Cuma, Ekim 22, 2021

Muzaffer Hanım’ın Minibüsü (Yüksel Taylan)

Ne zaman hayıflansam, sınavlardan yakınsam ya da başarılı olamayacağımı düşünsem “Kendine acımayı bırakırsan başarılı olursun” derdi Babaannem. Arkadaşlarımın babaanneleri gibi hayattan kopmuş, ölgün bakışlarla çevreyi süzen, kilo aldığı için hareket etmekte zorlanan ve hastane kuyruklarında çile çeken bir kadın değildi. Aksine yaşına göre zayıf ve iyi bir bedeni vardı. Gayet hareketliydi. Beyaz saçlarına yer yer mor-mavi renklerde boya yapacak kadar hayat doluydu. Ben onu hep renkli kıyafetler içinde gördüm. Bütün bu iyi, sağlıklı ve mutlu hayatına rağmen birdenbire hastalandı ve kısa sürede hayatını kaybetti. Ne onun tekerlekli sandalyeye mahkûm olduğu günlere ne de kaybettiğime hala inanasım gelmiyor…

Öğretmen emeklisiydi, kendini hiç durmamış geliştirmişti. Felsefe yazıları okumayı çok severdi. Özellikle ilkçağ felsefesine düşkündü. Çok fazla tekrarlamazdı ama “Dünyaya bir kez daha gelsem felsefe öğretmeni olurdum, hatta ilkçağ felsefesi üzerine çalışırdım” derdi. Tabi bunları bir pişmanlık edasıyla söylemezdi. 3 katlı bir apartmanın birinci katında oturuyordu. Yanına ne zaman gitsem caddeye bakan balkonda ya kitap okurken, ya bir şeyler yazarken ya da çiçekleriyle uğraşırken bulurdum. Çok güzel çiçekleri vardı. Sıklıkla ona saksı, toprak, gübre, raf malzemeleri ve bahçe aletleri getirirdim.

Kimi zamanlar balkonda birlikte otururken gökyüzüne bakar ve şiir gibi konuşurdu. Onu ilginç yapan da zaten bu fevri yönüydü: “O kadar çok kitap okudum, birbirinden farklı araştırma kitapları, romanlar, hikâyeler ve tarihsel eserler. Şu şehrin grisinden bahseden bir yazar görmedim. İstanbul’un bütün mevsimleri kitapların farklı yerlerinde küçük kesitler halinde yer alıyor mutlaka. Güneşin Trakya tarafından doğru batışı, boğazın karanlık suları, vapur düdükleri, Haliç tersaneleri, Galata köprüsünün balıkçıları, Selamsız’ın darbukacıları ve kalabalıklar… Saymakla bitmez. Birbiri ardına dizilen harflerin arasında yerini alıyorlar mutlaka. Ama hiçbirinde şu işçi kentinin yılın büyün bir bölümüne yayılan griliği yok. İşçi kentinden hiç yazar çıkmadığı için diyeceğim de kuzum, bütün yazarlar İstanbul’dan mı çıkıyor? Bak güneş nasıl batıyor, nasıl turuncu, kırmızı renkler, hatta mavilikler dağılmış gri bulutların arasına görüyor musun?”

Görüyordum tabi ki. Babaannem haklı mıydı bilemem ama gerçekten de işçi kentinin griliği yılın bütün bir bölümüne yayılırdı. Güneş ışınlarının insan etine yapıştığı, bunalttığı ve terden vıcık vıcık yaptığı bir gecenin sabahında serin, kuru ve gri bir gökyüzüne uyanabilirdi insan. Hatta sıcak ve yapış yapış bir günün ardından gri bulutlar ve arasına sızmış renklerle -turuncu, kırmızı, lacivert, siyah, mavi, sarı- bezenmiş bir gökyüzü görülebilir ve rüzgârla şehrin her tarafına taşınan maya kokusu duyulabilirdi. Babaanneme göre insanları bu güzellikleri görmediği için yargılamamalıydık ama bir şehrin farklılıklarına dikkat çekmek, onları ulusun ve dünyanın diğer insanlarına duyurmak yazarların, sanatçıların görevi olmalıydı. Bu yüzden onun bu tavrının fevri olduğunu düşünüyordum ya.

Birkaç sefer bu konuda Orhan Pamuk’a mektup yazmıştı. Hatta Pamuk’un her yeni yayımlanan romanını büyük bir heyecanla alıp okur, sonrasında “Yine bahsetmemiş” diye hayıflanırdı. Orhan Pamuk’tan Celal Salik’in unutulmuş ve sonradan bulunan bir yazısında İşçi Kentinin Griliği’nden bahsetmesini istiyordu. Galip söz konusu yazıyı bulduktan sonra Haydarpaşa’dan trene binecek ve İzmit gar binasında inecekti. Oradan şehrin doğusuna doğru yürüyecek, iç içe geçmiş binaların pencerelerinden, devasa çınar ağaçlarının yaprakları arasından sızan güneş ışığında günbatımına tanık olacak ve insanların yüzlerini inceleyecekti. Galip gökyüzünü kaplayan derinliği seyrederken şehrin içinden geçen tren bütün dikkatini dağıtacak ve koşturarak tren garına geri döndükten sonra binebileceği ilk trenle Haydarpaşa’ya geri gidecekti.

Babaannemin daha başka şeylerden de söz konusu mektuplarda bahsettiğini biliyorum. Kimi zamanlarda da aynı konu üzerinden bana söylenirdi: “Hiç kimse yazmadı ama bari sen güzel bir romanın içine kondurursun.”

Onu dinlemekten, onunla sohbet etmekten hiçbir zaman sıkılmazdım. Onun hikâyesine tanık olmak ve onunla zamanı paylaşmak benim için gerçek bir hazineydi. Yine de onu grilikler üzerine konuşurken, istemeden gerçekçi bakış açısıyla gücendirirdim: “İşçi kentinin işçi kültürü olmadığı için kimsenin dikkatini çekmiyor Babaanne. İşçi kültürünün var olduğunu söylediğin yılları, o eski zamanları karıştırırsak mutlaka üzerine yazılmış birkaç satır buluruz eminim. Sen görememişsindir. Bugün için ise gerçekten de üzerine yazacak kadar güçlü bir işçi kültürü yok. Bak emek heykeli Ankara’da. Ankara işçi kenti değil, memur kenti. Ankara yerine burada, işçi kentinde şehrin tam girişinde kocaman bir işçi heykelinin olması gerekmez mi? İşçi gazeteleri, işçi meydanları, işçi lokalleri olması gerekmez mi? Neredeler? Onlar olmadığı için bizler de gri gökyüzünü, gri yolları, gri binaları, çekiç seslerini, liman vinçlerini, dok işçilerini, işçileri taşıyan servisleri başka ülkelerde geçen hikâyelerde okuyoruz.”

Böyle konuştuğum günün haftası dedemin mezarına gittiğimizde hemen beni şikâyet etmişti dedeme: “Senin bu torunun var ya Salih Bey. Hani ilk göz ağrın, kızım kızım diye sevdiğin çekik gözlü. İnanmayacaksın ama benimle dalga geçiyor. Senin mezarına vuran gün ışığından, yaprakların arasından sızan yağmur damlalarından bahsetmemi istemiyor…” Kaderin garip bir cilvesi ama Babaannem bunları anlatırken dedemin mezar taşına uzunlamasına sarı bir gün ışığı vuruyordu. Dedemin mezarına nur yağmış gibiydi. Sonrasında onları her zamanki gibi baş başa bıraktım.

Bu sahne aslında 2-3 ayda bir tekrarlanırdı. Onu buraya getirirdim. Benden şikayet etmesi bittikten sonra yanlarından uzaklaşırdım. Babaannem cebinden bir kâğıt parçası çıkarır, bir süre hiç duraksamadan orada yazılanları okur. Arkasından kâğıdı un ufak parçalara böler ve uçuştururdu.

Babaannem son aylarında Orhan Pamuk’tan işçi kentinin neresi olduğunu bilmediğini, dolayısıyla herhangi bir hikâyesinde oradan bahsetmek istemediğini içeren bir mektup almıştı. Mektupta yazanlara göre gri gökyüzü ve farklı noktalarından sızan renkli ışık huzmeleri güzel bir görüntüyü ifade ediyordu ancak bunlar işçi kentine özel şeyler değildi. Her yerde rast gelinebilirdi ve onları yazmak istemiyordu. Böyle bir görevi olduğuna da inanmıyordu.

Babaannem bu cevabı aldığında hafızasını yarı yarıya yitirmişti. Aniden gelen damar tıkanıklığının sonucunda günlerini tekerlekli sandalyeyle geçiriyordu. Çiçekleriyle, eviyle ve gündelik işleriyle sürekli ilgilenmek zorunda kalmıştım. Bir gün ansızın mezarlığa gitmek ve dedeme mektuptan bahsetmek istedi. Zorlukla da olsa onu götürdüm ve ikisini baş başa bıraktım. O gün gerek mektup hakkında gerek işçi kenti üzerine ne konuştular bilmiyorum ama yaklaşık iki ay sonra babaannemi de dedemin yanına ebedi olarak götürdüm.

Babaannemin dedeme yazdığı mektuplardan son üç tanesini masasının üzerinde kitapların arasında buldum. Günlük siyasetten, gazete haberlerinden, futbol maçlarından, çeşitli televizyon programlarından, bizim yani torunlarının hayatlarından ve çiçeklerden bahseden kısa kısa notlardı bunlar. Babaannemin şiirlerden, şiirsel metinlerden, felsefi sohbetlerden ve antik dünyaya ait yeni keşiflerden bahsettiğini zannederdim hep. O gün büyük bir şok geçirmiştim. İnanılmazdı ama öyleydi. Hatta mektuplardan birinde Ahırkapı hıdrellez şenliklerinden ve Çingenelerin yaşam biçimlerini her şeye rağmen koruduğundan bahsetmişti. Öyle ki bazı yazarların Ahırkapı şenliklerinden dahi bahsettiğini ama işçi kentinin griliklerinden bahsetmediğini eklemişti satır aralarına.

Babaannemin evini toparlamak içimden gelmiyordu ama miras paylaşımı sonucu bu işi hızlıca yapmak zorunda kaldım. Söz konusu bina yıkılacak ve yerine yenisi yapılacaktı. Çiçeklerin hepsini, kitaplarının çoğunu ve yazılarını kendi evime götürdüm. Babaannemi kaybettikten sonraki yıl çiçeklerin topraklarını değiştirirken saksılardan birinin içinden poşet içinde bir otomobil anahtarı çıktı. Aile de hiç kimse ne olduğuna dair fikir sahibi değildi. Eski bir arabaya ait olduğunu anlamıştım ama emin olabilmek adına soruşturdum. Bu işlerle uğraşan meslek erbaplarına göre anahtar eski yuvarlak farlı vos vos minibüslerden birine aitti. Minibüsü nerede bulabileceğimize dair hiçbir fikrimiz yoktu. Diğer çiçeklerin diplerinden de benzer hiçbir şey çıkmadı. Bütün yazdığı yazıları, kitaplarının sayfalarını, günlüklerini, kimi yazarlara yazdığı ama göndermediği mektupları karıştırdım ama herhangi bir şekilde anahtardan ya da arabadan bahsedilmiyordu. O günlerde anahtarı çekmeceye bıraktım elbet bir yerlerden çıkar ümidiyle bir daha da elime almadım.

Dün akşam işçi kentini şiddetli bir yağmur esir aldı. Eve gitmek için tramvaya doğru yürüyordum. Yağmur birden bire bütün şiddetiyle başladı ve ben de yolumun üstünde bir mağazaya sığındım. Bütün insanlar mağaza içlerine doğru çekilmiş daha fazla yağmur yağmaması temennisiyle bekleşiyordu. Mağazaların, dükkânların çalışanları ise zemin katlara daha fazla su girmesini engellemek için çuvallar, naylon poşetler, plastik parçaları, taş, kum vb malzemelerle setler yapmaya çalışıyorlardı. Çoğu ayakkabılarını çıkarmış hatta erkekler pantolonlarını dizlerine kadar sıyırmış suyun içinde sağa sola koşturuyorlardı. Öyle bir insan kalabalığının içinde birdenbire “Cemile hanım, Cemile hanım” diye birinin seslendiğini duydum. Babaannemin oturduğu binanın temizlik işlerini yapan Osman Efendi’ydi seslenen. Osman Efendi, lafa direk girdi ve “Kusura bakmayın rahatsız ettim ama Muzaffer hanımın minibüsü olduğu yerde duruyor, almamışsınız. Kaç sene oldu kaybedeli,” dedi.

Öyle ya 3 sene olmuştu babaannemi kaybedeli ve arada geçen süre zarfında minibüsü Osman Efendiye sormak aklımın ucundan dahi geçmemişti. Anahtarını bulduğumu ama yerini bilmediğimi söyledim. Osman Efendiden aldığım cevap beni şoka sokmuştu. “Deniz kenarında belediyenin otoparkında, sarı minibüs.” Her gün önünden geçiyordum diyebilirim, hatta bir seferinde çok yakınında çimenlerin üzerine oturmuş ve termosla getirdiğim çayı içerken minibüsle ilgili hayaller kurmuştum… Üstelik plakası da MS’ydi. Muzaffer ve Salih…

Dün gece eve nasıl gittim, ne yedim ne içtim bilmiyorum desem yeridir. İçimi kaplayan heyecan dalgası bütün benliğimi alıp götürmüştü. Sabah gün ışır ışımaz çekmeceden anahtarı aldım ve kendimi yağmurdan arınmış sokaklara attım. Tramvaya bindim, deniz kenarına doğru köprüden geçtim. Bütün bir heyecanımla ara sıra benim de seyrettiğim sarı minibüse yanaştım.

Şimdi şoför koltuğunda oturuyorum. Minibüsün esrarıyla ilgili her şeyi yan taraftaki yolcu koltuğunun üzerine bırakılmış zarfın içindeki mektupta buldum. Ardından kaleme sarıldım ve az önce okuduğunuz hikâyeyi yazdım. Şimdi büyük bir heyecanla bindiğim minibüsün içine sinmiş hikâyeyi, yaşadığım coşkunluğu anlatacak kelimeleri arıyorum. Tabi ki aklıma gelenler, duygularımı anlatmaya hiçbir şekilde yetmiyor… Babaannemden kalan mektup beni her şeyden fazla sarstı ister istemez…

“Seninle iyi bir seyahat arabası yapmanın hayalini hep kurmuştuk. Bugüne kadar sana yazmadım ama yazmak zorunda olduğumu hissediyorum. Ne var ki hafızam bana oyunlar oynadığı için her şeyi hatırlayamayabilirim. Ya da gerçeklerden çok uzağa düşebilir anlatacaklarım. Bunları hissediyorum. 6-7 sene önce, ben hep hayalini kurduğumuz seyahat arabasını satın aldım. Sarı bir minibüs… İçini de hep hayal ettiğimiz gibi yaptırdım. Yatak koydurdum mesela, dolapları var. Müzik sistemini, iç dizaynını hiçbir eksik bırakmadan yaptırdım. Hatta o çok istediğimiz sarı ışık veren gaz lambasından da tavanına astırdım. Arka tarafına doğru mavinin farklı tonlarında ellerle baskı ve parmaklarla barış işaretleri yaptırdım. Arka camına da Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut şiirini yazdırdım. Hiçbir eksiği kalmadı anlayacağın. İnsan yıllarca hayalini kurduğu bir şeye sahip olunca ne kadar mutlu olur değil mi? Bunları hemen seni kaybettikten sonra yaptım hep.

Sonra minibüsü, bir kış akşamı elimden tutup “Gel seni bu gri işçi kentinin beni en mutlu eden yerine götüreyim” deyip getirdiğin deniz kenarındaki o parka getirdim. Bir daha da yanına hiç gitmedim. Zaman zaman Osman Efendi gidip bakıyor. Bir sene oldu, anahtarlarını nereye koydum bilmiyorum…

Şimdi bunları duyunca ‘Keşke o seyahate çıksaydın, çok üzüldüm şimdi bak,’ dediğini duyar gibi oluyorum. Kulaklarımda çınlıyor. Ama sadece bizim hayalimiz değildi ki bu. Herkesin hayaliydi. Sokağa çıkıp kime sorsak benzer şeyler isteyecektir mutlaka. O yüzden minibüsü parka çektirip bıraktığımdan beri yaramazlık yapmış bir çocuk misali gülüyorum. İnsanların arasında dolaşırken, alışveriş yaparken, bir bankta dinlenirken ve daha başka şeyler yaparken. Gülümsemek sanki senden bana miras kalmış gibi. Kimi zaman da delicesine gülüyorum, bir kahkaha kopuyor benden insanlığa doğru. Sonra birden kendime geliyorum, kendimi fark eder etmez doğruluyorum. İnsanların bakışları, sanki bir suç işlemişim gibi üzerime toplanıyor. Suçum ne peki? Uluorta gülmek mi yoksa bir minibüsü öylece başıboş bırakıp gitmek mi?

Bu soruların cevaplarını insanlığa vermek için uzun uzun yazılar yazıyorum. Bunlar sana geldiğim zaman okuduğum şeyler değil. Seni yormamak için onları sana getirmiyorum. Yaşarken yeteri kadar yorulduğuna inanıyorum çünkü. O kadar yorulmasaydın belki hayatta olurdun. Magazin haberleri, futbol maçları, yarışma programları ve buna benzer şeylerin seni dinlendireceğini düşündüğüm için sana hep onları anlatıyorum. Yazılarıma gelince. Onları imzasız ve isimsiz olarak şehrin farklı yerlerine bırakıyorum. Tarihi mahallenin merdivenlerine, eski evlerin bahçelerine, çınar ağaçlarının diplerine, deniz kenarındaki banklara ve daha başka nice yerlere. Birileri ‘bakar mısınız bu kâğıt sizden düştü’ demesin diye gizlice bırakıyorum. Yazdıklarımın insanlığa verdiğim cevaplar olduğunu söyledim ama inan bana tek başına bu sayfaların hiç biri bir şey ifade etmiyor. Kimse o sayfaları bir araya getirmeye uğraşmayacağına göre ve onları nasıl bir araya getireceğini bilmediğine göre, hiçbir zaman bir araya gelip bir cevap olma özelliği taşımayacaklar demektir. Bu çok acı verici bir şey değil mi? Aynı insanlar gibi.

80’li yılların o soğuk darbe ikliminde çocukları yeteri kadar büyüttüğümüz için fırsat bulmuştuk da ara sıra kaçamaklar yapmıştık. O zamanlarda da çok isterdik bir karavana atlayıp şehir şehir dolaşmayı bu ülkeyi. Sonra başka ülkeleri… Nedense ayağımıza takılan bir pranga bizi bırakmadı ve öylece bugünlere geldik. Yanlış anlama sakın, bir pişmanlık içinde olduğumdan değil bu geçmişe doğru öykünmelerim. Sadece güzel olduğuna inandığım için hatırlıyorum onları. Ne kadar doğru ne kadar yanlış hatırlıyorum emin bile değilim. Birlikte kurduğumuz için bu hayalleri, sanki onları birlikte yaşamışız gibi davranmak daha da mutlu ediyordu beni. İşte o yüzden minibüsü oraya park ettikten sonra hep seninle birlikte bir yerlere gittiğimizin hayallerini kurdum. Seyahat dergileri, kitapları aldım. Nerelere gitmek istediysek oraları hep işaretledim. Sokaklarının, pansiyonlarının, restoranlarının ve antik kentlerinin fotoğraflarına uzun uzun baktım. Sonra oraları birlikte geziyormuş gibi hayaller kurdum. O hayalleri zaman zaman kâğıda döktüm. Yazdıklarımı da şehrin bir yerlerine çekilip oradan rüzgâra bıraktım. Çoğunlukla 80’li yılların soğuk kış akşamlarından birinde akşamüzeri evden çıkıyorduk. Şehir her zamanki gibi gri ve kasvetli oluyordu. Biz yola düştükten bir süre sonra yağmur yağmaya başlıyordu. Sonra sen silecekleri çalıştırıyordun. Ardından minibüsün radyosundan caz müziğin o görkemli tınıları yükseliyordu. İlgiyle dinliyorduk. Bazen spiker, biraz sonra çalacağı şarkının hikâyesini anlatıyor, şarkıcının hakkında bir şeyler söylüyor ve yine müziği dinlemeye başlıyorduk…”

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz