Kapat

3 Aykırı Aşk Hikayesi (Mustafa Güney)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- 3 Aykırı Aşk Hikayesi (Mustafa Güney)

CELİLE HİKMET – YAHYA KEMAL BEYATLI

Nazım Hikmet’in Babası Hikmet Bey ile annesi Celile Hanım 1900 yılında evlendi. 2 yıl sonra Nazım Hikmet dünyaya geldi. İlk yıllardaki mutluluk 1915’lere gelindiğinde şiddetli bir geçimsizliğe dönüştü.  Bu yıllar aynı zamanda Bahriye’de okuyan Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gidip gelmeye başladığı süreçtir. Yahya Kemal bir yandan Celile Hanım’ın evliliğindeki sorunlara tanık olmuş, diğer yandan içten içe ona karşı sevgi beslemeye başlamıştır. Eve gidip gelmelerinden aynı zamanda hem sanatla ilgili sohbetler yapmaya başlamış hem de ilişkinin gelmiş olduğu noktayı birlikte değerlendirmeye başlamışlardır.

 

1917 yılına gelindiğinde Celile Hanım, Hikmet Bey ile evliliğini sonuçlandırmıştır. Bu durum Yahya Kemal’in daha rahat etmesine yol açmıştır. Yahya Kemal’in bu rahat tavırları ilk önce Nazım Hikmet’in yaşamış olduğu çevrede daha sonra da bu ilişkinin bahriyede duyulmasına yol açtı. Hatta bir keresinde Bahriye’de okuyan Necip Fazıl, bir hafta boyunca okula gelmeyen hocası Yahya Kemal’e yaşadığı ilişkiye ithafen (alaycı, ironik ve dalga geçer bir üslupla) söylemiş olduğu; ‘Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk. Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim’ sözleri kendisini sarsmayı bir yana bırakalım Necip Fazıl’a ceza vererek susturmaya çalışmasına neden olmuştur. ‘Herkesin herşeyi öğrendiği’ bu durumdan gereken sonucu çıkarmayan Yahya Kemal Celile Hanım’la görüşmelerini kesmemiştir. En sonunda Nazım Hikmet hocasının pardösüsünün cebine ‘Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz’ notunu bıraktı.

Yahya Kemal’in evlilikten korktuğu söylenir. Belki evlilikten korkuyordu. Belki çevresinin göstermiş olduğu tepkilerden korkmuştu. Belki Nazım Hikmet’in notu. Nedeni ne olursa olsun Celile Hanım’la evlenmemiştir. Celile Hanım bu aşkın evliliğe dönüşmemesinin verdiği üzüntüyle Paris’e gitti. Yahya Kemal Celile Hanım için Sessiz Gemi şiirini yazdı. Sessiz Gemi ölüme yazılmış bir şiir olarak düşünülür. Oysa Celile Hanım’ın ellerinden kopup gitmesinin vermiş olduğu ruhsal çöküşün ifadesidir bu şiir.

SESSİZ GEMİ – YAHYA KEMAL BEYATLI

Artık demir almak günü gelmişşe zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler
Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

 

 

TOMRİS UYAR – CEMAL SÜREYA, TURGUT UYAR, EDİP CANSEVER

Sevgiliye yazılan şiirler her zaman ilgimi çekmiştir. Şairin yaratmaya çalıştığı ‘kimlik’inden arınarak yazmış olduğu dizeler birçok noktada bana yol gösterir. Bu konuda en şanslı kişi sanırım Tomris Uyar’dır. Neredeyse hiçbirimize bir şiir dahi yazılmamışken Tomris Uyar’a ilk eşi şair Ülkü Tamer haricinde, Türkiye’nin en iyi üç şairi aşık olmuş ve şiirler yazmıştır.

Tomris Uyar ilişkileriyle ilgili çok fazla konuşmadı. Söylediği şeylerde genel anlamda aşka ve sevgiye dair cümlelerdi. İlişkileriyle ilgili söylediği en açık ifade ise ‘Aşık olmadan hiç kimseyle birlikte olmadım’ sözüydü.

Tomris Uyar’ın ‘aşık olma’ kriteri sevdiği kişilerin sanatla ilgilenmesiydi. Güzelliği ve entelektüel birikimi ile bu konuda yalnız kalmayacağı aşikardı. Mesele de zaten onun aşık olması değil, bir süre sonra yaşamış olduğu aşktan elini ayağını çekmesiydi. Hangi nedenle olursa olsun ilişkilerini bir süre sonra bitirmiştir ama geride kalanlar için aynı şeyi söylemek pek de mümkün olmayacaktı.

SAYIM – CEMAL SÜREYA

Ayışığında oturduk

Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm

Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm

Soluğundan öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı

Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda

Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık

İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım

Kaynağından öptüm seni

 

BURASI BİR YANGIN – TURGUT UYAR

Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile.
Seni ben geçerken,
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu ”O” geçiyordur.
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler.

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

Zamanı durdururum yüreğimde,
Sensiz geçtiği için,
Akrep yelkovana küskündür.
Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür.
Bil ki akrep yelkovanı geçerse,
Atan bu yüreğim durur.
Bırak bozuk kalsın, hiç değilse;

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.


YAŞ DEĞİŞTİRME TÖRENİNE YETİŞEN ÖYLE BİR ŞİİR – EDİP CANSEVER

Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yarışırsa ancak Monet’nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Yok bir yanıtın “nereye” diyenlere
Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler’den Hisar’a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Mart ayında patlıcan, ağustosta karnıbahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.

 

FAHRİYE HANIM – AHMET MUHİP DIRANAS

Fahriye Abla şiiri sinemaya çekilen ilk şiir olmasıyla aklımızda kalmıştır. 1984 yılında Yavuz Turgul tarafından sinemaya uyarlandığında büyük yankı uyarlanmış ve Yeşilçam’ın unutulmazları arasına girmiştir.

Filmin çekilebilmesi için Ahmet Muhip Dıranas’ın evine, hem şiir hem de Fahriye Hanım hakkında bilgi almak için gidilmiştir. Filmde oynaması için düşünülen Türkan Şoray’da ekibin içindedir. Konuşma bittiğinde Türkan Şoray filmde oynama teklifini kabul etmez. Buna gerekçe olarak, Ahmet Muhip Dıranas’ın konuşma esnasında ‘iri göğüslü geniş kalçalı’ diye konuşmaya başladığı ve şehvetle anlattığı anların Türkan Şoray’ı tedirgin ettiği ve yıllar geçmesine rağmen bu ruh halini halen koruyan birinin filminde oynamak istememesiydi. Bu yüzden filme o tasvire uygun Müjde Ar’ın dahil edildiği söylenir.

Çocukluktan çıkıp gençliğe geçişte yaşanılan en büyük düş kırıklıklarından biri kendimizden yaşça büyük birine aşık olma sürecidir. Birçoğumuzun başından geçmiştir. Kendi yaşıtlarımızla aynı dertlerle mustarip bizlerin daha ‘olgun’ birine beslemiş olduğu hisler anlaşılabilir. Sıkıntı bu hisleri beslemiş olmamız değil, ‘olgun’ kişinin bu hislere vermiş olduğu karşılıktır. Ahmet Muhip Dıranas’la 40 yıl evli kaldığı Münire Dıranas bu durumu şöyle açıklıyor: ‘Ben evlendiğimde 17 yaşındaydım, Fahriye ise 70 yaşında. O açıdan kıskanmadım tabiiki ama zamanında bir ilişki yaşamışlar. Ama 15 yaşındaki bir çocukla yatan kişi sübyancıdır. Evli barklı bir kadının, çoluk çocuğu olan birinin hem eşimle hem de başkalarıyla yaşamış oldukları hafifmeşrep olduğunu gösterir.’

 

FAHRİYE ABLA

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,

Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.

Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,

Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!

Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen

Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla

Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,

Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;

Güneşin batmasına yakın saatlerde

Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.

Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;

Bahçende akasyalar açardı baharla.

Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;

Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.

İçini gıcıklardı bütün erkeklerin

Altın bileziklerle dolu bileklerin.

Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;

Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.

Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,

En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.

Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,

Hâlâ dağları karlı Erzincan’da mısın?

Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;

Hâtırada kalan şey değişmez zamanla.

Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla!

NOT: Yukarıdaki öykü SalakFilozof 2 Aylık Kültür Sanat Dergisi adına yapılmıştır ve derginin Yıl: 1 Sayı 2’de yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir