Cuma, Ekim 22, 2021

Kediler (Fikret Kemal Tekin)

“Adı gibi, kendisi de cins bu kadının. Pissstt pist be! Kovaladıkça insanın tepesine çıkıyorlar, ne gitten anlıyorlar, ne gelden, körolasıcalar! Kedi düşmanı yaptı beni bu Mefkûre karısı, ne kadar kedi varsa doldurmuş buraya ayol! Sivrisinekler yetmiyormuş gibi, bir de kediler… Kapının tıkırtısını duysalar atlıyorlar içeriye… Defolun, defolun pist, pist…”

Evde, fazlalık eşya gibi, getirip attı Ayşe Hanım’ı, oğlu, bitişikteki Hasan Bey’e komşu yaptı.  Bahçeyi, mutfak kapısının önünü, balkonu mesken edinen kediler kadıncağızı canından bezdirdi.

Bahçeye rastgele kediler için bırakılan plastik tabaklardaki yemek artıklarının üzerine üşüşen sinekler, böcekler, akşam olunca floresan lambanın etrafını sarıyor. Ayşe Hanım, elinde sineklik, onların peşinde…

Egzamaları azdı. Sinirleri hopladı, bir yandan kedilerin yüzsüzlüğü, diğer yandan sineklerin vızıltısı…

Kapıyı, pencereyi açık bulan kediler içeri giriyor. Kanepelerden, sandalyelerden, minderlerden kedi kılı, kedi tüyü temizlemekten bıkıyor, söylene, söylene kedi kovalıyordu Ayşe Hanım.

Mefkûre Kadı’nın umurunda değil, kışın bırakıp gidiyor bahçeyi. Dört ay burada, sekiz ay Ankara’da… Bahçedeki kuru yaprak pisliği, çer- çöpü temizlemek, çiçekleri sulamak, ortalığı temizlemek Ayşe Hanım’a kalıyordu.

Kömürlüklerin önü, mandalina ağaçlarının dibi,  plastik kedi barınaklarıyla dolu. Durmadan söyleniyor, “hayvan sevgisinin bu kadarı da… Kedi ile kafayı bozmuş da… İnsandan esirgediği sevgiyi kedilere gösteriyor da… Sevgiyi aşmış bir hastalık haline dönüşmüş de…”

Ayşe Hanım, ı kapısının önünde elinde sopayla kedi kovaladığını gören, onun bir kedi düşmanı olduğunu sanırdı.

Komşularına da söylenip duruyordu yemek artıklarını az öteye koymadıkları için. Bir kedi çağırılsa anında mahallenin tüm kedileri koşup geliyordu. Yüzsüzlerdi, doymak bilmiyorlardı. Birisini kovalasa diğeri koşup geliyordu. Durmadan Mefkûre Hanıma söyleniyordu.

Oğlu arada bir anasını yoklamaya geldiğinde ona ileniyordu; Üst katı tutmadığı için.”Üst kata çıkamayacak kadar yaşlı mıyım”, diye. Üç kuruştan kaçtı sanki bilmiyorum ben diyordu.

Balkondaki masaya bir şey koyamıyordu. Ağız tadı ile balkonda bir kahvaltı bile yapamıyordu. İçeri bir şey almaya girdiğinde, üç- beş kedi zıplayıp masaya çıkıyordu. Elinde sopasıyla aksaya aksaya kedi kovalamaktan bezmişti. Bir gün, yine kedi kovalarken, merdivenlerde sol ayak bileğini burkmuştu.

Ev sahibinin bu abartılı kedi seviciliğine tahammül edemiyordu. Kediler bahçeyi mesken tutmasın diye, bahçede ne kadar kediler için konmuş plastik tabak varsa, tutup hepsini atmış, kömürlük önlerindeki plastik kedi kaplarını kömürlüklere yerleştirip,  kediler içeriye girmesin diye, kilidi tutmayan kapıların önüne birer tuğla koymuştu.

Mefkûre Hanım yazın gelince bulup çıkarıyordu kedi barınaklarını. Kadın laftan anlamıyordu. Ayşe Hanım oğluna yalvarıyordu,  “bana başka ev bul” diye.

Bitişik komşusu Hasan Bey bekâr  adamdı. Evde durduğu yoktu, onun kedilerle bir sorunu da yoktu. Sabah çıkıyor, akşam dönüyordu. Arada bir bahçedeki ağaçları ve çiçekleri suluyordu. Ayşe Hanım görmeden kedilere tavuk ya da balık yaparsa veriyordu.

Ayşe Hanım oğlunun geçiştirmesini torunu Melisa’ya şikâyet ediyordu. Kız onun tonton yanaklarını okşayıp o da  geçiştirince: “Babasının kızı değil mi ne olacak” diyerek kızıyordu.

Kendi kendine söyleniyordu yine Ayşe Hanım…  “Getirdi attı beni buraya”, diye. Kediler olmasa ev güzel bir yerdeydi. Kasabanın en iyi yeri bile denebilirdi. Denize,  çarşıya yakın. Önünden dolmuş bile geçiyordu. Ama bu kediler onu canından bezdiriyordu. Kediler yüzünden, ne denizi ne çarşıyı görecek hali yoktu.

Yaşının ileri olmasına rağmen, giyimine, kuşamına önem verirdi. Kelimeleri yuvarlamadan, kibar bir dil ile Türkçeyi güzel konuşurdu. Parmaklarında çeşit çeşit yüzük. Boynunda boncuklu kolye. Kulaklarında asma küpeler. Burada eve kapanıp kaldığına, ne hallere düştüğüne sitem eder, oğluna söylenirdi.

Yine elinde ince sopası ile bir yandan kedileri kovalarken, diğer yandan balkondaki masaya mutfaktan tabak, çatal ve kahvaltılık taşıyordu. Kediler öyle alışmışlar ki balkon kapısının sesine, kapı açılır açılmaz balkonun önünde bitivermişlerdi. Ayşe Hanım,” mmmm” diyerek elindeki ince sopasını sallasa da, kedilerin ona aldırdığı yoktu. Hatta bu” mmm” sesini bir çağrı olarak algılayıp balkon merdivenlerine kadar miyavlayarak tırmanmışlardı. Ayşe Hanım öylece kaldı yerinde, ne içeriye gidebiliyor, ne de arkasını masaya dönebiliyordu. İçeri gitse, kediler zıplayıp masaya çıkacaklardı. Sırtına attığı yeleğini çıkardı, sandalyeye bıraktı. Elindeki sopasıyla bir iki kez kedileri balkon demirlerine vurarak kovaladı. Acele ile mutfağa koştu. Bir tabak yeşillikle  geldi. Elindeki tabağı masaya bıraktı. Kedilerden birisi sandalyeye çoktan çıkmıştı bile”.Pisssst”, diye kovaladı onu ama kedi umursamıyordu bile. O pisttt dedikçe, hayvan kuyruğunu sallıyordu. Ayşe Hanım sinir oluyordu bu işe, kendi kendine konuşması sesli azar şekline dönüşüyordu. Ne içeri girebiliyor, ne masaya arkasını dönebiliyordu yine. Öylece, balkonda kala- kaldı. Ne yapacağını şaşırdı. kedilere söylenmeye başladı.

Yan taraftaki, bitişik komşusu Emel Hanım, onun bu halini görmüş, içten içe gülüyordu ona. Dayanamadı kadıncağızın kedi savaşına, bahçe demirinden atladı geldi balkonun önüne, kedileri kovaladı.

“Aman yetti artık bunlar, ne bu böyle! ordu gibi mahallenin bütün kedileri doluştu buraya. Bu kadarı da fazla artık, kedi düşmanı oldum ayol.”

Emel Hanım, katıla katıla gülmemek için kendini zor tutuyordu. Ayşe Hanım, elinde bir ince sopa ile  kedilere karşı direniyordu.

“Biz alıştık Ayşe Hanım, sen de alışırsın merak etme” dedi.

“Olmaz ki ayol bu kadar da, pist dedikçe insanın tepesine çıkıyorlar. Sanki tövbe estağfurullah, bunların burada bir yatırları var. Mesken tuttular burayı.”

Gülüyordu Emel Hanım.

“Bizim hayırsıza söylüyorum, bana başka bir ev bul diye, oralı olmuyor, bıktım ayol bıktım, şöyle balkonumda ağız tadı ile bir kahvemi bile içemiyorum. Her taraf kedi kılı…”Bir an durdu, komşusu Emel hanımın bahçesine bakındı.

“Bunlar, hiç sizin oraya geçmiyorlar, bütün gün buradalar, neden acaba? Diye, sordu.

“Yok, geliyorlar, biz alıştık artık, aileden birileri oldular. Kahvaltımızı, akşam yemeğimizi birlikte yiyoruz, sen de alışırsın Ayşe Hanım. Bir süre sonra bıkar atarsın sopayı elinden.”

“Aman” dedi, ofladı mutfağa geçti Ayşe Hanım.

Emel Hanım, bahçe demirlerine sarmış kudret narına bakıyordu. Her bahçede birkaç kudret narı vardı. O doktor, televizyondaki sağlık programına çıkıp, kudret narının marifetlerini anlatmasaydı, kimsenin bu bitkinin varlığından bile haberi olmayacaktı. Yaşlanan insanlar kendilerini gençleştirmek, güzelleştirmek, zinde tutmak, sağlıklı olmak için ne kadar yararlı olduğu söylenen bitki varsa, ya bahçesine ekiyor, ya da evinde bulunduruyordu. Kudret narı burada gözde bir bitkiydi. Çekirdeği çıkarılıp hazine gibi özenle saklanırdı.

“Suat’la kız gelecek yoksa balkonda kedilerin arasında kahvaltı etmek benim neyime” dedi, Emel Hanım’a dönerek.

“Mmm, mis gibi hava, insanın içeri giresi gelmiyor. Bu havada dışarıda kahvaltı çok lezzetli olur. İnsan ne yediğini biliyor ayol. Köylüler taze taze getiriyor pazara. Mis gibi. İzmir’e hiç gidesim gelmiyor bu yüzden.”

Şehirlerin dumanından, isinden, pasından, apartmana tıkılıp kalmanın verdiği iç sıkıntılardan konuşurlarken, Suat otomobilini bahçe duvarının önüne park etti. Oğlu ile torunu ellerinde ekmek, sebze ve meyve poşetleri ile bahçeye geçtiler.

“Günaydın” dedi, Suat Bey gülümseyerek. Kız koştu babaannesine sarıldı. Yanaklarını öptü şapırdatarak.

“Günaydın Suat Bey” dedi, Emel Hanım.

Suat Bey masayı görünce coştu.

“Oooo, masa da tam masa olmuş hani.”

Ayşe Hanım:

“Oldu tabi olmasına da, sabah sabah neler çektiğimi bilsen” dedi, aksayarak.

“İlaçlarını almayı mı unuttun yine sen, yoksa beni görünce mi topallamaya başlıyorsun?” dedi gülerek Suat Bey.

Emel hanım güldü.

Kedilerle cebelleşiyordu dedi, tebessümle

“Sen dalga geç ananla, mahsus topallıyorum değil mi?” diye, söylendi Ayşe hanım.

“Ah anacım ya, bırak şu hayvanları, bak etrafına bir, senden başka kedilerle uğraşan var mı?”

Ayşe Hanım, söylenerek içeri girdi. Torunu Melisa, masaya mutfaktan peynir, zeytin, yumurta, kekikli zeytinyağı tabaklarını taşıyordu.

“Buyurun birlikte yapalım kahvaltıyı” dedi,” Emel Hanım’a elindeki poşetleri bir sandalyeye koyarken Suat bey.

Kahvaltı yaptıklarını söyleyerek geldiği yere yöneldi, demiri atlayıp bahçesine geçti Emel Hanım.

Suat Bey masaya otururken ellerini ovuşturdu.

“Anaların gülü”  dedi, coşkuyla geçip masaya iyice yanaştı.

“Dök kızım dök, offf ne iştah açıcı bir masa böyle bu” dedi, anasının gönlünü almak için.

Melisa alındı babasına.

“Aşkolsun baba ya, ben sana böyle kahvaltı hazırlamıyor muyum sanki.”dedi.

“Bırak şu zevzeği dedi, Ayşe Hanım torununa. Melisa, babasına bakıp güldü.

“Güya kabahatini örtecek,”dedi babaannesi.

Suat Bey, iştahla bir taraftan çıtır çıtır taptaze biberlerden yiyor, bir taraftan kekikli zeytinyağına ekmeğini banıyordu. Avurtları dolu doluydu. Konuşamadığından mimikleriyle anasına beden dili ile yanıt veriyordu.

Ayşe Hanım omuz silkip burun kıvırdı oğluna.

Oğlu lokmasını yudumladıktan sonra:

“Pire için yorgan mı yakacaksın ana, bırakılıp gidilir mi bu mahalle, şu güzelliğe bak. Şu yeşilliğe bak. Aha deniz, bir adım ileride. Komşularına da alışıyorsun yavaş yavaş, gidip apartman dairelerinde dört duvar arasına hapsedeceksin kendini. Millet böyle yer için can atıyor, sen mızmızlanıyorsun”.

Melisa’nın telefonu çaldı. Masadan kalktı konuşurken bahçeye indi, güllerin arasından kapıya yöneldi. Babaannesi arkasından bakıyordu.

“Şimdi çan çan iki saat konuşur, kahvaltı da yapmaz artık bu kız” dedi.

Suat Bey’e bakarak. Suat Bey, bir şey söylemedi. Önündeki kahvaltıyla meşguldü. Neyse ki fazla uzatmadı Melisa, kahvaltıya kaldığı yerden devam ederken başını kaldırmadan: “Annem bu ay para yollayamayacakmış, baban yatırsın yurdun parasını” dedi.

Suat Bey ellerini iki yana açtı mimikleri ile tepki verdi.”Ne diyor, ne parası?” diye sordu Ayşe hanım torununa.

“Hiç babaanne” dedi. Melisa. Ayşe Hanım kızdı bu hiç lafına.”Ne demek hiç? Duydum işte! Yurdun parasını mı yatıramadınız?” Diye, sordu sesini yükselterek Suat Bey’e.

“Annesi yatırıyordu, bu ay yatıramayacakmış,” dedi Suat Bey.

“İyi bok yediniz ayrılmakla!” dedi, Ayşe hanım oğluna. Melisa, altındaki plastik sandalyesini, ayağıyla tabandan kuvvet alarak geri sürdü, masadan kalktı.

Ayşe Hanım, kedilere istemese de alıştı bir süre sonra. Komşularıyla balkonda kahveler içti.

Oğlu Suat ile torunu denizin tadını çıkardılar iyice. Pazardan, köylü kadınlarından alışveriş yaptılar hep.

Suat Bey de, anasına gelip gittikçe, çevrede oturanlarla tanıştı. Okey oynandı. Maçlar izlendi. Mangal yakıldı, rakılar içildi, sohbetler koyulaştı…

Bir gün, yan komşularıyla bahçede oturup rakı içerlerken, rakının vermiş olduğu rahatlamayla, Emel Hanım katıla katıla gülerek, Ayşe hanımın o ilk geldiği günlerdeki, elinde sopayla kedileri bir yandan kovalayıp, diğer yandan balkona kahvaltı masasını kurduğu o günü anlatıyordu,  katıla katıla gülmekten gözlerinden yaş geliyordu. Gülmekten tıkandı. Kesik kesik öksürdü.

Artık sırrını söylemekte bir sakınca görmüyordu. Kedi kovuculardan bahsetti…

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz