Cuma, Ekim 22, 2021

Müze Fabrikalar (Yüksel Taylan)

Çalıştığım atölyenin duvarında bir saat var. Bazen ona bakarken zamanın sallandığını ve yuvarlandığını düşünüyorum. Gemi dümenine veya bir makine dişlisine benzeyen kocaman bir şey… Eski de bir görüntüsü var, görenler antika zannedebilirler ama değil. Onu duvara Deniz’le birlikte eski fabrikalardan çevrilme müzeleri gezerken asmak gibi bir fikre kapıldım: Kocaman dişliler ve kayışlarla birbirine bağlı devasa silindirler. Kâğıt, plastik, kauçuk, poşet, sac, alüminyum, halı, non woven kumaş vb aklınıza ne gelirse her şey bu silindirlere sarılır ve rulo haline gelir. Şimdilerde bu işleri yapan fabrikaları müze yapmaya pek hevesli oldukları için onları dolaşabilme ve görebilme imkânı bulabiliyoruz. Çalışırken görmediğim için ki hayatım boyunca çalışan hiçbir fabrikadan içeri adım atmış değilim, nasıl çalıştıklarını bilmiyorum. Bilmek isterdim ama… Etrafında çalışan işçiler neler yapıyor, çevreyi kaplayan gürültü nasıl, sıcaklık kaç derece, su buharı nefes almayı zorlaştırıyor mu ve daha nice benzer soru. Bir de en önemlisi, büyük ya da küçük herhangi bir makinenin başında çalışan işçi yapılan işle ilgili mi yoksa bir an önce mesai bitsin gidelim derdinde mi? Ki bu soru yeryüzünde yaşayan hemen herkesin altın sorusudur aslında.

Bir müze fabrikanın içinde oluşturulan gürültüsüz alan da görmüştüm saatin benzerini. O müze fabrikada bizi dolaştıran rehber ki eskiden, yani fabrika çalışırken söz konusu fabrikada insan kaynakları biriminde çalışıyormuş, fabrika kapatılıp müze haline getirilirken işçiler çıkarıldığı için onu da rehber olarak tutmuşlar. Diğerleri gibi işsiz kalmadan hayatına devam edebilmiş -bir şekilde kendi hayat hikâyesini de araya sıkıştırdığı için ben de buraya ekledim- falan filan. İçinde bulunduğumuz alanın “gürültüsüz alan” olduğunu söylemişti. Söylediğine göre oraya dinlenmek için gelen işçi aynı zamanda çay ya da su içebiliyormuş. Ayrıca sehpanın üstünde buluna yayınlardan da faydalanabiliyormuş. Benzer şekilde bina içine kurulmuş gürültüsüz alanlardan çok fazla görmedim müze fabrikaları gezerken. Genellikle bu tür yerler yani çay içmek için değil, sigara içmek için kapalı alanların dışına yapılır. Kaldı ki o fabrikada o an bulunduğumuz yer de sigara içmek tabi ki yasaktı. Rehber fabrika çalışırken ya da şimdi müze haliyle de olsa orada sigara içmenin yasak olduğunu özellikle vurgulamıştı ve ardından “Bu yapılardan fabrika çevresinde birkaç tane daha var. Fabrika bahçesini gezerken onlardan birine uğrayacağız, orada hala sigara içmek serbest, belki gitmişken içimizden sigara içmek isteyenler olabilir” demişti.

Sigara içmek insana çok şey kaybettiriyor. Söz gelimi bu fabrikayı dolaşıyoruz. Makineler, dişliler, elektrik panoları, monitörler ve göstergeler arasında insanın tek düşündüğü şey sigara içmek oluyor. İlginç bir bağımlılık türü diyebilirim. Ben hayatım boyunca hiç sigara içmediğim için anlamlandıramıyorum. Deniz’le tanıştığımız zamanlarda O sigara içiyordu. Ona da ısrarla bıraktırdım bu illeti. Şimdi bana müteşekkir bu konuda ve ne zaman nereye gitsek, bir şekilde konu sigaraya geldiğinde mutlaka bana ne kadar müteşekkir olduğundan bahsediyor. Tabi bizim için durum bu ama müze fabrika olsun, diğer müzeler olsun, sanat galerisi olsun, eski saraylar olsun gezinirken içinde bulunduğumuz grupta uyuz gibi kaşınanlar ve an önce dışarı çıkmak isteyenler hemen belli oluyorlar. Ve hepsi de sigara içmeyi düşünürken geziyi kaçırıyorlar…

Gürültülü fabrikaların ortasında veya bahçesinde bulunan bu alanları gerçekten seviyorum. Beni bir şekilde dinginleştiriyor. Sanki oraya girdiğim andan itibaren hayatın bütün bir gürültüsü, kaosu bitiyor ve her şey sessizleşiyor. Ancak rehberler benzeri alanlarda kalmaya taraftar değiller. Bir an önce çıkmak için kelimeleri yuvarlıyorlar ve dışarı çıkıp başka bir noktaya doğru yürümeye devam ediyorlar. Herhangi bir fabrikada neyin bir silindir üstünde rulo olduğundan bağımsız olarak ve önemi de yok bu durumun, çalışmak akabinde de bütün o gürültünün ortasında oraya gelip dinlenmek isterdim. Muhtemelen terlemiş olurdum ve çay ya da kahve içmenin keyfine varırdım…

Bir defasında çok yaşlı bir işçiyle konuşma şansına erişmiştim. Anlattığına göre kâğıt fabrikalarından birinde çalışmış 38 yıl boyunca. Fabrika kapatılıp müze yapılınca o da emekli olmak zorunda kalmış. Yaşlanmış haline rağmen yine de müze fabrikanın girişine kadar geliyor ve orada bulunan bir bankta oturuyordu. Bana ilginç hikâyeler anlatmıştı. Bunlardan biri aslında çok sıradan olmasına rağmen bana ilginç gelmişti: Fabrikanın en alt katında su buharının oluşturduğu sis bulutunun içinde ve su pompalarının gürültüsüyle beraber çalışıyorlarmış. Büyük bir patlama duymuşlar. Sonrasında da bir koşuşturma ve şaşkınlık anı yaşamışlar. Tabi patlamayla birlikte ortaya çıkan sarsıntının etkisiyle su borularından biri patlamış. Etrafı sular kaplamaya başlamış. Anlattığına gör bu patlayan boru, önemli bir aksamı soğutmak için kullanılan suyu taşıyormuş. Tabi orada soğutma suyunun kesilmesiyle birlikte sıcaklık yükselmeye başlamış. Yeni patlama olması an meselesiymiş ama yine de oradan ayrılmamışlar ve boruyu tamir etmişler. Tabi ki kurallara göre aslında bulundukları yeri terk edip toplanma alanına gitmeleri gerekiyormuş ve bu yüzden başları sıkıntıya girmiş. Kendisiyle gurur duyarak anlatmıştı bu hikâyeyi. Ne zaman benzer bir şekilde yapılmış tesislere gitsem ya da Amerikan aksiyon sineması seyretsem aklımda hep bahsettiğim yaşlı amcanın anlattığı bu hikaye canlanıyor. O anlarda hemen bir zaman kayması yaşıyorum ve içimde fırtınalar kopar bir şekilde fabrika çalışırken yaşanan benzer bir olayın paydaşı oluyorum…

Bu tür eski fabrikaların müze yapılması fikri gerçekten verilen en doğru kararlardan biri diyebilirim. Taş ve sopalarla başlayan insanoğlunun macerasında alet yapma çabasının geldiği son noktalardan biri fabrikalar. Zaten otomasyon, robotlar ve 3D yazıcılar derken üretim işçisine olan ihtiyaç minimum seviyeye iniyor gittikçe…

Bu tür seyahatler de bazen kulaklığımla eski şarkılar dinlerim. İşte o zaman içimde yaşadığım pas duygusu doruğa çıkar. Paslı dişliler ve hüzünlü şarkıların birleşiminden ortaya çıkan eskimişlik ve değeri bilinmemişlik duygusu insana sınırsız bir güce sahipmiş duygusu veriyor. İçimde sürekli çoğalan bir yara varmış gibi hissediyorum ve onun acısını dindirmek için her şeyi yapabilirmişim gibi geliyor. İşte öyle günlerden birinde Deniz’e yaşadığımız evi eski bir fabrika gibi dekor etmek istediğimi söyledim. Tabi ki hemen karşı çıkmadı bana. Aksine nasıl olacağını sordu ve ben de hayal gücüme güvenerek anlatmaya başladım: duvarlarda saatler mesela çark veya dişli biçiminde olmalı. Hatta içlerinden biri gemi dümeni biçiminde bile olabilir, bakarken zamanın sallandığını ve yuvarlandığını düşünürüm. Kapılar paslı demir kapılara benzemeli. Antre, mutfak, banyo, balkonlar ve koridorların zemini epoksiyle kaplanmalı. Mutfak tezgâhı galvaniz kaplama, yemek masası da on santimlik tahtalardan yapılmış olmalı. Oturma odasındaki koltuklar ve çevre eşyalar fabrikaların sigara içme ya da dinlenme alanlarındaki gibi olabilir…

Sonradan anladığıma göre Deniz benim onunla dalga geçtiğimi düşünüyordu. Oysa dalga geçmediğim gibi gayette ciddiydim. En nihayetinde evi eski bir fabrika gibi dizayn edemediysem de çalıştığım atölyenin masalarını, kapılarını, raflarını, duvar süslerini, saatlerini, tablolarını ve aydınlatmasını sanki eski bir fabrikadaymış gibi dizayn ettim. Ve en doğrusu böyleydi.

Tabi bütün bu tasarımı yaparken ara sıra sohbet ettiğimden bahsettiğim yaşlı kâğıt fabrikası işçisinin anlattıklarından esinledim. İlginç anıları vardı: bir defasında geri dönüşüme gönderilen hurda kâğıtların arasında yeşil renkli keçi derisiyle ciltlenmiş bir defter bulmuş. Defterin içinde geçen yazılardan anladığına göre aslında sıradan bir günlükmüş. Ancak günlüğü özel kılan şey, onun genç bir çiftin çocuklarına yazdıkları notlar olmasıymış. Karı koca gün olur bize bir şey olursa düşüncesiyle çocuğumuz bu defteri büyüdüğü zaman alır ve bebeklik günlerini okur hevesiyle kalem almışlar her şeyi. İşte bugün yürüdün, seni parka götürdük çok eğlendin, bir gün beraber bisiklete binelim, ilk yaş günün çok güzel geçti resimleri aile albümünde, bugün şöyle yaramazlık yaptın gibi birbirinden farklı belki 100 belki 200 sayfa ayrıntı. Yaşlı işçi bütün sayfaları tek tek okumadığından bahsetti, buna gerek görmemiş. Neden diye sorgulamak istediğimde bana defteri kendisinin bulmasının Tanrı’nın bir güzelliği olduğunu söyledi. Anne ve baba söz konusu defteri yazarken kim bilir ne hayaller kurmuşlardı. Ne kadar mutlu olmuşlar, kendilerinden geleceğe kalacak küçük parça olmasının, bir evlat ve ona ait bir örüntü oluşturmanın mutluluğunu yaşamışlardı. Ama gelgelelim defter hamur olmak için yaşlı işçinin elleri arasında sıraya girmişti diğer bütün defterler, kitaplar, dergiler, ansiklopediler, faturalar, haritalar ve gazete kâğıtları arasında… Anne ve baba kim bilir nasıl bir içtenlikle defteri tavan arasında bulup mutlu olacak ve heyecanlanacak bir çocuk hayal etmişlerdi. Ama ortaya çıkan çocuk, defteri çürümeye yüz tutmuş bir sandığın içinde bulmuş, eski gazeteler, kitaplarla birlikte hurdaya vermişti, sandığı da belki yakacak olarak kullanmıştı. Tabi bunlar benim düşüncelerim. Deniz’e göre farklı bir deneyim vardı mutlaka ortada. Çünkü hiçbir çocuk bu derece vefasız, bu derece nefret dolu olmazdı. Üstelik bu çocuk bir de böyle güzel, düşünceli bir anne ve babadan meydana gelmişti çünkü. Olamaz mı demiştim ama beni dinlememişti, olabilirdi oysa neden olmasın, nasıl bir anne ve babadan yetiştiğinin pek bir önemi kalmıyor bir yerden sonra çünkü. Belki bina yıkılmıştı ve çocuk defteri kaybetmişti, belki yıkıntıların arasında bulurum umuduyla günlerce aramıştı ama bulamamıştı. Belki defterden haberi yoktu ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Bir sürü hikâye oluşturulabilir üzerine, gerçeği bilmedikten sonra… Aslında yaşlı işçiye defteri ne yaptığını sormak istemiyordum ama içimde belki o ana kavuşmak, belki o anı yeniden yaşamak dürtüsüyle, belki de sadece basit bir merak duygusuyla sordum. Yaşlı işçi sadece bu tür anıları biriktirdiğini, nesneleri asla biriktirmediğini söyledi. Ona göre Tanrı o nesnenin ve onunla bağıntılı hatıranın onun eline geçmesini sağladıysa, bunun için tek bir amacı olabilirdi, o da nesnelerin imha edilmesi, anıların ise biriktirilmesi… Çünkü demişti, “Ben Tanrı’nın bir hizmetkârıyım. Benim görevim korumak, kollamak ve değiştirmek değil şahit olmak. Ben de şahit oldum ve biriktirdim.” Onun böyle bir inancı vardı, ben de şartları zorlamak adına ya böyle değilse ya seni son anda bu tür tarihsel nesneleri yakalamak ve imha edilmesini engellemek için oraya yerleştirdiyse diye sormuştum. Hatta eklemiştim: Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

Benim dediğim gibi de olabilirdi, onun dediği gibi de. Ama o böyle bir inanca sahipti ve öyle davranmıştı. Çünkü söylediğine göre Tanrı nesneleri biriktirmiyor, her defasında yeniden yaratıyordu. Biriktirmek Tanrı’nın doğasına uygun bir eylem biçimi değil. Dolayısıyla var olduğunu görmek, bilmek ve mümkünse var olana dokunmak, hissetmek yeterliydi. Şahit olmaktan daha fazlasına gerek yoktu.

Ben hiçbir zaman öyle düşünmedim. Deniz’de benimle aynı fikirdeydi. Belki biraz duygusallık, hatırşinaslık gereği böyle düşünüyorduk ama yine de gerçek olan buydu. Hatta eğer yaşlı işçi söz konusu nesneleri saklamak gibi bir lütufta bulunsaydı, şimdi onları müzeye dönüştürülmüş bu kâğıt fabrikasında sergilemek imkânımız olurdu.

Çocuğuna notlar bırakan bu anne ve babanın hikâyesi beni derinden etkilemişti. Kalemi kâğıdı aldığım gibi her defasında yeni baştan, yeni baştan yığınla not yazdım ve en sonunda hepsini yok ettim. Gerçek bir anne ve baba gibi notlar alamıyordum. Bu da konu üzerine yazdığım hikâyenin sürekli kusurlu olmasına yol açıyordu. Bu konuda doğru bir hikâye yazacak gücüm ve kapasitem olmadığını düşünebiliyordum ama artık biliyordum da.

Hurda kâğıtların arasında insanlara ait anılar, fotoğraflar ve üzerine yazılmış yazılar hepsi birer birer hamur olmaya doğru yollanıyor. Böyle bir ortamda çalışan biri için çok ilginç olmuyor demek ki. Düşündükçe ve bir hikâye yazmaya çabaladıkça yaşlı işçiye daha fazla hak vermeye başladım. Çünkü bana başka bir konudan dolayı anlamak ve keşfetmek üzerine şöyle demişti: “İnsanlar yeni keşfettikleri şeyleri daha erken keşfetmeleri halinde onu daha iyi kullanacaklarına inanırlar. Haliyle bu güdüyle sürekli geçmişe öykünürler. Mesela ben 68 yaşıma geldim. Artık çalışmıyorum. Günlerimi kitap okuyarak, çiçek sulayarak ve gezinerek geçiriyorum. Ben de yeni öğrenmeye başladığım zamanlar kısa bir süre de olsa pişmanlık yaşadım. Eğer demiştim, bu bilgiye işe yeni başladığım zamanlar ulaşsaydım şimdiye kadar neler biriktirirdim neler. Kimi zamanlar mesai bitişine güdülenmiş olarak, bakıp bakıp ruhsuz, cansız ve heyecansız bir biçimde atıyordum. Şimdi ise böyle bir pişmanlığım yok. Çünkü ben işe yeni başladığım zaman televizyon hiç yoktu. Sokaktan neredeyse hiç araba geçmezdi. Evler eskiydi bacalarından gri ağır bir duman yükselirdi. Gece yatarken yağmur yağdığında pencereye çarpan, çatıya, balkona düşen damlaların sesini dinler, sokakta havlayan köpeklerin uğultusuyla yaşadığımızı hissederdik. Şimdi böyle mi? Evler yenilendi ne araba gürültüsü ne yağmurun şapırtısı ne köpeklerin uğultusu ne de soğuk içeri giriyor. Muntazam bir şekilde korunaklı… Televizyonu bırak artık her şey şu küçücük telefonun içinde. Herkes kıyısından köşesinden bir şekilde uyum sağlıyor olaylara. İyi ya da kötü! Şimdi ben bütün bu hengâmenin ortasında elimde yığınla sıradan bir kâğıt fabrikasında biriktirilmiş, sıradan insanların anılarıyla ortaya çıksam ne olacak? Şimdi o anılar, şu küçücük telefonlardan, uzaya, derinliğe ve boşluğa doğru salınıyor ve kendi kendine birikiyor hiç kaybolmamacasına zaten. Ama hiç birinin şahidi yok… Ben şahit oldum işte, bu kadarı yetmez mi? Bence fazla bile. Hatta belki bu yüzden Tanrı biriktirmiyordur, yeniden yaratıyordur. Yeniden yaşanması için…”

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz