değil mi sen? Tabii ya, Didem de burada, belki onu hatırlarsın. Gerçi hatırlamak neye yarar ki?”

Cevap vermedim. Mezarlık kapısına geldiğimizde kadınlar dışarıda kaldı. Elif’le birlikte Sanço Panza’yı da bıraktık, mezara doğru yürüdük.

Dualar eşliğinde beyaz bezin çukura bırakılmasını seyrettik. Bezin içinde trenin altında kalan hemşire vardı. İnsanlık son görevini yapıyordu. Sessiz sedasız gidiyordu.

Don Kişot herkesi ilgiyle izledi. Orada hiç konuşmadık. Tören bittikten sonra biraz daha kalmak istediğini söyledi. Onu orada bıraktım, herkes gibi dua ettikten sonra mezarlık kapısına geri döndüm. Elif’in yanında Didem vardı. O da başını örtmüştü. Yanlarına gittim, onunla da biraz konuştum, vedalaştık.

Eve dönmek için yürümeye başladık. O küçük, şirin okulun önünden geçmek yolumuzu biraz uzatıyordu. İkimizin de adımları o tarafa doğru gitti. Okulun önüne gelince biraz duygusal anlar yaşamak için seyretmeye başladım. Etrafındaki dikenli telli yüksek duvar gitmiş yerine öğrencilerin boyadığı kısa duvar gelmişti. Binanın duvarları daha yeni boyanmış tertemizdi. Üstelik bahçesindeki basket potası, kale direkleri, banklar hepsi yeniydi ve gözlerimi kapatıp onları hâlâ eskiymiş gibi hayal ettim.

Elif’e döndüm, ona duyduğum huzuru söyleyecektim. Karşıdaki gazete satıcısında, gazetelikte her tarafında çıplak kadın fotoğrafları olan tabloid bir gazeteye eğilmiş bakarken gördüm onu. Eğer bir gün ressam olursam onun bu halini kesin tabloya aktarmak isterim.

Gazeteyi aldı ve yanıma geldi. “Al bak,” dedi. Elinden gazeteyi aldım. Manşetin sağ tarafında küçük bir bölümde gözlerime siyah bant çekilmiş vesikalık fotoğrafım vardı. “Güpegündüz soygun girişimi” yazıyordu haber başlığında…

Seksi hemşireyi atlatmış manşete olmasa bile yanına çıkmıştım…

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz