Kapat

Şükrü Erbaş Söyleşisi (Gökmen Sambur)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Şükrü Erbaş Söyleşisi (Gökmen Sambur)

Genelde ilk şiirler aşka ve sevgiliye dair olur? Bir röportajınızda lise yıllarında yazdığınızı söylemiştiniz ilk şiirinizi? Konusu neydi ve hangi duygular sizi ilk şiirinizi yazmaya yöneltti.

– O yaşlardaki herkesin şiir tutkusunun ardında elbette filizlenip gelen ilk gençlik duyguları vardır. En yakınındaki kıza sevdalanmak. Bunu ifade edememek. Ortalarda çırpınıp durmak. Ama bunu da insanlara hissettirmemeye çalışmak. Bende de çok farklı değildi. Bir de, dönemin ruhuyla ilgili bir etken daha vardı ki, sonraki bütün hayatım, bu iki odağın çevresinde şekillendi. Ben, sol düşüncelerle 16 yaşımda tanıştım. Bu tanışmanın verdiği olağanüstü bir heyecan vardı; dünyayı, emeğin merkezini oluşturduğu, özgür, eşit, adil bir dünya yapmak.

 

Resim yapan biri kendini ressam olarak görmez veya bir masayı tamir eden marangoz olarak görmez ama şiir yazan herkes kendini şair olarak görmekte. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?

– Zor soru. Zor değil de, kırıcı olmamak için zor dedim. İnsanın yaptığı işe saygı duyması, onu severek ve başarıyla yapması elbette çok değerli bir tutum. Ayrıca olması gereken de budur. Ama bunu, “şair”lik sıfatını, bir statü edinme, kast oluşturma, bir üstünlük, ayrıcalık gibi etrafına sergilemeye kalkmaksa kastınız, sözcüğün en hafif anlamıyla ayıptır bu. Pek çok değerin yerine oturmaması demektir. Hayat bilgisinden sınıfta kalmaktır. Siz tevazuuyla geri çekilirsiniz ama yazdıklarınızın kalbine dokunduğu insanlar size harflerinizin yerini verecektir. Bundan ötesi gelip geçici bir doyumdur.

 

Kimi şiirlerinizi birkaç ayda hatta yılda tamamlandığını görüyoruz. Hangi durum bir şiirin tamamlanmasını sağlar ve hangi durum bir şiirin yarım kalmasının gerektiğini size söyler.

– Bu da zor soru. Hem de en zoru… bu sezgisel bir bilgiyi gerektirir. Kitaplarda yanıtı yoktur bunun. Ne edebiyat bilimi kitaplarında, ne estetik kuramları, ne de benzer başka kitaplarda. Sizin, şiire konu ettiğiniz yaşantıyla, gerçeklikle kurduğunuz etik, ideolojik ve estetik ilişki, yazma deneyimleriniz, okuduğunuz kitaplardan sizde kalan dil bilinci, size, kalbinize, yazmanın bir yerinde “dur” der. Ya da “durma, eksik bırakıyorsun” der. Bunun öyle bildik, standart bir yanıtı, doğrusu yoktur. Yaşayarak öğrenmek gibi yazarak öğrenilen bir gizli bilgidir…

Son şiir kitabınız “yaşıyoruz sessizce” nasıl oldu da şiir okuyucuları tarafından çok hızlı bir şekilde sahiplenildi

– Okur, içinde yaşadığımız sevgisiz zamanlarda, tam da ölümün odağında, sevginin insanı nasıl yücelteceğini okudu kitapta. Yaşamın, ölümle nasıl bir değer kazandığını fark etti. İçtenliğin büyüsünü gördü. Bir var oluş ayini okudu. Bunların hepsi benim yakıştırmam kuşkusuz. Kim bilir kimler, kendi hayatlarıyla ilgili daha neler okudular.

 

Ömür Hanım mı Hatice’de hayat buldu, Hatice mi Ömür Hanım’la yaşamın simyasında başka bir varoluşa evrildi?

– Sanırım ikisi de doğru. Ömür Hanım’ın yazılış tarihi çok daha eski olduğuna göre, yıllar sonra geldi Hatice’de hayat buldu belki de… kuşkusuz bu cümlenin devamı, Hatice, Ömür Hanım’la bir başka hayatı, sonsuzluğu kattı ömrüne. Ancak ne olursa olsun, bu iki güzel ve soylu hayat, el ele verip beni yeniden var ettiler.

 

Kitapta Okuyucuyu saran büyük bir sadelik var sizce bu başkaları için izlek olabilir mi?

– Bunu bilemem. Okur bilir bunu. Daha doğrusu, şiir, roman, öykü yazan insanlar bilir. Buradan, kendi edebiyatlarını kurmak ya da geliştirmek için bir heyecan, bir değer, bir eşik, bir nefes bulurlarsa, kendi varlıklarının acısıyla ve arzusuyla belki bir yol oluştururlar.

Okuyucu bir şiiri okurken, eğer başarılı bir şiirse kendini onun içinde bulur. Şair şiiri okuyucu için mi yazar yoksa kendisine mi yol gösterir.

– Okuyucu kimdir, bilebiliyor muyuz? Belki söyleşilerde, dinletilerde bir kısmı ile karşılaşıyoruz. Tanımış, bilmiş mi oluyoruz böyle olunca. Kaldı ki tanısak bilsek ne olacak. Hiçbir sanat yapıtı, okuru, dinleyicisi, izleyicisi için yapılamaz. Tam bir kalpazanlık olur bu. Şair, yalnızca kendi acısını, varoluşunu, gelecek tasavvurunu söyler. Eğer içinde yaşadığı zamanın, toplumun, dünyanın ortak bilinçaltını yakalayabilmişse, yazdıkları gider “oku” dediğimiz varlığın canında halkalanır, çınlar, büyür.

 

Geçmişten bugüne kalan bir sözcük var ‘büyük şair’. ‘Büyük Şair’leri teker teker sonsuzluğa uğurluyoruz. Sizce yerine ne koyuyoruz. Gelecek yeni ‘büyük şair’ler için aydınlık mı.

– Bu soru ancak büyücülerin, kahinlerin yanıtlayabileceği bir soru… “Büyük Şair”leri tek tek uğurladığımız doğru da, yerine kimi koyacağımız, işin yanıtsız kısmı. Belki de yaşadığımız zaman “büyük şair”lerin zamanı değildir. Şiirini kurmuş her şair, “büyük şair”dir belki de. Buna alışmak zaman alacaktır belki de… bilmiyorum, kısaca…

 

Şiire kuma getirdiniz. Yani denemeleriniz, yazılarınız var. Neden şiir haricinde bir şeyler yapmak istediniz.

– Belki de ilk gençliğin o ağzı havalı zamanlarında pervasızca edilmiş sözlerdi, kuma getirmemekle ilgili o sözlerim. Ama hâlâ kalbim bunu söylüyor. “Saf şiir” diye bir tutkum, takıntım vardı. Hayat öyle seyretmiyormuş meğer. Düz yazının, şiirden uzak bir şey olduğuna inandırmıştım kendimi. Bunda yanılmışım. Eğer siz varlığınızı şiirle var etmişseniz, düz yazınız da varıp şiirle varlık buluyor kendine. Bunların dışında, asıl neden şudur; bir gazetede haftalık yazı yazma macerası, şiire kuma getirtti bana…

 

Toplumun kendisi toplumsal bir çürüme içindeyken, toplumsal bir şair olmak yazmayı kolaylaştırdı mı zorlaştırdı mı

– Kendimle, yazma maceramla ilgili ne deyim ki… yazmanın bir gün bile kolay olduğu bir yanını görmedim. Hele de bizim gibi ülkelerde, çifte ceza. Yaşamak ayrı bir azap, yazmak ayrı bir azap. Ama insan olmanın, yaşadığını hak etmenin başka bir yolu da yok… en azından benim için yok.

Toplumsal durumların yoğunluğu yazacak kişinin gücünü artırmıştır. Birçok yazar ve tabii şair bu toplumsal dönüşüm süreçlerinde kendilerini bulmuşlar ve hayatımıza renk katmışlardır. Türkiye’de yaşanan olayların bütünü açısından baktığımızda bu durum üretkenliği artırıcı bir etki yapması gerekirken neden yeni bir kuşak ortaya çıkmıyor.

İki yanıtım var: birincisi, sanat, hayatın diğer disiplinleri gibi pat diye hemen davranmaz, davranamaz. Zamana ihtiyacı vardır. Belki de toplumsal alt üst oluş, henüz o zamanı içinde mayalandırmıyordur. Bilmiyoruz. İkincisi daha vahim olan değerlendirmemdir; yeni zaman insanı, onun sanatçısı, varlığını toplumsal bir varlığa dönüştürme büyüklüğünde çok uzaklara düşmüştür. Kaldı ki, sözünü ettiğiniz büyük dönemeçlerde, toplum bir bütün olarak yanıt vermemiştir; yine bir avuç insan kocaman bir tarihi yüklenmiş ve bugüne taşımıştır. Umut kesmemek gerek.

 

Yeni şairlere bir tavsiyeniz var mı? Neyin peşine düşerlerse şair olma olasılıkları artar.

Neşet’e bir gazeteci soruyor, “gençlere neler tavsiye edersiniz” diye. Büyük Abdal’ın yanıtı: Efendim, yüreklerine aşk ateşini koysunlar, o ateş onlara ne yapacaklarını söyler. Yoksa bu sazı tıngırdatır dururlar.” Başka bir şey eklemeye gerek var mı?

 

NOT: Yukarıdaki söyleşi SalakFilozof 2 Aylık Kültür Sanat Dergisi adına yapılmıştır ve derginin Yıl: 1 Sayı:2’de yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir