Çarşamba, Ağustos 4, 2021

Halit Ziya Uşaklıgil’in Romanlarında Eğitim ve Mürebbiyelik (Tülin Arseven)

Bireyin fikrî gelisimini saglamada, ufkunu genisletmede en etkili yollardan biri okumak, kisinin genel kültür düzeyini artırmada önemli araçlardan biri ise kitaptır. Bu kadar güçlü bir aracı, dogru kullanmak çok önemlidir. Sıradan bir konu, usta bir sanatçının elinde ilgi çekici hâle gelebilir. Toplumsal ve siyasal sorunlara dair iletiler, bir sanat eseri ile çarpıcı bir biçimde dile getirilebilir.

Halkı bilinçlendirmede edebî eserlere basvurulmaya bizde Tanzimat Devri Edebiyatıyla (1839-1896) baslanmıstır. Namık Kemal (1840-1888), Ahmet Mithat Efendi (1844-1913) gibi bu dönemin önemli sahsiyetleri, yazdıkları roman ve tiyatrolarla sanatı toplum yararına kullanmada öncülük etmislerdir. Servet-i Fünûn Devri Edebiyatı (1896-1901), ortaya çıkıs tarihi itibarıyla biraz sanssızdır. Bu dönemin II. Abdülhamit’in (1876-1908) baskı rejimine denk gelmesi, Servet-i Fünûn Edebiyatı yazarlarını sosyal fayda ilkesinden uzaklastırmıstır. Romantizmin revaçta oldugu ve realizmin yeni yeni tanınmaya baslandıgı bu dönemde yazarlar, sosyal temalara yönelememislerdir. Marazî, içe dönük siirler yazan bu dönem sanatçıları, roman türünde de ister istemez aile içi iliskileri ve evlilik kurumunu irdeleme yoluna gitmislerdir. Halit Ziya Usaklıgil de devrin koyu tahakkümü altında romanlarında genellikle karsılıksız askları, dagılan yuvaları, varlıklı ailelerin gelecege umutla bakan, mutlu çocuklarını ve yoksul insanların agır ekonomik ve sosyal kosullar altında ezilmisligini dile getirir . Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve fiürekâsı adlı ilk romanlarında çizdigi romantik tipler aracılıgıyla bir ask üçgeni çevresinde sevgiyi, konak yasamını anlatır, mutlulugu ve mutsuzlugu sorgular. Yazarın, daha sonra yazdıgı romanlarda gerek ele aldıgı konularda, gerek çizdigi tiplerde gerekse kurgulamada oldukça basarılı oldugu görülür. Basın ve edebiyat dünyasını çekismeleri, kıskançlıkları, basarıları ve dostlukları ile yansıttıgı Mai ve Siyah’ta romantik bir karaktere sahip Ahmet Cemil ile ayakları yere saglam basan, hayatı tüm gerçekleri ile algılayan Hüseyin Nazmi’nin olaylar karsısındaki tutumu, üzerinde durmaya degerdir. Hatalı bir evliligin bir aileyi nasıl felâkete sürüklediginin anlatıldıgı Ask-ı Memnu, yazıldıgı dönem için konuyu ele alıs ve isleyis tarzı bakımından yenidir. Çesitli nedenlerle yanlıs evlilikler yapmıs, yasamları heba olmus mutsuz gençlerin ve sorumsuz bir hareket yüzünden dagılan mutlu bir yuvanın anlatıldıgı Kırık Hayatlar’da, evlilik kurumu ve insanların hayatı, kendileri ve çevrelerindeki kisiler için nasıl yasanmaz hâle getirdikleri konusu tartısılır. Siyasî otoritenin, bir ülke ve sahip oldugu iyi yetismis insan gücü üzerindeki olumsuz etkileri Nesl-i Ahîr adlı romanda gündeme getirilir.

Nesl-i Ahîr, ikinci Mesrutiyet (23 Temmuz 1908)’i ilân edenlerin ve yurdu yeni bastan kurup canlandıracak olanların romanıdır.  ikinci Mesrutiyet’in ilânından sonra “Sabah” gazetesinde tefrika edilmeye baslanan ve 149 tefrikadan olusan bu eserde yazar, devrin koyu istibdâdına karsı isyan eden genç neslin toplumsal sorunlar karsısındaki yogun karamsarlıklarını, siyasal görüs ve eylemlerini anlatmaya çalısır. ikinci Mesrutiyet’in ilânının yarattıgı cosku ile bu romanı yazan Halit Ziya, II. Abdülhamit devrinin Türkiyesi’ni bütün gerçekleri ile çizmeyi amaçlar (Kudret:1971, s. 185). Denilebilir ki Nesl-i Ahîr, Halit Ziya Usaklıgil’in roman sanatında romantizmden realizme geçiste son asamadır. Yazar, bu romanında digerlerine göre daha realist bir yaklasım içindedir.

Halit Ziya, romanlarında tüm bu konuların yanı sıra egitimin insan yasamı üzerindeki rolüne, kız ve erkek çocuklara verilen egitimdeki farklılıklara, devrinin egitim kurumlarına, mürebbiyelere, yabancı dil egitimine verilen öneme deginir. Yazar, roman kisilerini tanıtırken, onların yasama bakıs açılarını verirken aldıkları egitimden söz eder. Onun romanlarında asıl amaç, egitim ve ögretimin sorunlarını gündeme getirmek degildir. Ancak buna karsın egitim sistemini, okulları, ailelerin egitime verdigi önemi ve bu konuya bakıs açılarını ele alıp mürebbiyelik kurumunu elestirdigi de görülür. Buna karsın, egitim ögretim ve sorunları, yazarın romanlarında tema olarak islenmemistir.

Halit Ziya’nın romanlarında dikkati çeken bir baska özellik, ister kız ister erkek olsun, hemen tüm roman kisilerinin okuma yazma biliyor olmaları ve sürekli kitap okumalarıdır. Roman kisilerinin çok okuyor olması, Servet-i Fünûn romanının genel bir egilimidir. Cahit Kavcar, Batılılasma Açısından Servet-i Fünûn Romanı, adlı kitabında bu durumu, Servet-i Fünûn romancılarının kendilerini gelistirmek ve yenilemek amacıyla sürekli okumalarına ve bunu, çizdikleri roman tiplerine de yansıtmalarına baglar (Kavcar:1985, s. 27).

Egitim ve ögretimin bir milletin yasamındaki yeri süphesiz tartısılamaz. Bir devrin geçmis yasamını sosyal, siyasal ve kültürel yönlerden en iyi biçimde yansıtan kaynakların basında sanat eserleri ve özellikle de güzel sanatların bir kolu olan edebiyat gelir. Anlatma esasına dayalı türler içinde romanlar, yazıldıkları dönemin düsünce yapısını, yasam tarzını yansıtmada kuskusuz önemli kaynaklardır. Bu çalısma ile Halit Ziya Usaklıgil’in egitim ve ögretime bakıs açısını ortaya koymak amaçlanmıs ve bunun için de yazarın Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve fiürekâsı, Mai ve Siyah, Ask-ı Memnu, Kırık Hayatlar ve Nesl-i Ahîr adlı romanları temel alınmıstır. Söz konusu romanlar okunup incelendikten sonra, yazarın egitim konusunda önemle üzerinde durdugu noktalar saptanmıs ve degisik baslıklar altında toplanmıstır.

Egitim ve Kazanımları

Egitim ve ögretim denilince ilk akla elen kurum okuldur. Çocukların egitim süreleri boyunca ögrenim gördükleri okullar, sırasıyla Mai ve Siyah’ta verilir. Ahmet Cemil, önce Sübyan Mektebi’ne gider. Ancak yası küçük oldugundan okulda geçen günlerini, bu ögrenim süresini nasıl degerlendirdigini, okumaya ne zaman, nasıl basladıgını anımsamaz. Bu okula dair anımsadıkları da sınırlıdır. Okulda bir oda, odanın içinde sıralanmıs kürsüler, duvarda iki büyük siyah tahta, ögrencilerin karsısında yüksekçe bir minderde oturan bir ögretmen anımsadıgı unsurlardan bazılarıdır. Ögretmen, seyrek sakallı, güzel yüzlü genç bir adamdır. Mavi bir cübbe giymektedir. Ahmet Cemil, bu okuldan sonra Askerî Rüstiye’ye gider. Bu okulda üzerine üniforma giyme zorunlulugu vardır. Ahmet Cemil, üniformayı ilk giydiginde utanır. Okulun büyüklügü de onun gözünü korkutur. Sınıfında seksen iki ögrenci vardır.  Bütün gün aynı ögretmen ile ders yapılmaması, her derse ayrı ögretmen gelmesi Ahmet Cemil’i sasırtır, o ilk yılı nasıl geçirdigini bilemez. Ahmet Cemil’in hesap (matematik) dersi iyi degildir. Bu dersin ögretmeni de tahtaya sürekli olarak onu kaldırmaktadır. Birkaç kere tahtada yapamadıgı bir soru yüzünden mahcup olur ve aglar. Ahmet Cemil’i basçavus (sınıf baskanı)  yaparlar. Sınıfındaki arkadasları onu saymakta, onun sözlerine önem vermektedirler. En gürültülü zamanlarda sınıf kürsüsüne çıkıp arkadaslarına susmalarını söylemekte ve onlar da bu uyarıya uymaktadırlar. Sabahleyin yoklama defterini okumak, ögrencilerin ögretmeni sessizce beklemelerini saglamak basçavusun görevleridir (s. 46-51). Ögrenim yasamının Askerî Rüstiye’den sonraki basamagını Mekteb-i Mülkiye olusturur. Ahmet Cemil, Mekteb-i Mülkiye’ye kaydoldugunda henüz on dört yasındadır. Ama bu okulda ögrenim görmeye baslamasıyla hâl ve hareketlerine bir agırlık gelir; kitaplarını, çocukça buldugu için, çanta yerine koltugunun altında tasır ve bir kalem efendisi tavrı takınır (s. 52). Mekteb-i Mülkiye, Ahmet Cemil’in ögrenim yasamının son basamagıdır.

Halit Ziya’nın romanlarında okul, kisinin kendini gelistirdigi, ufkunu genislettigi bir kurum olmaktan çok, iyi bir meslek edinme ve bu yolla toplumda bir yer sahibi olma aracı seklinde karsımıza çıkar. Bir Ölünün Defteri’nde Osman Vecdi, anı defterine sunları yazar:

“Beni mektebden  yeni çıkmıs, ismine parlak bir meslek isminin bir daha ayrılmamak üzere izâfesini görmüs, hayata karsı ugrasmak için senelerce istihsâline çalıstıgı silâhı eline almıs, bir mes’ud gibi  görmek istiyordun.” (s. 102)

Görüldügü gibi okulun islevi, kisiye hayatla mücadelede silâh olarak kullanacagı meslegi edindirmektir. Bir egitim kurumunun kisiye sagladıgı diger kazanımlar bu romanda islenmemistir. Okul, bir egitim ögretim kurumundan çok, meslek edindirme yeridir. Ferdi ve fiürekâsı adlı romanın kahramanı ismail Tayfur, babasının genç yasta ölümü üzerine ailenin geçimini saglamak için okulu bırakmak zorunda kalır ve bu durumdan hosnut olmaz. Onun okumak ve meslek sahibi olmak konusunda hayalleri vardır. Romanda ismail Tayfur’un okuyarak ulasabilecegini düsündügü hayalleri ile ilgili olarak sunlar söylenir:

“ismail Tayfur, mektebde iken neler düsünür, neler olmak isterdi! Gâh mühim bir cerîdenin bas muharriri, gâh bir nezâretin mühim bir memuru, gâh zamanın büyük bir edîbi olurdu. O vakit kendisini azîm bir yazıhanenin önünde evrâk içine dalmıs, ya parlak bir arabanın kösesinde kürküne sarılmıs, yahud duvarları kitaplarla mestur bir kütüphanenin içinde halkın intisârına müntazır oldugu bir esere son tashihleri yapmaga baslamıs görürdü.

Kader, bu ümidlerle latife etmis, genç adamı tutup Ferdi ve fiürekâsı Ticaretgâhının muhasebe odasına atmıs idi.” (s. 63)

ismail Tayfur, okulu ile birlikte yükselme ve ünlü, tanınmıs bir kisi olma hayallerini de bırakır. Gelecege dair olan bu isteklerine yalnız okul sayesinde ulasabilecegi düsüncesindedir. Bu nedenle ismail Tayfur için okulu bırakmak, hayallere de veda etmek demektir.

Kırık Hayatlar romanının bas kisisi Ömer Behiç, ismail Tayfur kadar sanssız degildir. Memur olan babası, Ömer Behiç’in okuyup ögrenim görmesini saglar. Ömer Behiç tipi ile yazar, egitimin baska bir sorununa deginir. Ömer Behiç’in babasının maddî durumunun iyi olmaması ve kendilerine ait bir evlerinin bulunmaması ile egitimin önemli bir sorununu gündeme getirir. Ailenin kirada oturması ve sık ev degistirmesi, Ömer Behiç’in de çok sık okul degistirmesine neden olur. Bu nedenle de Ömer Behiç, iyi bir egitim göremez. Babası Ömer Behiç’in içisleri ya da Maliye Bakanlıgına memur olarak girmesini, memuriyette ilerleyip makam mevki sahibi olmasını ister. Babasının her istegine evet diyen Ömer Behiç, bu konuda ona itiraz eder ve doktor olmak istedigini söyler. Ailesinin karsı çıkmasına ve destek olmamasına karsın Ömer Behiç, kendi gayretleri ile tıp fakültesine girmeyi basarır (s.47-48). Romanda Ömer Behiç’in tıp fakültesine girebilmek için gösterdigi çaba ve ugrası anlatılmaz. Sadece onun tıp ögrenimi görmek için karsılastıgı sorunlara deginilir:

“Pederinin oradan oraya nakl-i hâne etmek merakına tab’an Sarıyer’den, Pasabahçe’den, Haydarpasa’dan, Kısıklı’dan, Fener’den, bazen Horhor’dan, Vefa’dan, Samatya’dan Gülhane’ye senelerce tasınmıs; elbisesinden, yiyeceginden kısarak  harçlıgından artırılan paralarla Beyoglu’ndan tıbba ait kitaplar edinerek, geceleri bunların üzerinde uykusundan bile vazgeçmis idi.” (s. 48)

Nesl-i Ahîr’de benzer bir düsünce ile okulu bitirmenin katlanılan zorlukların da bitmesi anlamına geldigi konusu üzerinde durulur. Romanda bir yandan Hukuk Mektebi’nde okuyup, öte yandan devlet dairelerinde is takipçiligi yapıp, avukat yazıhanelerinde müsvedde evrakları temize çeken Kâsif için okulu bitirmek, tüm bu isleri yapmaktan kurtulmak demektir. Çünkü o zaman Kâsif, geçimini saglamak için bu isleri yapmak zorunda kalmayacaktır. Okulu bitirmek için geceleri arkadasları ile bulusup çok çalısmaktadır. Amacı diplomasını almak ve bir memurluga atanmaktır. Ancak Kâsif’in bu hayali gerçeklesmez. Okulu bitirmesine az bir süre kala II. Abdülhamit’in hafiyelerinin yaptıgı asılsız ihbar sonucunda tutuklanıp istanbul dısına sürgün edilir (s. 206).

Yine aynı romanda fiakir tipi de Kâsif’in karsılastıgına benzer bir durumla yüz yüze gelir. Kâsif’in yarıda kalan ögrenim yasamına karsın fiakir, mezun olup diplomasını alır. Ancak devrin gözden düsmüs bir ailesine mensup oldugundan aldıgı egitime uygun bir ise, bir memuriyete girme ve yükselme sansı yoktur (s. 87). Görüldügü gibi devrin kosulları içinde bir egitim kurumunu bitirmek, bir diploma sahibi olmak da tek basına yeterli degildir. Bu arada bu romanda telgraf direklerinin altına bomba konulacagına dair asılsız ihbarlarda bulunan bir gencin maasının artırılması ve dogru dürüst okuyup yazma bile bilmeyen ancak bölgesinde karısıklık çıkarmasından endise edilen bir seyhin Meclis-i Kebir-i Maarif’e atanmasından söz edilir. Hafiyelerin ödüllendirilmesi ve gerekli egitime sahip olmayan kisilerin millî egitim açısından önemli bir göreve getirilmesi elestirilir (s. 125). Devrin baskıcı idaresine ve yasanan her türlü olumsuzluga karsın yeni nesil içinde okuyup kendini yetistiren gençlerin bulundugunun da altı çizilir (s. 123).

Nesl-i Ahîr’de yazar, son derece iyi bir egitim almıs ve kızına da iyi bir egitim saglamıs bir baba olan Süleyman Nüzhet tipinin karsısına Affan Beyi çıkarır. Süleyman Nüzhet’in kız kardesiyle evli olan Affan Bey, egitim ögretimi gereksiz bulan bir anlayıs içindedir. Okuyanların hâlinin ortada oldugu, okumanın gerekli olmadıgı, kisinin girdigi devlet dairesinde gerekli her türlü bilgiyi edinecegi gibi yanlıs bir takım düsüncelere sahiptir. Bu düsünceden hareketle oglu fiefik’e dogru dürüst bir egitim saglamaz ve yukarıda sözü edilen görüs dogrultusunda oglunu Dahiliye Mektubî Kalemi’ne aday memur olarak yazdırır (s. 146). Kendisi de iyi bir egitim almamıs olan Affan Beyin böylesine yanlıs bir düsünce ile hareket etmesi dogaldır. Romanda Affan Bey, fiefik’i yetistirme tarzı ve bu düsüncesi nedeniyle elestirilir.

Özel derslerle verilen egitim, Halit Ziya’nın romanlarında degindigi konulardan biridir. Bir Ölünün Defteri’nde Osman Vecdi ve Nigar’a okul öncesi evde bir ögretmen tarafından özel ders verilir. Osman Vecdi, bu ögretmenden hoslanmaz. içten bulmadıgı ögretmeninin kirli giysileri, ögrenilen konulardan daha çok üzerinde durulan bir noktadır. Babası, artık büyüdügünü ve Mekteb-i Sultani’ye gidecegini söylediginde Osman Vecdi, bir türlü ısınamadıgı, kirli yakalı giysisine igrenmeden bakamadıgı ögretmenden kurtuldugu için sevinir. Osman Vecdi’yi sevindiren bir baska olay ise okulda yakaları sırma ile islenmis, dikis yerleri kırmızı seritle çevrilmis üniforma giyecek olmasıdır (s. 35-36). Görüldügü gibi, evde alınan dersin içerigi, çocuklara ne ölçüde yarar sagladıgı, vb konular üzerinde durulmamaktadır.

Osman Vecdi, bir ögrenci olarak ögretmeninden hoslanmazken, Ahmet Cemil de küçük bir çocuga özel ders vermekten hazzetmez. En çok da ögrencisinin kendisine “Hoca Efendi” seklinde hitap etmesinden rahatsızlık duyar. Ancak, acımasız yasam kosulları karsısında, ögrencisinin gayet masum olarak söyledigi bu söze kızmaya hakkı olmadıgını düsünür. Çocugun yaramazlıgı ve nezaket kurallarından uzak davranısları Ahmet Cemil’i kızdırsa da o, ögrencisinin yaptıgı hataları daima affeder. Derslerin belli bir süresi yoktur. Ahmet Cemil ile ögrencisi bir süre ders yaptıktan sonra her ikisi de yorulur ve evin usagının gelip “Hanımefendi haber göndermis, küçük bey artık yorulmustur, diyor” sözüyle ders biter. Ahmet Cemil, özel ders verdigi saatleri, evinde sıcacık odasında bir minderin üzerine uzanıp Musset’nin “Geceler”, Hugo’nun “Temasalar” ya da Lamartine’in “Tefekkürat” adlı eserlerini okuyarak geçirmeyi diler (s. 102).1

Nesl-i Ahîr adlı romanda özel ders veren kisilerden biri Sahir’dir. Ahmet Cemil’den farklı olarak Sahir, bu dersleri gizlice verir. Çünkü Sahir, aslında Osmanlı ordusunda yüzbası rütbesinde bir subaydır. Ancak görevli oldugu gemi, II. Abdülhamit’in baskıcı idaresi sonucu olarak, hiçbir zaman hareket etmez. Sahir, az miktardaki maası ile geçinmeye çalısmaktadır. Sahir’in ders vermekteki asıl amacı, geçim sıkıntısından çok, kendisine kitap alabilecek geliri saglamaktır (s. 70).

Yine aynı romanda özel ders veren baska bir genç ise irfan’dır. irfan, devrin önemli pasalarından birinin kızına ders vermektedir. Bu durumun, irfan’ın yakın çevresi ve arkadasları tarafından hafiyelik yapmak seklinde anlasılabilecegi endisesi içinde olan Süleyman Nüzhet, irfan üzerinde olusabilecek süpheleri ortadan kaldırmak ister. Bu nedenle de,

“–Sanırım irfan hayatta pek az seyle yetinebilir; o az seyi saglayacak kadar da ders bulur ve dersi nerede bulursa orada kabul eder. Bir ögretmen, bir hekim gibidir. Bir pasa evine de gider, bir yoksul evine de…irfan için de, çok iyi biliyorum ki, bu iki tür evin birbirinden hiçbir ayrılıgı yoktur.” (s. 341)

der. Her ne kadar Süleyman Nüzhet, irfan’ı hakkında çıkabilecek türlü söylentilerden korumak için bu sözleri söylese de ögretmen ile hekim arasında kurulan benzetme dikkate degerdir.

Halit Ziya, romanlarında okulun ögrenciler açısından zorluklarına da deginir. Ögrenciler için okulun en zor yönü, ailelerden ayrılmak ve yatılı olarak okumaktır. istanbul dısından Mekteb-i Sultani’ye getirilip bırakılan Hüsam için okul, anneye duyulan özlemdir. Osman Vecdi, Mekteb-i Sultani’nin bahçesinde Hüsam’ı yalnız dolasırken görür ve onunla arkadas olmak ister. Evinden, annesinden ayrılmıs olan Hüsam, aglamaya baslar. Osman Vecdi, Hüsam’a niçin agladıgını sorar. Annesinden ayrı kaldıgı için agladıgını ögrendiginde Hüsam’a karsı bir yakınlık duyar. Hüsam’ın ailesinden uzakta geçirdigi ögrenim yıllarında tek destegi Osman Vecdi olur (s. 11).

Mai ve Siyah’ta yazar, Ahmet Cemil ve Hüseyin Nazmi tipleri ile önemli bir tez ileriye sürer. Ahmet Cemil, orta hâlli bir ailenin çocugudur. Hüseyin Nazmi ise varlıklı bir aileden gelmektedir. Ahmet Cemil, babasının ölümünün ardından çalısıp annesine ve kız kardesine bakmak zorunda kalır. Her ikisi de çok fazla kitap okurlar. Ne çok basarılı ne de çok basarısızdırlar (s. 55). Ahmet Cemil, babasının ölümünün ardından okulu bırakmayı düsünür. Ahmet Cemil’in okulu bitirmesine bir yıl kalmıstır (s. 68). Ahmet Cemil’e  göre ayakları yere daha saglam basan bir kisilige sahip olan Hüseyin Nazmi, arkadasının okulu bırakmasını dogru bulmaz. Ona okul saatleri dısında çalısmayı önerir (s. 75). Hüseyin Nazmi ile konustuktan sonra Ahmet Cemil, hem okuyup hem çalısmaya karar verir. Özel dersler verdikten, Fransızca kitap çevirileri yaptıktan sonra bir matbaada is bulur. Bir yandan okuyup bir yandan da çalısan Ahmet Cemil, yıl sonunda mezun olur. Mezuniyet ve diploma onun için çok fazla bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü o hayat yolunu çizmistir ve bu yolda diplomanın kendisine bir getirisi olmadıgı düsüncesindedir. Buna ragmen diplomasını aldıgında basarı notunun düsük oldugunu görüp üzülür ve utanır. Ahmet Cemil, daha iyi bir ortalama getirecek düzeyde bir ögrencidir (s. 94). Ahmet Cemil ile egitimin aynı asamalarından geçen Hüseyin Nazmi, yasamda kendisine farklı bir yön çizer. Hüseyin Nazmi, yurt dısında bir göreve tayin olmak arzusundadır. Gidecegi bu görevin Avrupa ülkelerinden birinde olmasını istemektedir. Tayin olacagı memlekete göre bir hayat tarzı seçmeyi amaçlamaktadır. Bir yandan resmi görevini sürdürecek bir yandan da hukuk, siyasal bilgiler ya da güzel sanatlar alanlarında egitimini sürdürecek, baska bir deyisle yüksek ögrenim yapacaktır (s. 362). Çalısmak, ailesinin geçimini saglamak zorunda kalan Ahmet Cemil’in yasama bakısı ile varlıklı bir ailenin çocugu olan Hüseyin Nazmi’nin yasamdan beklentileri oldukça farklıdır. Ekmek kaygısı olmayan Hüseyin Nazmi, ögrenim gördügü süreyi kendini gelistirme, yetistirme adına iyi biçimde degerlendirmis, Ahmet Cemil ise yasam savası içinde kendinden çok sey vermistir.

Halit Ziya’nın romanlarında okullarda okutulan derslerden ve kitaplardan, egitim sisteminden çok fazla söz edilmedigi gibi, ögrenmede cezanın ve ödülün yeri üzerinde de durulmaz. Bu iki ögenin ögretim üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri tartısılmaz. Yazarın yalnız bir romanında, Kırık Hayatlar’da, Bekir Servet’in çocukluk yılları ve ne denli yaramaz bir çocuk oldugu anlatılırken okuldan ve falakadan söz edilir:

“imam Efendi’ye arkasından dilini çıkaran; mektebde falakanın altından kalkar kalkmaz bir gözünü kırparak arkadaslarına sırıtan; ‘Vurkızmaz Cemil’in iki küregi arasına yumrugu yapıstırdıktan sonra birden dönerek duvardaki örümcegi seyrediyormusçasına kendi hâlinde duran, önündeki çocugun kulagına süpürge çöpünü soktuktan sonra gözlerini kapayarak, mest olarak tatlı tatlı ensesini kasıyan Bekir, ancak Piç Bekir denilince pîs-i hayalde teressüm ederdi.” (s. 125)

Yazar, egitimde falakanın yeri üzerine görüs belirtmedigi gibi, bu yanlıs uygulamanın sonuçlarına da deginmez ve bu konuyu irdeleme geregi görmez. Bu durum, devrin istibdat yönetiminin bir sonucudur. Falaka, bir egitim sorunudur. Ancak yazar, bu konuda herhangi bir görüs bildirmez. Çünkü bu takdirde devrinin kamu kurum ve kuruluslarının uygulamalarına bir elestiri yapması ya da bunları onaylaması söz konusu olacaktır.

Zengin ve yoksul ailelerin, egitim açısından çocuklarına yaklasımlarında da bir farklılık vardır. Yoksul ailelerin çocukları, az ile yetinmek, gerektiginde çalısmak zorundadır. Zengin ailelerin çocukları ise son derece sımarık yetistirilmektedir.

Edebiyat ve basın dünyasının sorunlarını gündeme getiren Mai ve Siyah’ta matbaada çalısan Ahmet fievki Efendi, çocuk egitimi konusunda ilginç bir fikir öne sürer. Gazete çalısanlarından Raci’nin, ailesi ve oglunun egitimi ile ilgilenmemesi üzerine onları içinde bulundukları zor durumdan kurtarmak amacıyla bir çözüm önerisi getirir. Ahmet fievki, Nedim’in matbaada çalısmasını, ufak tefek islerde yardımcı olmasını söyler. Matbaanın da bir egitim kurumu sayılması gerektigini belirtir ve bu konudaki düsüncelerini söyle aktarır:

“–Eger merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette kolayını buluruz. Mesela buraya gelebilir…Matbaa da bir mektep degil midir? Burada muharrir efendilerin her birinden iki söz ögrense âlim olur gider…” (s. 115)

Ahmet fievki’nin matbaayı da bir egitim kurumu sayması, burada yetisenlerin her yazardan bir iki söz ögrenerek âlim olabilecegini söylemesi, gazetelerin ne denli önemsendigini göstermesi açısından dikkate degerdir. Ancak bu arada egitimin ne durumda oldugunu ve insanların konuya bakıs açılarındaki yanlıslıgı ortaya koyması açısından son derece önemlidir.

Yazar, iki romanında tıp biliminin bulundugu noktayı irdelemeyi de ihmal etmez. Nemide adlı romanda Nemide’nin, Kırık Hayatlar’da ise Leyla’nın hastalanması üzerine gündeme gelen bu konu üzerine, özellikle romanlarda çizilen doktor tipleri görüslerini belirtirler. Nemide’de Doktor Osman Bey, insanı canlı bir bilmeceye benzetir ve insanlıgın geçmisi kadar eskiye dayandırdıgı tıp ilminin, insanı çözümlemede aciz kaldıgını belirtir. Tıp biliminin incelemelerine inatçı bir direnme ile devam etmesine karsılık, insan vücudunun da isyancı bir direnme ile sırlarını gizledigini söyler. Doktor Osman Beye göre insan vücudu sırlarla doludur ve o sırları fen ısıgıyla aydınlatmak, her perdenin açılısında koyu karanlıklar içinde bitmez tükenmez bir ufuk görmektir. Tıp bilgisini önünde aciz bırakan, toplumun yapısını bir kurt gibi kemiren, bilim adamlarını bir oyuncak gibi oynatan birçok hastalık bulunmaktadır. insanlar, on dokuzuncu yüzyılda, sinir denilen o ne olduguna, garipliklerine akıl erdirilemeyen, hakkında bilgi edinilemeyen felâketin avucu içinde çırpınmakta; bir ülke, bir topluluk bütünüyle onun kırbaçlarıyla kosmaktadır. Sinir, insan toplulugunu sarhos eden bir zehirdir (s. 44).

Üzerinde durulan bir baska alan ise, beden egitimidir. Nesl-i Ahîr’de gündeme getirilen bu konu üzerinde özellikle durulmus degildir. fiadi Revnak, Süleyman Nüzhet ile konusurken, sözü asıl konuya getirmeden önce, kendisinin ne denli entelektüel bir birikimi oldugunu ispatlamak için yaptıgı konusma sırasında sporun yararlarından söz eder ve beden egitimine önem veren uluslarda insanların yasam kosullarının agırlıgına, geçim zorluklarına karsı direnme gücü kazandıkları tezini öne sürer. Bu görüsünü ispatlamak içinse ingilizlerin spora verdigi önemi ve bu yolla nasıl gelistiklerini anlatır (s. 346).

Yurt Dısında Egitim

Halit Ziya, romanlarında yurt dısında egitim konusunu da gündeme getirir. Yurt dısında alınan egitim, genellikle askerlik ve tıp alanları üzerinedir. Her yıl çok sayıda ögrenci yurt dısına egitim yapmak üzere gönderilmektedir. Yurt dısında egitim için gönderilen yer, genellikle Paris’tir. Nesl-i Ahîr’de Muzaffer, askerî egitim (s. 70); Nemide’de Nail (s. 68) ve Kırık Hayatlar’da Ömer Behiç yurt dısında tıp ögrenimi alan gençlerdir (s. 48). Yine Nesl-i Ahîr romanında yurt dısında egitim gören bir genç vardır; irfan. irfan, istisnaî bir durum sergileyerek konservatuarda klâsik müzik egitimi alır.

Yurt dısına egitim için gönderilen Muzaffer, Almanya’da üç yıl ögrenim görür. Almanya’nın ünlü kumandanlarından birinden topçuluk egitimi alır ve kendisine hocalık eden kumandan tarafından “Almanya’da varlıgı ile övünülecek en iyi topçu” seklinde övülmeye deger bulunur, yalnız seçkin askerlere verilen bir çesit tavsiye mektubu ile yurda döner. Dönüste bir topçu süvari kıslasında görevlendirilir, ancak bir hafiyenin iftirası üzerine görevine son verilir, yaver kordonuna layık görülerek bir anlamda onurlandırılır ve ondan evinde oturması istenir (s. 70). II. Abdülhamit’in bir hafiyesinin yaptıgı bu yanlıs hareket, hem Muzaffer gibi iyi bir subayın isten el çektirilmesine hem de yurt dısında görülen ögrenim için devletin yaptıgı harcamaların bosa çıkmasına yol açar. II. Abdülhamit’in baskıcı idaresinin sonucu olarak, Avrupa’ya askerî alanda yetismek üzere gönderilen genç subaylara yurda döndüklerinde kıslalarda görev verilmez, bu subayların erleri çalıstırması, onlara talim yaptırması yasaklanır. Subayların bir kısmı Suriye gibi uzak bölgelerdeki birliklere gönderilir, bazıları ise az bir aylık baglanmıs olarak evinde oturmaya zorlanır (s. 80).

Kırık Hayatlar’ın genç ve idealist doktoru Ömer Behiç, tıp fakültesini birincilikle bitirdigi için Avrupa’ya daha üst bir tıp egitimi almak üzere gönderilen ögrenciler arasına seçilir. Avrupa’ya gidisinin ilk yılında çok az ara ile anne ve babasını kaybeder. Ömer Behiç, yabancı bir ülkede, yoksul ve kimsesiz olarak kalır. Onu yasama baglayan tek unsur hayalleridir. Kitaplarının üzerinde yarı uyuklar bir hâlde, ögrenimini tamamlayıp istanbul’a dönünce yapacagı islerin hayâllerini kurar (s. 44).

Yazar, Kırık Hayatlar’da Ömer Behiç tipi ile yurt dısında ögrenim gören, yoksul bekâr odalarında kalan gençlere dikkati çeker. Ancak, yazarın romanlarında egitim ve sorunlarını dile getirmede yetersiz kaldıgı görülmektedir. Yazar, bu romanda,

“…Daha mektebde iken, sonra ilmiyât için ecnebi payitahtlarından birinin fakir talebe odasında hulyaya zaman buldukça, hep bunu düsünür, iste bu hayatı beklerdi.”

demektedir (s. 22). Yabancı kentlerde yasayan ögrencilerin karsılastıgı sorunlar gündeme getirilmez; ögrenimin bu asamasının, gelecekte saglayacagı standardı yüksek yasam için bir araç olması üzerinde durulur. Bu bakımdan yazarın, egitim ve ögrenime kisinin yasam standartlarını yükselten bir araç gözüyle baktıgını söyleyebiliriz. Bununla birlikte, ögrenim hakkının varlıklı ailelerce daha iyi kullanıldıgına da dikkati çektigini söylemekte bir sakınca olmadıgı kanısındayım. ismail Tayfur’un okulu bırakmak zorunda kalması, Ahmet Cemil’in hem çalısıp hem okuması bu düsüncenin birer ürünüdür.

Baslangıçta oglunun müzisyen olmasını istemeyen, ama onun baska bir alanda çalıstıgında mutsuz olacagını gören irfan’ın babası, oglunun yurt dısına kaçmasını saglar. irfan’ın babası, oglunun yurt dısına gidip konservatuarda okumak istegini duydugunda önce sasırır ve itiraz eder. Müzisyenlikle geçinilemeyecegini söyleyip irfan’ı bu düsüncesinden vazgeçirmek ister. Ancak oglunun kararlı oldugunu görünce irfan’ın yurt dısına kaçmasına bizzat kendisi yardım eder. irfan kaçmak zorunda kalır, çünkü devrin agır istibdat yönetimi yurt dısına çıkıslara, özellikle de gençlerin gitmesine izin vermemektedir. Bu durumda yapılacak tek is, kaçmaktır (s. 33).

Yazarın, romanlarında yurt dısında egitim almanın gerekli olup olmadıgı, bu ugurda yapılan masrafların fazlalıgı, ülke içindeki egitim kurumlarında yurt dısındakine denk bir ögrenim saglamanın getirileri konularını tartısmadıgı görülmektedir. Onun bu konuda özellikle üzerinde durdugu nokta, siyasî yasamın getirdigi baskılar sonucu yurt dısında yetisen gençlere harcanan para ve emegin bosa çıkmasıdır. II.Abdülhamit’in bu gençleri kendisine karsı potansiyel bir tehlike olarak görmesi ve yükselme arzusu, kıskançlık gibi duygularla hafiyelerin bu yetismis gücü heba etmeleridir.

Kız ve Erkek Çocukların Egitimi

Kız ve erkek çocuklara verilen egitimin nitelikleri ve özellikleri, Halit Ziya’nın romanlarında üzerinde önemle durdugu konulardan biridir. Devrin egitim sisteminin dogal bir sonucu olarak, kız ve erkek çocukların egitiminde esitlik yoktur. Erkek çocuklar okula gönderilir. Kız çocuklarının ise böyle bir imkânı yoktur. Cinsiyetten kaynaklanan bu fark ve sonuçları, yazarın romanlarında yansımasını bulmustur. Ask-ı Memnu’da kardesi Bülent okula gitmeye baslayınca Nihal, evde yalnız kalır. Okulun nasıl bir yer oldugunu, Bülent’in okulda ne yaptıgını, ne yiyip nerede uyudugunu, ögretmenlerinin adlarını ögrenmek ister. Böylece Bülent’in okul yasamına uzaktan da olsa katılabilecektir (s. 187-189).

Erkek çocuklar, okullarda egitim görürken kız çocukları ailenin mevcut imkânları çerçevesinde evde özel hocalardan egitim alırlar. Genellikle mürebbiyelerden egitim alan kız çocuklarının yanı sıra ilk bilgileri, babadan alma da yaygındır. Nemide adlı romanda Nemide’ye, Kırık Hayatlar’da Selma’ya okuma yazmayı babaları ögretir. Her ikisinde de sistemli ve düzenli bir egitim yoktur. Ömer Behiç, Selma’nın egitimi ile gerektigi gibi ilgilenmez, genelde dersler aksatılır.2

Yazarın roman kahramanları içinde yalnızca Nihal, hem mürebbiyeden hem de babasından ders alır. Nihal’in Türkçe dersi ile babası Adnan Bey ilgilenir. Adnan Bey, kızına eski ve yeni manzum ve mensur eserlerden seçtigi metinleri yazdırmayı, bunlardan bir defter meydana getirtip Nihal’e okutmayı ve yazım yanlıslarını düzeltmeyi amaçlamaktadır. Bunun için de Adnan Bey, okudugu metinlerden parçalar seçer ve derse hazırlık yapar. Ardından dersler baslar. Bihter’in ailenin bir üyesi olmasıyla baba kız arasında dogan sogukluk bu derslerde de kendini gösterir. Romanda Adnan Bey ile Nihal’in Türkçe dersleri söyle anlatılır:

“ilk geceleri o eski samimiyet hararetini bulmak için her ikisinin gayretleriyle dersler gidiyordu. Nihal küçük titrek sesiyle bir küçük manzumeyi okumaga çalıstıkça hatta hep beraber gülüyorlardı. O mümkün degil nazmın musiki hareketini anlıyamıyordu. Adnan bey diyordu ki: æ Lâkin, Nihal, sasıyorum, ne için anlamıyorsun? Fransızca nazımları pek güzel okuyorsun, fazla olarak musikisinassın, nazımda vezin kelimelerin yakınlıgından hasıl olan musikiden baska bir sey degil.

O zaman efâil ve tefâili izaha baslar, o anlatırken Bihterle Nihal uzakdan bakısarak gülerlerdi. Nihalin beceriksizlikleri derslerin can sıkan ciddiyetine böyle ara sıra nesveler serperdi. Sonra, bir gece, Nihal tabiî bir sevk ile mevzun okumaga baslayınca artık baslıca  gülünecek sey’ kalmamıs oldu. Yavas yavas derslerin üstünde esnemek hevesi veren bir hava uçmaga basladı. Buna kim sebebdi? fiimdi ara sıra Bihtere bakarak bitirmek için acele eden Adnan bey mi, bazan eline vakıt geçirmek için alınan kitabı agzına tutarak esniyen Bihter mi, hattâ bir vakıtlar ruhunun harîmi olan bu odada simdi fazlalıgını his ederek ikide birde defterini hemen fırlatıp kaçmak arzularını duyan Nihal mi? Dersler artık topallasmaga, hasta bir çocuk mecalsizligiyle emeklemege baslıyordu. Bir gece Adnan beyin ufak bir bas agrısı sebep oldu: ‘Bu gece ders kalsın’ denildi, ondan sonra dersler unutulmus oldu.” (s. 117-118)

Nihal, mevzun siir okumayı ögrendikten sonra dersler kesilir. Bunda biraz Nihal’in Türkçe okumasının az çok düzgün olmasının biraz da Bihter’in sıkıldıgını belli eden tavırlarının payı vardır.

Kız çocukları okula gönderilmedikleri için egitim ögretim mekânı evlerdir. Romanlarda genellikle ders için bir mekân ayrılmadıgı görülür. Sadece Ask-ı Memnu  adlı romanda Nihal ile Bülend’in ders yapmak için ayrı bir odaya sahip oldukları görülür. Bu iki çocuk, mürebbiyeleri Madmazel Courton esliginde bu odada ders yaparlar. Burası, bir dershaneden çok, çocukların zamanlarının çogunu geçirdikleri, içinde piyanonun ve oyuncakların da bulundugu bir mekândır. Bülend ve Nihal, her seyin büyük bir intizam içinde oldugu evlerinde çocukluklarını doyasıya bu odada yasayabilmekte, bu odada özgürce hareket edebilmektedirler (s. 74-75). Adnan Beyin Bihter ile evlenmesinin ardından bu derslik de bosaltılıp temizlenir ve Bihter’e verilir. Böylece evde ders için ayrılan bir mekân kalmamıs olur (s. 105).

Babasından aldıgı egitimle yetisen bir baska roman kahramanı da Nemide’dir. Nemide, düzenli olarak, sabah aksam günde iki kez babasından ders alır, yalnızca Cuma günleri ders yapılmaz. Ona okuma ve ögrenme hevesi veren, Nail’dir. Nemide de okuyup Nail gibi bilgili olmak arzusundadır. Her derste “Nail bunu bilir mi?” sorusunu yönelterek ögrendiklerinin Nail tarafından da bilinip bilinmedigini anlamaya çalısır (s. 42-43). Nemide, Nail ile birlikte onun gittigi okula gitmek ister. Bu istegi babası tarafından geri çevrilir. Bu istek üzerine baba kız arasında söyle bir konusma geçer:

“–Ne için beni de mektebe vermiyorsunuz? Ben de Nâil’le beraber okurum.

–Nâil tabib olacak… Sen onun girecegi  mektebe giremezsin ki…

–Neden?

–Çünkü o okuyup yazmak bilir… Hem bir çocugun Tıbbiye’ye girebilmesi için erkek olması iktiza eder.” (s. 40)

Nemide, Nail ile birlikte tıbbiyeye giremeyecegi ve kız olarak dünyaya geldigi için esef eder, aglar ve okumak istedigini söyler. Onu sakinlestirmek için türlü yollara basvururlar, ama bir türlü basaramazlar (s. 40-41).

Babanın egitimdeki rolünün üzerinde duruldugu bir baska roman ise Mai ve Siyah’tır. Ahmet Cemil, günlük ev ödevlerini bitirip de uyumak için vakit erken oldugunda edebiyata meraklı olan babası ile Mesnevi’den bölümler okur. Mesnevi’nin gelisigüzel bir yeri açılır, bir hikâye okunur. Babanın oglunun egitimi için yaptıkları romanda söyle dile getirilir:

“…Ahmet Cemil’in küçük yasından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit ogluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak, bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur; bu genç dimagı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmaya çalısır.” (s. 45)

Devrine göre aydın düsünen bir insan olan Ahmet Cemil’in babası, çocugunun haftanın altı gecesini aileden ayrı, okulda geçirmesine üzülmekle birlikte bunun oglunu hayata hazırlamakta gerekli oldugunu düsünerek kızı ikbal’i okula gönderemedigi için hayıflanır (s. 46). Denilebilir ki okulun, çocugu hayata hazırlaması konusunun gündeme getirildigi tek roman Mai ve Siyah’tır. Ahmet Cemil, enistesi ile aralarında kurulacak olan sermaye-emek ortaklıgı gündeme geldiginde karsı karsıya kaldıgı meseleyi tuhaf bulur. Bu gibi durumların yalnız okullarda ögrenildigini sanırken gerçek yasamda yüz yüze gelmesi onu sasırtır (s. 223).

Kız çocuklarının egitimi konusunda farklı bir bakıs açısını Nesl-i Ahîr’de buluyoruz. Süleyman Nüzhet’in kayınvalidesi Nefise Hanımın, kızlarının egitimine verdigi önemden söz edilirken onun, çocuklarını kendi zamanına göre büyütecek kadar bencilce bir dar görüslülügü kendine yol gösterici edinmekten sakınarak, kızlarını içinde bulundugu çagın azla yetinmeyi bilen namuslu kisileri olarak yetistirdigi söylenir (s. 195).

Halit Ziya’nın romanlarındaki genç kızlar içinde digerlerine göre farklı ögrenim gören, bir egitim kurumuna giden tek kız Azra’dır. Diger genç kızlar evde ders alarak ve sistemsiz bir biçimde ögrenim görürken Azra, Hayskul’da3 okur (s. 57). Azra’nın devrinin kızlarına göre farklı bir egitim almasının nedeni, babası Süleyman Nüzhet’in yurt dısında olup kızıyla yeterince ilgilenememesidir.

Fransa’dan getirilmis bir mürebbiye ile egitilmis, önce Mekteb-i Sultanî’de birkaç yıl okumus, ardından Paris’te “Kondorse Lisesi”ne gönderilmis (s. 29), aydın bir kisi olan Süleyman Nüzhet, Kant ve Nitchce’yi okuyabilen kadınların varlıgına inanmaz. Ona göre iyi egitim almıs kızlar da vardır. Ancak onlar ülkenin din kuruluslarına, ulusal gelenek ve göreneklere baglı kalmıs ve asıl asalet ile egitimin temelinin bu baglılıktan ibaret olacagının söylenmesine gerek bile göstermemislerdir. Süleyman Nüzhet’in tanıdıgı kadınlar hep bu türdendir. Okudugu bir siirle çıldıran, elindeki romanın arasından bütün hayatı bulanık gören ya da baska türlü asırı istek ve tutkuları sosyal hayata karsı yapılan bir yakınmayla örtmek isteyerek ayıplanma tehlikesinden insanların kendisine acımasını sağlayarak kaçmak isteğinde bulunacakların sayısı ise azdır. Böyle kişiler, Türk toplumundaki kadınların mutluluğunu, bu tür uydurma nedenlerle bözabilecek güçte değildir. Süleyman Nüzhet kızının bu tipteki kadınlardan olmasını istemez (s. 47).

Mürebbiyeler

Yazarın bütün romanlarında mürebbiye tiplerine rastlamak mümkündür. Bu durumun altında, romanlarda genellikle varlıklı ailelerin sosyal çevre olarak seçilmesi yatmaktadır. Yazar romanlarında toplumun iki farklı gelir düzeyine mensup ailelerini bir arada anlatma yolunu seçmis, zenginlerin ihtisamlı konak yasamı ile yoksulların geçim sıkıntısını aynı düzlemde islemeye çalısmıstır. Bir yanda bollugun sımarttıgı hırçın kızlar, öte yanda az ile yetinmesini bilen garibanlar vardır. Ancak romanlara bakıldıgında, bu iki farklı gelir grubunun dengeli bir biçimde ele alınmadıgı, agırlıgın konak yasamına kaydıgı görülür. Varlıklı aileler, kızlarının en iyi biçimde yetismelerini saglamak amacıyla onlara mürebbiyeler tutar. Dikkate deger bir nokta vardır ki mürebbiyesi olan bu genç kızların yasamlarında aslında son derece önemli bir öge eksiktir: anneleri. Ferdi ve fiürekâsı’nda Hacer’in, Ask-ı Memnu’da Nihal’in annesi yoktur. Nihal’in annesi henüz ölmeden eve bir mürebbiye getirilmistir, ancak burada da annenin çocugu ile ilgilenemeyecek kadar hasta olmasının etkisi büyüktür.

Romanlar içinde en olumlu mürebbiye tipini Ask-ı Memnu’da bulmaktayız. Nihal’in mürebbiyesi olan Madmazel Courton, yaslı bir hanımdır (s. 49). Varlıklı ve soylu Fransız bir aileden gelmektedir. Babası bütün servetini kumarda kaybedip intihar edince Madmazel Courton yalnız kalır. O sırada evlenmek için yası biraz geçmistir. Yasamını sürdürmek için önünde iki seçenek vardır ya sokaklara düsecek ya da bir akrabasının yanına sıgınacaktır. ikinci yolu tercih eder. Ancak bu akraba evinde bir sıgıntı olmaktan kurtulup yedigi ekmegi hak etmek için evin çocuklarının egitim ve ögretimini üstlenir. Madmazel Courton’un mürebbiyelik yasamı da böylece baslar. Bir gün bir fırsat çıkar ve Rum bir ailenin çocuklarına mürebbiyelik yapmak için istanbul’a gelir. Bu Rum aileden sonra karsısına Adnan Beyin yalısında kalmak ve o zaman küçük bir çocuk olan Nihal’e mürebbiyelik yapmak fırsatı çıkar (s. 62). Fransa’dan sonra istanbul’da bir Rum ailesinin yanında çalıstıgından Madmazel Courton, Adnan Beyin yalısında romanlarda anlatılan,  resimlerde çizilen bir sarklı evi bulacagını sanır. Adnan Beyin yalısında bu özellikleri bulamayınca hayal kırıklıgına ugrar ve geri dönmek ister. Ancak Nihal’e acımayla karısık olarak duydugu sevgi onun kalmasını saglar, kısa süre içinde ev halkı ile kaynasır. Nihal’in annesinin hasta olusu ve Madmazel Courton’dan kızına bir ögretmenden çok bir anne olacagını söylemesi, onu bu eve ve özellikle de Nihal’e baglar (s. 63-64).

Madmazel Courton, asil bir aileden gelmesinin verdigi bir vakar ile çocukların bakımına iliskin bazı isleri yapmayacagını, geldigi ilk gün Adnan Bey’e bildirir. Örnegin çocukların giydirilmesine nezaret edip yıkanmasına karısmayacaktır. Bununla birlikte Madmazel Courton, Nihal’i annelik duygusu ile öylesine sahiplenir ki zaman zaman evin hizmetçisi çocugun ayaklarını yıkarken Courton da ona yardım eder (s. 67,68). Courton’un asıl görevi, çocukların egitimi ile ilgilenmektir. Yazı yazdırmak, piyanoda temrin yaptırmak bunlardan sadece ikisidir (s. 70). Kadınlar için hazırlanan dergilerde gördügü el islerini, önce kendisi ögrenip uygular, ardından Nihal’e ögretir (s. 94). Madmazel Courton, bos zamanlarını Alexandre Dumas’nın öykülerini okuyarak degerlendirir. Ancak genç kızların roman okumasına siddetle karsı çıkar (s. 80).

Adnan Bey, Bihter ile evlenmek istegini öncelikle Madmazel Courton’a bildirir ve ondan bu konunun çocuklara özellikle de Nihal’e uygun bir dille anlatılmasında yardımcı olmasını ister (s. 82). Madmazel Cortoun, bakmakla yükümlü oldugu Bülend ve Nihal’i çok sevdiginden bu evlilik ve dogurabilecegi sonuçlar, onu düsündürür. Kalbinde bu çocuklara karsı bir acıma hissi uyanır. Bu evliligin, özellikle Nihal’i ne denli yıkacagını düsünüp üzülür (s. 36), bu görevi üstüne almak istemez (s. 82). Nihal ile mürebbiyesi arasında çok özel bir bag vardır. Mürebbiye, Nihal’in kırılıp incinmesini istemez. Bu nedenle de Adnan Bey evlilik hazırlıkları yaparken Nihal’i evden uzaklastırmayı düsünür, ona gidip Ada’da kalmalarını önerir (s. 97). Nihal, bütün sırlarını mürebbiyesi ile çekinmeden paylasır (s. 133). Madmazel Courton da bu sırları saklamasını bilir. Bu nedenle Bihter ile aralarında bir tartısma yasanır. Bihter, Madmazel Courton’u Nihal’in zayıf asabından faydalanmaya çalısmakla suçlar. Kendisini üvey anne ile kızı arasında kalmıs hisseden Madmazel Courton, Nihal için endiselenmeye baslar. Nihal’i fırtınada tutunacak küçük bir tahta parçası bile bulamayan birine benzetir (s. 157-159). Madmazel Courton, bir gün Nihal’i bırakarak ülkesine dönmeye karar verir. Courton’un evden ayrılmasının asıl nedeni Bihter’in, Nihal’in huysuzluklarından onu sorumlu tutmasıdır. Evde sükûnet ancak Courton’un gidisiyle saglanacaktır. Kendisine bu durum, örtülü bir dille anlatılır. Böylece nankör bir hizmetçi zilletiyle kovulmus olmasına meydan verilmeyerek kendisinin gitme kararını bildirmesi beklenir (s. 282-287). Madmazel Courton’un evden ayrılmasının Adnan Bey üzerinde yarattıgı etki romanda söyle anlatılır:

“Adnan bey, bir vakıtler çocuklarına bir ikinci anne olarak telâkkı edilen Mlle de Courton hakkında bu yeni fikrin husuli sebeblerini ta’yin edemezdi. Bihter’in ma’sum zannolunabilecek bir kaç kelimesi, Nihal’in bir hırçınlıgına karsı mürebbiyeye bakılarak sonra ma’nalı bir tebessümle kocasına dikilen bir nazarı, o hiç bir sey söylemeksizin ifade edilen ma’nalar, yavas yavas, bir ignenin ucundan bir ipek kumasa düsmüs bir yag katresi nüfuz ve sirayetiyle, beyninin içinde büyüye büyüye nihayet onu istilâ etmis idi. Lâkin nihayet bu sabah darbeyi vurdukdan sonra, simdiye kadar Nihal’e vurulan darbelerin sifa verecek te’sirinden sübhe veren bir korku, bu güne kadar aldanmıs olmak, hayır, aldatılmıs olmak korkusu, müdhis, elîm bir korku, onun kalbini delmis ve atesden ignesinin ucile o kalbin mensî bir kösesinde, bir ölü hissizligiyle susan damarı, babalık damarını bularak, yakmıs, sızlatmıs idi.” (s. 310).

Bihter’i Madmazel Courton’a düsman eden aslında Nihal’in huysuzlukları degildir. Bihter, Nihal üzerinde Courton’un olumsuz etki yaptıgı düsüncesini Adnan Beyin kafasına sokup onun gönderilmesini saglar. Aslında Courton’un gönderilmesinin ardında yatan gerçek baskadır. Bihter, Behlül ile arasındaki askı Courton’un bildigini fark eder. Mürebbiyenin bu bilgiyi kendisine karsı kullanabilecegini düsünür. Karsılasabilecegi kötü durumdan kurtulmanın tek çaresi mürebbiyeyi evden uzaklastırmaktır (s. 326). Courton, kendisine Nihal’in artık bir mürebbiyeye ihtiyaç duymayacak bir yasa geldiginin bildirilmesiyle aslında gönderilmesinin ardında yatan nedeni de anlar (s. 329). Courton, gitmeden önce Nihal’i, Behlül’e karsı dikkatli olması ve ondan uzak durması konusunda uyarır (s. 331). Courton ile Nihal, birbirine mektuplar yazarlar ve böylece aralarındaki haberlesme sürer (s. 210). Bihter’in intihar edip Behlül’ün ortadan kaybolmasından sonra yalnız kalan baba ve çocuklar Bihter öncesi yasamlarına dönmeye çalısırlar. Bu arada Madmazel Courton istanbul’a yine Nihal’e mürebbiye olarak çagrılır (s. 444).

Romanda Courton’un tamamen olumlu özellikler sergiledigi görülür. Courton, prensip sahibi, asil, sır tutan, onurlu, dürüst ve vicdanlı bir insan, örnek denilebilecek bir mürebbiyedir. Adnan Beyin mürebbiye seçiminde gösterdigi titizlige yarasır niteliklere sahiptir. Madmazel Courton’un Nihal’e mürebbiye olarak seçilmesi romanda söyle anlatılır:

“Nihal henüz dört yasında idi: Adnan bey bir mürebbiye lüzum gördü. Çocuklarına mürebbiye arayanlara ilk kabul etdirilmek istenilen mahlûklardan, o henüz Fransa’dan geldiklerini iddi’a eden, ancak bir nihayet iki yerden ziyade bulunmus olduklarını i’tiraf etmeyen, rahibelerin yetimhanelerinde yahud terzi çıraklıgında nâkıs ögrenilmis fransızcalarını sahte bir telaffuzun süslerine bogmaya çalısan kızlardan takım takım gelmislerdi. Adnan beyin müskülpesendligine galebe çalabilecek bir tanesine tesadüf olunamadı. Ba’zan ikinci günü bir bahane ile izin verilmege lüzum görülenlerden nihayet iki ay oturmalarına tahammül edilebilenlerine kadar bunların her çesidinden iki sene bir geçid resmi yapıldı. Bugün alman oldugunu iddia ederken ertesi gün Sofya yahudilerinden oldugu anlasılan, geldigi zaman bir italyan kocadan dul kalmıs görünerek bir hafta sonra hiç te’ehhül etmedigini agzından kaçıracak kadar yalancılıkda hâtırası saglam olmayan bu mürebbiyelerden o kadar korkmusdu ki, Adnan bey kızı için baska çareler düsünmege baslamıstı.

Bir tesadüf – istanbul’da mürebbiyeler için ancak tesadüfe i’timad olunabilir- Adnan beye o bulunamıyan seyi buldurdu: Mlle de Courton.” (s. 63).

Yukarıda verilen bölüm, gerçek bir mürebbiyenin bulunmasının zorlugunun yanı sıra mürebbiye olarak kimlerin çalıstıgını göstermesi açısından ilginçtir. Dogru dürüst dil bilmeyen, yeterli egitimleri olmayan, üstelik dogruluk, dürüstlük gibi özelliklerden uzak olan bu kadınlara çocukların teslim edilmesi yazarın üzerinde durdugu konulardır.

Ferdi ve fiürekâsı adlı romanın sarısın ve güzel kızı Hacer için bulunan mürebbiye, otuzlu yaslarda hiç evlenmemis bir Türk’tür. Hacer’e mürebbiye tutulmasında amaç, onu tipik bir zengin kızı olarak yetistirmektir. Hacer, yüz bin liralık bir servetin tek varisidir, öyle ise yüz bin liralık bir kız gibi yetistirilmelidir (s. 56). Romanda mürebbiyenin Hacer’in egitiminde aldıgı rol üzerinde durulmaz. Hacer’in mürebbiyesi Neriman Hanım, bu sımarık kızın isteklerini yerine getirmeye çalısan, aileden biri görünümündedir. Hacer’in ismail Tayfur ile evlenmesini saglamak için ismail Tayfur’un annesi Besime Hanımı ziyaret eder ve gelin adayının özelliklerini sıralar. Bu yanlıs evliligin getirecegi sonuçlar üzerinde Hacer’i uyarmaktan çok, mürebbiyeligini yaptıgı ve her istedigini elde etmeye alıskın bu kıza yine istedigini vermekten öte bir islev tasımaz (s. 122-126).

Yazar, Nesl-i Ahîr adlı romanda Süleyman Nüzhet tipi aracılıgıyla mürebbiyeler üzerine bir degerlendirmede bulunur. Süleyman Nüzhet’e göre mürebbiyeler, istanbul’un sosyal bir yarasıdır. Süleyman Nüzhet’e bu degerlendirmeyi yaptıran, bir pastanede karsılastıgı bir genç kız ve mürebbiyesinin hareketleridir. Genç kız pastanede bir kutu fondan alırken dısarıda genç bir subay onu bekler. Subay ile genç kız arasında bir bakısma olur. Kız pastaneden çıktıktan sonra subay da ortadan kaybolur. Bunun üzerine Süleyman Nüzhet,

“istanbul’un o bilinen asıkdaslık metodu; bu mürebbiyeler de çogunlukla –ve çok yazık ki- kentin yeni bir yarası…” (s. 232)

diye kendi kendine söylenir. Kısa bir süre sonra Süleyman Nüzhet, bu genç kız ile subayı bir baska magazada konusurken görür. Onlar konusurken mürebbiye de satıcıyı oyalamaktadır. Bu manzara karsısında Süleyman Nüzhet, istanbul’da gençlerin hiç vakit kaybetmediklerini düsünür ve mürebbiyelerin, çocuklarının batı dillerini ögrenmesini isteyen kimi saf yürekli anne ve babaları nasıl tehlikeli bir yola sürükledigini düsünerek ebeveynlere acır. Aynı zamanda da bu anne ve babaları taklit belasının zavallı kurbanları olarak niteler (s. 233). Bununla beraber romanda Süleyman Nüzhet’in enistesinin kardesi Calip Bey’in egitime, özellikle de yabancı dil ögrenimine son derece önem verdigi ve çocuklarına dil ögretmesi için eve mürebbiye aldıgı söylenir. Calip Bey’in en önemli ugrası alanı çocuklarının egitimidir. Çocukların yabancı dil ögrenimi için eve bir mürebbiye, Türkçe için de ayrıca bir hoca tutulur. Eve mürebbiye ve Türkçe hocası getirildiginde Calip Bey’in büyük oglu dört, küçük oglu ise üç yasındadır. Küçük olan çocuk derslere bir yıl sonra katılır. Derslere baslanmasının üzerinden dört yıl geçtiginde çocuklar Fransızca ve Türkçe’nin en zor kısmını ögrenmis duruma gelirler. Calip Bey, çocuklarını okul hayatına da hazırlamak düsüncesiyle, her türlü zorlukları gögüsleyerek ogullarından birini ingilizlerin istanbul’daki Hayskul subesine, digerini ise Almanların Bugesugle’sine gönderir. Bu okullarda çocuklardan biri ingilizce, digeri Almanca ögrenir. Evde de haftada üç aksam Türkçe dersi görürler. Böylece çocuklar ana dilleri olan Türkçe’nin yanı sıra ikiser  yabancı dili de ögrenmis olurlar (s. 337).

Mürebbiyeler konusunda yazarın hem olumlu hem de olumsuz görüsler ileri sürdügü görülür. Tez-antitez dengesini romanda bulmak mümkündür. Bir yanda Süleyman Nüzhet, mürebbiyelik için sosyal yara tanımlamasını yapar, öte yanda Calip Bey’in çocuklarının yabancı dil ögrenimi sırasında mürebbiyenin sagladıgı yarardan söz edilir.

Yazar, romanlarında oldugu gibi öykülerinde de mürebbiyelere ve bu kuruma bakıs açısını ortaya koyar. Küçük Fıkralar adlı kitabında yer alan “Bir Sahife-i Mensiye” adlı öyküsünde bir mürebbiyeyi betimlerken, “-fakat kendi sınıfına mensup hemen bütün kadınlar gibi- hoppa bir mürebbiye; basındaki hasır sapkasını güya rüzgâra kaptırmamak için tutarak…”  ifadesini kullanır (s. 94). Burada mürebbiyelerin ayrı bir sınıf olarak nitelendirilmesi, üzerinde durulmaya deger bir noktadır.

Lala, Dadı ve Bacılar

Mürebbiyelerin yanı sıra lala, dadı ve bacılar da Halit Ziya Usaklıgil’in romanlarında karsımıza çıkar. Bu kisilerin çocukların egitiminde bir rolleri yoktur. Asıl görevleri evin ve çocukların günlük islerini yapmaktır. Ev islerinin, alıs verisin yanı sıra çocukların yıkanma, giyinme, vb ihtiyaçlarını karsılamalarında yardımcı olurlar. Bu kisilerin belli bir egitime sahip degillerdir. Gerçekte çalıstıkları evlerin sahiplerinin de bu yolda bir talepleri yoktur. Bunlar genellikle evin emektar çalısanlarıdır. içlerinden bazıları, iki veya üç kusagı büyütecek kadar çok ailenin yanında kalmıslardır. Bu kisiler içinde en ilgi çekici olanı Andelip Bacı’dır. Kırık Hayatlar’da karsımıza çıkan bu tip ile yazar, dadı ve bacı rolleri üzerinde durur. Andelip Bacı, Salime Hanım dogdugunda eve dadı olarak alınır. Salime Hanımın büyüyüp evlenmesine kadar onun yanında dadı olarak yer alır. Salime Hanım evlendiginde Andelip de evlendirilip çırak çıkarılır. On yıllık evliligi süresinde Andelip Bacı çocuk sahibi olamaz. Çocuk isteyen esinin, onun üzerine ikinci kez evlenme talebi karsısında rencide olur, durumu kendisine yediremez ve esinden ayrılır. Bosanmasının ardından Salime Hanımın konagına tekrar döner. Ondan Salime Hanımın kızı Vedide’ye bacı olması istenir. Andelip Bacı, çaresizlik içinde ve yüregi burkularak bacılık görevini kabul eder. Andelip Bacı’nın duyguları romanda söyle aktarılır:

“Andelip’in ‘bacılık’ sanı böylece baslamıstı. Yüregindeki gizli bir umutla, kuskusuz bir gün dulluk yasamına son verecek adayın çıkmasını bekleyerek, kafasında ikinci kocasına da bir çocuk veremeyerek yine ayrılmak korkusunun kurduyla, dadılıktan bacılıga kendini tutarak, boyun egerek geçivermisti.” (s. 47)

Andelip Bacı’nın durumu sosyal statü açısından dadılarla bacılar arasındaki farkı ortaya koyması bakımından dikkate degerdir.

Dadılar ve bacıların yanında bir de sütninelere rastlanmaktadır. Bunların da görevi çocukların bakımını üstlenmektir. Kırık Hayatlar’da Leylâ’nın hastalıgından söz edilirken sütninenin düsüncesiz bir hareketi elestirilir:

“O, ne müdhis bir hâtıra idi! Bir gün çocuk sütninenin bir ihtiyarsızlıgıyla, bir seyran esnasında bagteten çıkıveren müncemid bir Mart rüzgârına bir saat maruz kaldıktan sonra eve gelmis, ve hemen o gece hastalık baslamıs idi.” (s. 42)

Sütnineler ve tayalar, evde sürekli kalmaktadırlar. Bunlara evin içinde bir oda ayrılmakta ve bu kisiler aileden sayılmaktadır. Nemide adlı romanda;

“ikinci katın taksiminden farksız olan üçüncü kat ise hey’et-i umumiyesiyle Nemide ve bir dadı ile sütnineden ibaret olan ev halkına tahsis edilmisti. Asagıdaki iki selâmlık odası asçılık vazifesini îfâ eden azalı bir cariye ile ihtiyar zevci ve mahsuli izdivacları olan bir kız çocuguna mahsustu.”

denilerek sütnine ve tayaların aile içindeki statüleri verilir (s. 31-32).

Halit Ziya’nın romanlarında egitim ve ögretim, batılı yasamın bir geregi olarak yerini almıstır. Batı medeniyetini yerlestirmeye çalısan bir anlayıs dogrultusunda egitim gündeme getirilmistir. Roman kisilerinin hemen hepsi devrinin egitim kurumlarında, hattâ bir kısmı yurt dısında ögrenim görmüstür. Varlıklı ve yoksul ailelerin egitim ve ögrenim hakkından yararlanmalarında bir esitsizlik söz konusudur. Aynı esitsizlik, cinsiyetlerde de kendini göstermektedir. Kız ve erkek çocuklara saglanan egitim birbirinden farklıdır. Halit Ziya, egitimdeki bu dengesizligi ve esitsizligi, özellikle ortaya koyup irdelemek ve buna bir çözüm aramak amacında degildir. Yukarıdaki tespitler, yazara ait degildir. Yazarın romanlarından hareketle romanların yazıldıgı devrin egitim durumunun bir panoraması çıkarılmıstır.

Halit Ziya Usaklıgil’in, romanlarında egitim ve ögretim gibi çok ciddi toplumsal bir sorunu bütün yönleri ile tartısması beklenemez. Bunun en önemli nedeni, devrin koyu baskıcı rejimidir. Siyasal baskı nedeniyle Servet-i Fünun yazarları, toplumsal temaları isleyen eserler verememislerdir. ikinci önemli nedeni ise romantik akımın etkisidir. Bununla birlikte Halit Ziya’nın, kız çocuklarının da iyi egitim alması gerektigi ve mürebbiyelik kurumunun istanbul’un bir sosyal yarası oldugu tespitleri devrine göre yeni ve önemli görüslerdir.

Halit Ziya, egitim ve ögretimin bireyin ve toplumun yasamındaki öneminin bilincindedir. Devrinin siyasî ortamı ve Servet-i Fünûn Edebiyatının içe dönük yapısı nedeniyle eserlerinde egitim ögretimi bütün yönleriyle ele alıp toplumsal bir sorun olarak irdelememekle birlikte romanlarında sık sık mevcut egitim kurumları ve kazanımları ile kız çocuklarının ögrenim görmeleri gerektigi üzerinde degerlendirmeler yapıp okuyucunun dikkatini bu noktalara çekmeyi basarmıstır. Okul yoluyla alınan egitimin önemini vurgulamıs, “mürebbiyelik” ve “mürebbiye” sorununu gündeme getirmis, kendinden sonra yetisen edebiyatçılara da bir anlamda öncülük etmistir.

KAYNAKÇA:

Akyüz, Kenan (1990). Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, inkılâp Kitabevi, istanbul.

Kavcar, Cahit (1985). Batılılasma Açısından Servet-i Fünûn Romanı, Kültür ve Turizm Bakanlıgı Yayınları, Ankara.

Kudret, Cevdet (1971). TürkEdebiyatında Hikâye ve Roman 1859-1959, Bilgi Yayınevi, 3.bs., Ankara.

Usaklıgil, Halit Ziya (2001). Mai ve Siyah, Özgür Yayınları, istanbul.

Usaklıgil, Halit Ziya (1307).  Bir Ölünün Defteri, Hizmet Matbaası, izmir.

Usaklıgil, Halit Ziya (1312). Ferdi ve fiürekâsı, Nisan Berberyan Matbaası, istanbul.

Usaklıgil, Halit Ziya (1924). Kırık Hayatlar, Orhaniye Matbaası, istanbul.

Usaklıgil, Halit Ziya (1990). Nesl-i Ahîr, inkılâp Kitabevi, istanbul.

Usaklıgil, Halit Ziya (1943). Nemide, Hilmi Kitabevi, istanbul.

Usaklıgil, Halit Ziya (1939). Ask-ı Memnu, (yazar tarafından sadelestirilmis basım), Hilmi Kitabevi, istanbul.

Usaklıgil, Halit Ziya (2004). Küçük Fıkralar, Özgür Yayınları, istanbul.

 

*    Dr.; Çankaya CumhuriyetTicaretMes.Lisesi TürkDili veEdb.Ögrt. /ANKARA.

1  Halit Ziya’nın romanlarında evde özel ders veren kisilerin, iyi egitim almıs ancak maddi sıkıntılar içindeki gençler oldugu görülmektedir. Benzer bir durum öykülerinde de göze çarpar. Küçük Kamburadlı öyküde söyle denilmektedir:

“…Sermaye-i talimi geçen sene tükenen müezzinden sonra babasının muallim olarak tayin ettigi mektepli bir fakir çocuk ona birçok hikâyeler, kitaplar tasırdı. O bunları okur, sonra kendisine mahsus edâ-yı latif ile su hayretle dinleyen irili ufaklı kızlara hususiyle Macide’nin artık yavas yavas dalgın nigâh-ı hulyâ-dârına karsı naklederdi.” (Halit Ziya Usaklıgil, Küçük Fıkralar, Özgür Yayınları,‹stanbul 2004, s.134)

Bir baskasının evine giderek özel ders vermek, ancak maddi zorlukları olan kisilerin istemeyerek de olsa yaptıkları bir is olarak gösterilmektedir.

2   Yazar, egitim ve ögretim konusuna öykülerinde de deginmektedir. Son Levha’da öykünün kahramanı olan baba, kızını baska insanlarla paylasmama, biricik yavrusuna daima yakın olma arzusundan kaynaklanan bir tutumla onu okula göndermez. Burada çocugun ögrenimine önem vermemekten çok, hayatta sahip oldugu tek ve en degerli varlıga sıkı sıkıya baglanmak, çocugu ile her ân birlikte olabilmek isteginin yarattıgı bir durum söz konusudur. Bu öyküde baba, kızının egitimi ile kendi ilgilenir ve her gün yemekten sonra düzenli olarak ona ders verir (Usaklıgil, H.Z. Küçük Fıkralar, Özgür Yayınları, ‹stanbul 2004, s. 28). Ancak Halit Ziya’nın romanlarında oldugu gibi öykülerinde de verilen egitimin ve derslerin içerigi gündeme getirilmez.

3  Romanlarda, yabancı ögretim kurumlarının ve yabancı sahısların adları özgün yazımları ile degil, okundukları gibi verilmistir. Yazarın tercihine uyularak, bu çalısmada da bu okulların adlarının okunusları esas alınmıstır.

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz