Cumartesi, Kasım 27, 2021

Kurye (Hasan Cüneyt Bozkurt)

“Kaç gram alır?” diye düşündü Sibel.

Karnını avuçladı. Biraz zorlasa, hani kıtırdatsa falan kırılıverecekmiş gibi duran parmakları etine gömüldü. İncecik bir deriden başka bir şey gelmedi eline. İç organları, göğüs kafesini bir kalkan gibi önüne katmış, yirmi beş yıllık yaşam savaşının son demlerinde iyice siper ardına çekilmişti.

“Beş yüz gram çok fazla.” dedi.

Kara perdeyi araladı.

Beyrut’un sabah çiği damla damla camdan süzülüyor, sokağın hatlarını çiziyordu. Önce Tarlabaşı’ndaki bakkalı çıktı ortaya, sonra fırını ve lokantası. Sanki onca yolu tepip başka bir kıtaya gelmemişti de kendi evinde, kendi yatağında uyanmıştı. İçinden atamadığı hep aynı kasvetle aralamıştı perdeyi. Tanıdık yüzler gün doğmadan sokaklara akıyor, caddeler insanları kıyma makinesinden geçiren barbar makinelere dönüşüyordu. Dün uçağın kalkışını beklerken ekranda gördüğü haberi hatırladı:

“Sultanahmet’te bombalı saldırı! 10 ölü, 15 yaralı var. Yayın yasağı sürüyor.”

Başını önüne eğmiş gazetesini okumaya devam etmişti. Spikerin dirseklerinden akan sayıların kolları, bacakları, elleri yoktu. Onlar sadece birer rakamdı. Havada uçuşan insan parçaları basit birer münakaşaydı. Aslında şiiri severdi. Hatta nasıl yaptığını düşünmeden bir enstrüman çalar gibi sözcüklerini kağıda dökebilecek kadar aşıktı şiire. Fakat duygunun insanı zayıf düşüren bir yanı olduğuna inanmaya başlamış, en azından şu iş bitene kadar kendini bunun için suçlamayı da anlamsız bulmuştu. Belki de biraz sonra ev sahibi yine kapısını çalacak, açılmayınca yumruklayacak, “Ulan kimi kandırıyorsun sen? Aç şunu!” diye bağıracaktı. Sibel bir beysbol sopasıyla kapıya kadar yürüyecek, kolu indirmeyi düşündüğü bir anda vazgeçecek, gürültüler kesildiğinde pazularındaki hırs dinene kadar, yayları fırlayana kadar kanepeyi dövecekti. Usulca evden çıkıp okula gidecek, uykusuz ve kronik bir iştahsızlıkla ders dinlerken harç parasını yatırmadığı için üniversite idaresi tarafından aranacaktı.

“Ağlamayacaksın ulan! Ağlamayacaksın!” dedi.

Camın arkasındaki görüntülerden vazgeçip buğuya odaklandı. Uzun süredir görmek istemediği şişmiş burnunu, çökmüş yanaklarını, çukuruna kaçmış kara gözlerini izledi. Sosyal paylaşım ağlarına yüklediği fotoğraflar neredeyse iki yıl öncesine aitti. Güleç, sevimli bir kızdı. Fotoğrafların altındaki yorumlar akrabalarının sevgi ve iltifat dolu sözleriyle doluydu. Ona her zaman uyduruk bir duygusallığı çağrıştıran gülen yüz, alkış, kalp, öpücük simgeleri bu hatıraların altında bütün o yapaylıklarından kurtulup yürekten inanmak istediği masumane birer yalana dönüşüyordu.

“Bu son işim olacak.” dedi.

Perdeyi sertçe kapattı.

Masadaki ayakkabı kutusuna yöneldi. İnce, uzun parmaklarıyla zifiri karanlık bir okyanusun dibinde bulduğu lanetli hazine sandığının kapağını açtı. Beyaz kapsüller kuş yumurtaları gibi özenle dizilmişti. Evdeki Hint bülbüllerini hatırladı. Kırmızı gagalı, al yanaklı olan erkekti. Sesi kalın, ötüşü inişli çıkışlıydı. Turuncu gagalı olan dişiydi. Sesi ince, ötüşü düzdü. Çiftleştiklerini fark ettiğinde kafesin içine çay çuvalı iplikleri koymuştu. Bu ipliklerden bir avuç büyüklüğünde top gibi bir yuva örmüşlerdi. Daracık bir girişi vardı. Hatta üç tane de yumurta yapmışlardı. Fındıktan küçük, leblebiden büyüktü yumurtaları.

“Üçer gramdan yüz elli tane.” dedi.

İstanbul’a döndüğünde bir otel odasında yüz elli ölümcül yumurta çıkaracaktı içinden. O zamana kadar hepsini korumalıydı. Gerçi bağırsak hareketlerini yavaşlatan ilaçlar kullanmıştı; fakat yuttuktan sonra en fazla on beş saati vardı. Üstelik bu süre içinde midesindeki hiperasit kapsüllerin kılıfını eritebilir, kokain zehirlenmesinden ölebilirdi. Alışveriş yaptığı Lübnanlı doktor, “Bunun antidotu yok.” demişti. Herhangi bir sızmada maddenin kana karışan kısmı için henüz bir panzehir üretilmemişti. Sibel, onun iyi bir adam olduğunu düşünüyordu. En azından mafya değildi. Taşıdığı bütün malı, aracı kullanmadan kendisinin satmak istemesini kabul etmiş, bunu büyük patronlara bildirmemişti.

“Bir ay sürer,” dedi. “en fazla bir ay.”

Ablasına para da gönderecekti. Yeğenleri ikişer yaş arayla doğmuşlardı. En büyüğü ortaokula, diğer ikisi ilkokula gidiyordu. Anne ve babası öldüğünden beri okul masraflarını ablası karşılıyordu. Sibel, onun dördüncü çocuğu gibiydi. Bir gece, bu harçlık meselesi yüzünden dolmuş şoförlüğü yapan eniştesiyle kavga ettiklerini duymuştu. O günden beri ablasına konuyu açmıyor; fakat yine de kendisine sormadan iki ayda bir, bazen üç ayda bir hesabına yatırdıkları küçük miktarlara sesini çıkarmıyordu.

Ayakkabı kutusundan aldığı ilk kapsülü ağzına attı. Bir yudum suyla kolayca yuttu. İki tane daha attı. Biraz zorlandı ama onları da yuttu. Yüzüncüye yaklaştığında midesindeki su daha fazla kapsüle yer bırakmamıştı. Biraz dinlenip işemeliydi. Yatağa uzandı. Saatine baktı. Yarım saat harcamıştı. Bir o kadar da dinlense ömrünün otuzda birini yemiş olacaktı. Paniğe kapıldı. Karnında bomba taşıyormuş düşüncesinden kurtulamıyor, titremeye başlayan dudakları kalp atışlarını daha da hızlandırıyordu. Midesinde bir yanma hissetti. Dengesini kaybettiren bir ağrı şakaklarına vurdu. Taşıdığı ağır yükün altında terlerken dayanmak için bütün gücünü harcadı. Sonra bir öğürtüyle dizlerinin üzerine çöktü. Başından iplik iplik sarkan rastalı saçları Beyrut palmiyesi gibi üzerine kapandı. Boğazına tırmanan bir şeyler aradı ama bulamadı.

“Ağlamayacaksın ulan! Ağlamayacaksın!” dedi.

Kutudan bir kapsül daha alıp yuttu.

“Artık sadece şiir yazacağım.” dedi.

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz