Can Yücel’in Şiir Çevirileri (Sabahattin Eyüboğlu)

Müzik Eğitiminde Kaynaştırma Uygulamaları ve Orff – Schulwerk (Bilgehan Eren)

Aytaç Gökdağ ile Müzik Köyü Projesi

Tiyatro Yapıları (Walter Gropius)

Atların Ayaklarını Yıkayın! (Yüksel Taylan)

Öykü 12 Haziran 2018
305

 

 

Sabah yıkıntı binaların arasına güneş yeni yeni kendini göstermeye başlamıştı. Karanlık boyunca süren, yankılarına karıştığı için iyice karmaşıklaşan silah, bomba, uçak, uçaksavar, yıkıntı sesleri kesildiğinden beri uyuyordu Deniz. Bütün bu karmaşa sürerken gelmiştik bu kuytu yere. Sabah gün ışıyınca anladım ki yıkılınca sadece bir odası ayakta kalmış bir binanın duvarına yaslanmıştık. Seslerin arasında aklımda yer eden şiirlerden birini okumaya başlamıştım. Ben şiire devam ederken sesler kesildi, arkasından Deniz´in uykuya daldığını fark ettim. Güneş yüzüne vurduğu zaman daha fazla şiir bilmediğim için hayıflandım.

Deniz bazen merdiven boşluğu güneş alan, aydınlık bir apartmanın son katında -tabi bu apartman dingin huzurlu bir kentte olacak- merdiven boşluğunda, dairenin balkonunda ve salonunda çiçekler yetiştirmek istiyordu. Ara sırada “belki çiçeklerin aralarında özgür ve eşit çocuklar olur, onları da büyütürüz,” derdi.

Ben Deniz’in beyaz tenine, pembe rujuna, al yanaklarına ve kirlenmiş saçlarına bakarken o burnunun etrafında dolanan bir sinek yüzünden kafasını sallıyordu. Kim bilir düşünde hangi dünyalardaydı.

Gece bütün o hengâme yeniden başladığında, bulunduğumuz noktadan yarım saatlik uzaklıkta diyebileceğimiz –ki çok fazla yanılmadık- küçük bir ışık huzmesi görünce dayanmayıp oraya doğru gittik. Önüne doğru büyükçe bir bina yıkıntısı bulunan, tek katlı bir evin kapısının üstüne bırakılmış bir gaz lambasından geliyordu ışık. Yaşlı bir adam yakmıştı. Kendisi de söz konusu evin diğer köşesinde bir koltuğa oturmuştu. Az çok seçiliyordu. Uzun sakalları olduğunu görebilmiştik. Yaşlı adamı tedirgin etmemek için daha fazla yaklaşmadık. Binanın çevresinde dolandık, sabah geliriz diye uzaklaştık. Sabaha karşı da şimdi bulunduğumuz yere geldik.

Genellikle kapı önlerinde yanan bu cılız ışıklar bir hüzün katar insana. Cılız olduğu kadar yalnız olduğu için böyledir belki. Deniz bu ışıkları insanın kalbine damlayan bir musiki notası olarak tanımlıyor. Kapı önlerinden bahsederken, mutlaka kapı mavi oluyor, sokağa açılıyor ve hemen yanındaki pencerede de sardunyalar bulunuyor. Bazen bir bisiklet oluyor kenarda. Ve kesinlikle başrolde anne kedi ve yavrular var. Ancak nedense anne kedi ve yavrular dönüp dolaşıp merdivenleri çiçekle dolu bir son katta kapının önünde duran paspasın üzerine kıvrılmış yatıyorlar. Bazen Deniz’în bu hayal silsilesi içinde olduğum için fazladan mutluluk duyuyorum.

Bazen kapının önündeki kedileri küçük sevimli bir kedi evinin içinde hayal eder. O zaman ışık sarı ve cılız olmaz, mutlaka beyaz ve parlak olur. Anne kedinin yarısı yuvanın dışındadır. Gözleri kısık ve huzurludur. Yavrular yuvanın içinde annelerinin sıcaklığıyla uyuyor olurlar. Bazen uzun uzun miyavlarlar. Bazen yuvadan çıkarlar. Anne kedi onları bir süre ellemez, ta ki merdivenlerden yuvarlanacak gibi olduklarında enselerinden yakalayıp kedi evine geri taşır.

Gerçekten güzel hayalleri var Deniz’in. Sokakta, caddede yürüyen herhangi bir insanın, birdenbire yüreğine dokunup ısıtacak kadar basit ve sıradan Yeşilçam hikâyeleri gibi her biri. Deniz’in anlattıklarını dur durak bilmeden yazabilirim. Ancak gerçek dünya ne yazık ki savaşlarla yoğrulduğu için ve kasvetli, yoğun, renksiz, sıkıcı olduğundan bir yere varmaz bu yazılanlar. Deniz’in anlattıklarını yaşıyor olmak bana fazlasıyla yetiyor.

Öyle ki: herhangi bir handa, Deniz, Ben, Hancı ve Hancının Kızı hep birlikte şiirlerden ve savaşlardan bahsedebiliyoruz. Deniz Hancı’yı sürekli kısa boylu, tıknaz, kel, gözlüklü, uzun burunlu, gömlekli -mavi kareli bir gömlek- beyaz önlüklü, elleri sürekli göbeğinin üstünde birleşmiş, karısı uzun zaman önce terk etmiş bir şekilde tasvir eder. Açıkça şiire, sevgiye, savaşa ve savaş karşıtlığına uygun bir Hancı değildir kesinlikle. Ancak kızı aksine uzun kıvırcık saçlı, bazen mavi bazen kahverengi gözlü, renkli uzun elbiseler giyen, kolunda farklı renklerden oluşan bir dövmesi bulunan ve birbirinden farklı birkaç takıyı barındıran bir kızdır. Hanın bütün duvarlarında fenerler ve tablolar asılıdır. Masaların birinde bir sepet elma, birinde ise bir sandık muz olur. Duvarlardan birine bir otobüs durağı çizilmiştir. Durağında önünde de -rengini kaybettiği için daha çok bir korkuluğa benzeyen- içine saman doldurulmuş bir palyaço olur: sahipsiz, asık suratlı, sıkıcı veya kayıtsız boş bir palyaço.

Ya da Doğu Avrupa Bloğunun kötü, karanlık, geri kalmış ve renksiz sokaklarında geziyor olabilirdik. Karanlık ve renksiz diyorum ama öyle etiketlendiği için diyebilirim, aslında çoğunlukla insanlara hep gizemli ve tarihsel gelmiştir o sokaklar. Ağaçları, sokakları, binaları, kalabalıkları diğer kentlerden alabildiğine farklı olduğu için en azından bana öyle geliyor desem daha kolay olacak. Bir defasında uzunca bir binanın altında bulunan küçük bir kahvede oturup bira içmek istemiştik. Kahvenin önündeki küçük yuvarlak bir masada oturuyorduk. Hemen yanımızdaki masada ise dört adam ayakta durmuş bira içiyorlardı ve biraları getiren garson kadını taciz ediyorlardı. Kadın en az 50 yaşındaydı. Kot bir şort giymişti, üzerinde ise siyah bir tişört vardı. Saçları siyahtı ve düz uzunca bir yüzü vardı. Yüzündeki kırışıklıklar kolaylıkla kendini ele veriyordu. Adamlar ise iri yarı ve göbekliydi. Kadından en az 10 yaş daha yaşlıydı hepsi. Kadın tacizden ne kadar şikâyetçiydi o bile bir muammaydı. Sırpça veya Hırvatça veya Arnavutça konuşuyorlardı. Haliyle biz ne dediklerini anlayamıyorduk. Hatta yaşanan şeylere tam olarak taciz demek ne kadar gerçekçi olurdu ona dair bir şey bile diyemezdik. O gün orada Deniz bana bir masal anlatmıştı. Deniz’in anlattığı masal bir ara çatallaşınca biz de adamlarla ve kadınla konuşmaya çabaladık. Kadın sadece “only” dememizden anladı ve eliyle okey işareti yaparak “only beer” dedi. Sanırım bizim biradan başka içecek var mı diye sorduğumuzu düşündü.

O gün yaşadıklarımızı facebook veya instagrama koyamadık. Öyle şeyler yoktu ya da varsa da bizim haberimiz yoktu. Bir de şimdi anlatırken, anlattıklarımın ne kadarını yaşadık ne kadarı Deniz’in anlattığı masalın parçası bir şey diyemem. Ancak adamlar ve kadın oradaydı. Hatta kadınlar. Çünkü kahvenin içinden dışarı doğru bağıran yaşlı bir kadın sesi geldi. Sanırım dışarıdaki adamlara “kadını taciz etmeyin, biralarınızı için ve buradan gidin. Orada yanınızda turistler var ve siz onlara bizi, ülkemizi rezil ediyorsunuz…” gibi şeyler söylemişti. Adamlar güldüler ve oralı olmadılar…

Elimizde bulunan kumanyadan bir şeyler yedikten sonra yaşlı adamın yanına doğru yola çıktık. Gece kapısına ışık astığı evin hemen arka sokağında bir bahçede odunlarla yakılmış bir ateşin başında közleri karıştırırken bulduk onu. Közün içinde patatesler vardı ve çay demlenmişti. Ona bu savaş koşullarında patates ve çay bulduğu için şanslı olduğunu söyledim. Bugüne kadar dolaştığımız köylerde gıda veya başka şeylere ulaşmak gerçekten çok zordu. Sanırım anadili Arapçaydı. İngilizce yarım yamalak biliyordu. Çat pat anlaşabiliyorduk. Gıda türü şeylere çevre ülkelerde bulunan akrabalarının yardımıyla ulaşabiliyordu. Bize de çay ikram etti. Biz sabah atıştırırken ateş yakmamak için çay içmemiştik. Teşekkür ettik.

Deniz ışığı neden açık bıraktığını sordu. O da savaşın üzerine yaşadıklarını anlattı. Sonuç olarak birbirinden farklı, renkli, renksiz bir yığın objeyi hedef haline getiriyordu ve neler olacağını bekliyordu. Yaşamla kurabildiği tek bağ buydu. Şimdiye kadar kayda değer bir şey olmamıştı. Bundan dolayı herhangi bir sonuca ulaşamamıştı.

Bulunduğumuz bahçede küçük bir ev vardı ve burada yaşıyordu. Hemen arka taraf doğru yıkılmış bir ev daha vardı. Tek bir duvar ayakta kalmıştı ve oraya da en önde beşik sallayan, yüz ifadesinde acı çektiği belli olan bir kadın, arkasında ise oyun oynayan çocuklar olan bir resim çizmişti. Renkleri kiremit, ağaç yaprağı, dal, toprak, reçine, sabun vb bir sürü malzemeden yapıyordu.

Yaptığı şeyleri nasıl kayıt altına aldığını sordum. Böyle bir şeye gereksinim duymadığını söylerken gözlerime doğru bir bakışı vardı ki sonrasında “belki bir gün yazarım” demese yerin dibine geçerdim. “Şimdilik sadece savaşı sınamakla yetiniyorum” deyince ona yazar olduğumu söyledim ve bana “o zaman sen yaz, insanlara atların ayaklarını yıkamaları gerektiğini söyle” dedi. Böyle bir şey yapabilmek için bir süre burada onunla beraber savaşı sınamam gerektiğinden bahsettim. Belki o zaman atların ayaklarını yıkamalarını söylemek yerine gerçekten bir şeyler aktarabilirdim. Belki tabi. Sosyal medyada paylaşmamak şartıyla isteğimi kabul etti.

Yanımızda sosyal medyada bir şeyler paylaşmak için yeterli teçhizat yoktu. Sadece konuşabilmek için bir telefon vardı o kadar. Onun dışında bolca kağıt kalem almıştık. Bir de renkli kalemlerimiz, pastel boyalarımızı vardı, yine de ona bir şey söylemedik.

“Savaş herkesi aldı götürdü benden. Eşimi, çocuklarımı, kardeşlerimi, torunlarımı, arkadaşlarımı… Kimisi öldü, kimisi savaşa katıldı, kimisi mülteci oldu, kimisi hala buralarda ama çeşitli kamplarda. Ben hiç ayrılmadım buralardan. Bir dönem savaş tamamen buralarda sürdü. Şimdi hiç geri dönmeyecek gibi geliyor, sadece seslerini duyacak kadar uzakta desem daha doğru olur. Ama ben yine de hiçbir zaman aklımın ucundan buraları terk etmeyi geçirmedim. Burada varlığımın onları rahatsız ettiğini biliyor olmak yetiyor bana. Bazen birkaç yıldır süren savaş diyorlar. Yanlış bence, birkaç bin yıldır süren bir savaş var aslında. Ara sıra duraklamış hepsi o.”

Rafik bizi tek katlı evin diğer taraftaki bahçesine getirdiğinde gerçekten bir şaşkınlık kapladı ikimizi de. Pembe ve kırmızı güller ekmişti. Limon, ceviz ve zeytin de vardı. Bir de balkonda flamingo, barış çiçeği, kılıç ve sardunyalar vardı. Deniz’in merdiven boşluğuna koymak istediği bütün çiçekler burada savaşın ortasında açmıştı. Nasıl oldu da burası yıkılmadı Rafik kendisi de bilmiyor desek yeridir. Rafik bunları anlatırken “özellikle hedef olmak için gaz lambasını açık bıraktığın halde…” diyerek ona takıldığım sırada eliyle bir işaret yaptı ve beni susturdu. Hedef olmak için ışık yakmadığını anlattı. Rafik’e göre ışık varsa savaş yoktu. Gerçekte böyle yürümüyordu işler ama ona bir şey söylemek şu noktada fazlasıyla anlamsızdı. Kendini böyle daha iyi hissediyor olabilirdi. Ya da haklı olabilirdi. Oysa ortada süregiden büyük bir savaş vardı ve kadınlar, çocuklar, engelliler, erkekler, yaşlılar ve her yaştan, her gruptan insanlar ölüyordu. Yaralanıyordu ve sakat kalıyordu. Rafik’in burada ölmemiş ya da başına bir şey gelmemiş olması tamamen tesadüftü. Ben tesadüf olduğunu düşünürken Rafik beni yalanlarcasına Deniz’e doğru dönerek “başkaları benim yerime öldüğü için ben burada rahat yaşayabiliyorum” dedi. “Beni daha iyi, daha refah ve daha mutlu bir şekilde yaşatabilmek için yönetmek, yönetebilmek için de kendi aralarında savaş veriyorlar. Bu iyi bir şey, kendimi fazlasıyla önemsememe yol açıyor.”

Herkesin kendine göre bir değerlendirmesi vardır elbette. Rafik savaşı içerden yaşıyordu ve kayıtsız olduğu düşünülemezdi. Zaten ne söylerse söylesin soğukkanlı kalmaya çalıştığı ve içinde kopan fırtınanın anlattığı gibi olmadığı belli oluyordu. Oysa biz birkaç yıl önce Akdeniz’in bir başka kıyısında yeşil salata, sarımsaklı ekmek, makarna, peynir ve bira eşliğinde bombaların, savaşların, yıkımların ne kadar kötü bir şey olduğundan bahsediyorduk. İşlerin böyle yürümediğini Rafik biliyordu. Tabi biz de biliyorduk. İşte orada bir süre soluklanıyorum.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.