Kapat

Kaya Ulusay ile ‘Zamansız’ Bir Söyleşi (Mustafa Güney)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Kaya Ulusay ile ‘Zamansız’ Bir Söyleşi (Mustafa Güney)

 

Sizi tanıyabilir miyiz?

1987 yılında Ankara’da doğdum. 2010 yılında Bilkent Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünü bitirdikten sonra 2 yıllık bir İtalya maceram oldu. Politecnico di Milano Üniversitesi’nde yüksek lisansımı tamamlayıp Türkiye’ye geri döndüm. Şu an için özel sektörde çalışıyorum.

 

Roman kahramanının yaşamış olduğu, kendine ve tabii ki bizlere de itiraf ettiği ‘hayata tutunmak için tek bir kişiye bağlanmak’ı bir sorun olarak görüyor musunuz?

Hayata tutunmak için bir kişiye ya da bir şeye bağlanmakta sorun görmüyorum. Asıl sorun, bir şeye neden koşulsuz bağlandığımızı sorgulayamamamız. Herkesin hayata devam edebilmek için bir motivasyona ihtiyacı var; bu maddesel de olabilir, manevi de olabilir. Fakat kitabın kahramanında olduğu gibi bir şeye ya da birine hayatın dayattığı şeyleri göz ardı etmek için bağlanıyorsak, bağımız tamamıyla manasızlaşıyor. Bu durum, bir nevi tozu halının altına süpürmek gibi geliyor bana ya da hayata karşı kuşandığımız bir zırh gibi. Ama bu zırhın ne kadar kırılgan olduğunu fark edemiyoruz.

Kitabın kahramanının eski eşine saplantılı şekilde aşık olduğunu düşünebiliriz. Aslında kahramanımız Barbaros’un eski eşini aklından çıkaramamasının nedeni; nefret ettiği hayata ve bulunduğu düzene bir nevi mana katmak, “yaşamaya” devam etmek. Bunu oldukça bilinçsiz yapıyor. Tek taraflı olan bağını aşk olarak nitelendiriyor ama aslında duygusallıktan ziyade bir nevi muhtaçlık durumu yaşanıyor farkında olmadığı iç dünyasında.

 

Roman kahramanının ‘ofise gelişi’ne kadar olan bölümde bizde roman kahramanı gibi yaşıyoruz. Birçok şey o kadar ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor ki fark etmeden o dünyanın bir parçası oluyoruz. Okur bu tür romanları okurken kendisinden bir parça mı bulmalı yoksa yazarın bulmuş olduğu parçaya mı odaklanmalı? Hangisi okura daha az acı verir?

Okur, siz ne yaparsanız yapın, nasıl yazarsanız yazın, nasıl kurgularsanız kurgulayın, her zaman kendi hissiyatı ile kitabınızı okuyacaktır. Zaten bence işin en hoş kısmı da bu. Herkesin yaşanmışlığı, dünyayı algılama şekli birbirinden farklı. Okur, sizin aktarmak istediklerinizde, sizden çok daha derin ve çekici şeyler bulabilir. Hatta düşündüğünüzden çok daha farklı yorumlayabilir. Öyle ki, yazdıklarınız başka ellerde farklı bir kitaba dönüşür.

Kitabın kırılma anına kadar ağır ilerleyen kısımda amacım, okurun Barbaros’un hayatına bir noktada ortak olmasını istemiş olmam. Bu sayede okuyucu, olay örgüsünü kahramanın gözünden takip ederek olan biteni daha kolay içselleştirebilecek. Bu aşamada okuyucu ile karakter arasında fiziksel bağ kurulduktan sonra gerisi Barbaros’un düşüncelerinin ve yaşadıklarının nasıl yorumlandığıyla alakalı. Böylece daha önce de belirttiğim gibi okur kendinden bir parça bularak hikaye de yol alacaktır.

Okurun odağını belirlemek kimsenin haddine olmadığı gibi daha önce de belirttiğim gibi kontrol etmesi mümkün olmayan bir şey bence. Okuyucunun hikayenin içine çekilmesi her ne kadar yazarın mahareti olsa da “acı” olarak tanımladığınız hissiyat bütünü tamamıyla karşı tarafa ait ve ölçülmesi de pek mümkün değildir. Bu yüzden Zamansız’ın geneli okuyucunun kendine göre yorumlayacağı açık kapılarla dolu. Kitabın yazarı olarak açık kapılara yorumum birçok okuyucudan farklı olacaktır. Nitekim kitabın raflarda yerini almasından bu yana birçok okurdan hikaye örgüsü ve sonu hakkında kendi düşündüğümden çok farklı yaklaşımlar ve yorumlar aldım.


Romanı okumaya başlayıp roman kahramanının derdi ve tasasıyla ilgilenirken hiç beklemediğimiz bir darbe yiyoruz. Roman kahramanının ofise gelişi. Okuyucuyu neredeyse donduruyor. Romanın bize sürpriz yapacağı etkisini düşünmüyoruz çünkü okurken. Bende özellikle ‘işte bu’ dediğim an burasıydı. Soğuk su etkisinin zamanlaması bir roman için ne kadar önemli?

Okurun romanın götürdüğü yere ilerleyebilmesi için iniş ve çıkışların gerekli olduğunu düşünüyorum.

Zamansız’ın ilk kısmında, Barbaros’un hayatının en sıkıcı rutinine dahil oluyorsunuz. Aslında bu kısım hepimizin hayatından bir kesit gibi. İlk kısımdaki durağanlıkta, karakteri hem kendimizle özdeşleştiriyoruz hem de bir yandan sıkılıyoruz çünkü okuduğumuz hayat kendi yaşantımızdan çok da farklı değil. Günün geneline baktığımızda bir şeyler yemek, duş almak, işe gitmek, otobüse binmek gibi belki de hayatımızın büyük bölümünü harcadığımız şeylerin sıkıcılığı ile yüzleşiyoruz.

Tam bu sıradanlığın içinde sürüklenirken birden bire hikayede ummadık bir şey oluyor. Barbaros’un sıradanlıkta kendi hayatlarımızla yarışan rutini ansızın değişiyor, alt üst oluyor. Bu kısım, reel düzlemde kendimizle bağdaştıramayacağımız bir şey olduğu için hikayenin içine bu sefer farklı bir kimlikle dahil oluyoruz. Böylece okuyucuyu şok etkisiyle hikayede ait olduğu yerden alıp başka bir noktaya çekiyorsunuz.

 


‘Şiddet, insanın onu acizleştiren en rezil zayıflığıydı’ diyor roman kahramanımız. Toplumun geneline yayılan bu acizliğin en büyük nedeni nedir sizce?

 Medeniyet tarihine baktığımızda şiddetin toplumun geneline yeni yayılmadığını görürüz. Şiddet, insan var olduğundan beri yeryüzünde. Şiddetin varlığı tarih kitaplarındaki gibi sadece savaşlarla, vurduyla, kırdıyla sınırlandırılamaz. Şiddetin var olması için fiziksel olarak ortaya çıkması da gerekmiyor. Şiddet, aslında insanın kötücül tarafının tamamıdır. Bu kötücül taraf bir o kadar sinsi ve parlamaya yatkındır. Birinin hakkında kötü düşünmek (ki hepimiz birileri hakkında kötü düşünüyoruz) bile bir şiddettir bana göre.

Bazen şiddetin, insan denen varlığın kullanmaya çalıştığı çok ilkel bir iletişim aracı olduğunu düşündüğüm de oluyor. Birbirini ikna etmeye çalışan iki insan arasında alevlenen sözlü tartışmanın yarattığı tahammülsüzlükten onca insanının ölümüne neden olan savaşlara kadar hepsi insan bünyesinin iletişimine yetmediği noktada devreye giriyor. Bizi hayvanlardan ayıran yegane ve en karanlık özelliğimiz bu.

Acizlik olarak tanımlamamın nedeni ise şiddetin insan bünyesinde korku, anlaşmazlık, kendini beğenmişlik, sinir ve kontrolsüzlük gibi daha nice aşağılık duygularla ortaya çıkması. Bu duyguların bütününü hepimiz benliğimizde barındırıyoruz ve kontrol etmekte zorlanıyoruz. Bu da bizi duygularımıza karşı yetersiz ve aciz konumuna düşüyor.

Bu acizliğin bir veba gibi varlığını sürdürüp yayılmasının en temel nedeni insanın kendini törpüleyememesinden geçiyor. İnsanoğlu aynaya bakıp kendini tam olarak değerlendirebilen bir varlık değil. Bunu yapabilmesinin yegane yolu kültür birikimini durmaksızın geliştirmesinden geçiyor. Birikimini de ancak toplumsal değerleri yüzyıllarca aynı şekilde koruyarak değil, zamanın getirdiklerinin, ilimin ve bilimin doğrultusunda geliştirerek arttırabilir. Bu şekilde belki de birbirimiz ve çevremizle olan iletişimimizi farklı bir boyuta taşırız. Hatta kendimizi ifade edemediğimiz yerde şiddete başvurmak yerine farklı bir frekansta birbirimizle iletişime geçeriz.

 

Bireyci bir ailede yetişip toplumsal değerlerin olduğu bir yerde mi yaşamak yoksa toplumsal değerlerin yüceltildiği bir ailede yetişip bireyci bir  toplumda kaybolmak mı daha acıdır sizce?

Toplumsal değerlerin yüceltildiği bir ailede yetişip bireyci bir toplumda kaybolmak daha acıdır gibi geliyor bana.

Her ne kadar aile, insanı şekillendiren bir kurum olarak ele alınsa da her birey içinde bulunduğu toplumda bir su taneciği kadar fark edilemeyecek kadar küçük. Aile, bireyi nasıl yönlendirirse yönlendirsin, toplumun oluşturduğu sistem, bireyi bir kalıba sokacaktır. Bu yüzden toplumsal değerlerin öğretildiği bir aileden çıkıp bireyci bir toplumda yapayalnız kalan bir insan için hayat cidden zor olsa gerek. Hem sistemin çizdiği yolu takip etmeye çalışmak hem de bunu toplumdan destek almadan yapayalnız başarmayı denemek en yorucusudur. Gerçi bireyci bir toplumda, toplumsal değerleri yüceltebilen bir ailenin varlığının hayatta kalması da ne kadar mümkündür, onu da ayrıca tartışmak lazım sanırım.

Zamansız’da da böyle bir toplum tasviri var diyebilirim. Barbaros’un içinde bulunduğu durum da aslında tam olarak sistemin merkezinde kendini yalnız hissetmesi. Sistem kahramana bir yol çizmiş, hatta karakterini de bu yönde şekillendirmiş: çalışmak, evlenmek, aile kurmak ve en sonunda da her konuda başarılı olmak zorunda. Çizilen yolda attığı adımlar başarılı dahi olsa sistemin için kumsaldaki kum tanesi kadar değersiz ve önemsiz. Bunu fark ettiği için kahramanımız hayata karşı isyankar. Barbaros’un ailesi hakkında bir bilgimiz yok ama içinde bulunduğu toplumun bireyci ve ruhsuz temeller üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz.

Kitabımda yarattığım dünya aslında günümüz dünyasından çok da uzak değil. Büyük resme baktığımızda insanlar, kendi elleriyle kurdukları toplumsal yapılar içinde yitip gidiyorlar. İnsanların genelinde sürekli bir şikâyet hali, memnuniyetsizlik ve yaşadığı hayatı sorgulama var. Ama yine de herkes düzenin istediği şekilde yaşamaya devam ediyor. Geriye dönüp baktığımızda yaşadığımız fuzuli hayattan ders çıkarmak yerine dahil olduğumuz sisteme ihanet etmemeyi yeğliyoruz sanırım.


Romanı okurken bir yandan romanı değerlendirmeyi bir yandan da kimi zaman roman kahramanının çoğu zamanda yazarın gözümüzün içine baka baka anlattığı ve kafa yormadan o bölümü geçemeyeceğimiz anekdotlarla geçiyor. Bizde ne eksik buldunuz da tamamlamaya çalışıyorsunuz?

Eksikleri buldum ama tamamlamaya çalışmıyorum. Başka bir deyişle eksikleri tamamlayacak olan doğruları ben de bilmiyorum. Aslına bakarsanız, bu eksikleri hepimiz biliyoruz. İşte kitapta sürekli sözünü ettiğim riyakarlık da belki burada karşımıza çıkıyor. Hepimiz hatalarını bile bile tekrarlayan küçük çocuklar gibiyiz ve bundan utanmıyoruz.

Zamansız, toplumların kurduğu sistemi eleştiriyor gibi gözükse de duruma daha mikro ölçekte bakmaya çalıştım. Bunda ne kadar başarılı oldum bilmiyorum ama Barbaros karakteri yaşadıkları itibariyle toplumun her katmanındaki bireyi temsil ediyor. İster çok iyi para kazanan bir beyaz yaka ya da ağır koşullarda çalışan bir mavi yaka olun; bireyin yaşadığı problemleri kategorileştiremeyiz. Herkesin problemi kendince en sıkıntılıdır ve problemler anlıktır. Günümüz toplumlarında sürekli bir “yaşanılan sıkıntıları” karşılaştırma takıntısı var. Belki bu sistemin alttan alta bize dayattığı tefekkür ya da kabullenme dürtüsü sayesinde oluşuyor. Ne zaman bir problem yaşasak “ama falancanın daha büyük sıkıntıları var, halimize şükredelim” diye kendimizi rahatlatıyoruz. Bu şekilde hayatımızda olan biten birçok şeyi normalleştiriyoruz. Bu sadece toplumların kurduğu sistemi normalleştirmek ya da eleştirmek değil, aynı zamanda varlığımızı, hayat denen olgunun doğumdan ölüme kadar olan sürede getirdiği onlarca mantıksızlığı da sorgulayamaz hale gelmemize neden oluyor. Ailemizi, dinimizi ve doğduğumuz coğrafyayı bile seçme hakkımız yokken sorguladığımız şeyler devede diken kalıyor. Ve sonra bir sistemin içinde sistemin kölesi olarak akıp gidiyor hayatlarımız. Sistemin de istediği bu olsa gerek.

Dediğim gibi eksikleri tamamlayama çalışmıyorum belki ama bu eksikleri elimden geldiğince açığa çıkartıp sorgulatmaya çalışıyorum, ya da okuyucuya hatırlatmaya çalışıyorum diyelim. Kitabın karakteri birçok şeyi sorguluyor ama sorgulama mekanizması Barbaros’ta bir koruma içgüdüsüne dönüşüyor. Sorgulayarak bulduğu eksikleri tamamlamak yerine olan biteni savuşturmaya çalışıyor. Sanırım birçoğumuz böyleyiz. Memnuniyetsizlerimiz, varoluşumuzda ve sistemde bulduğumuz eksiklikleri farketmemizle açığa çıkıyor. Fakat ne hikmetse hayatı aynı şekilde fakat artan memnuniyetsizliğimizle yaşamaya devam ediyoruz. Birey olarak sorguladıklarımıza cevap aramadığımız için insanlık olarak da bir arpa yol kat etmiyoruz. Galiba bu yüzdendir ki, insanlık tarihi boyunca hep kendimize işkence çektirdiğimiz düzenler ve sistemler yarattık.

 

Kitabınızı okurken okuyucu olmanın iyi bir şey olduğunu hissettim. Peki yazarlık iyi bir şey mi?

Yazarlık, ilk defa tecrübe ettiğim bir şey olmasına rağmen çok keyifli. Çevrenizde gözlemlediklerinizi düşüncelerinizle harmanlayıp başkalarına ulaştırmak gerçekten büyük bir heyecan uyandırıyor insanda.

Hele ki yazdıklarınızı okuyanlardan aldığınız yorumlar işi çok daha keyifli kılıyor. Her yorum kitabınızı başka bir şekle, hikayenizi farklı bir boyuta taşıyor. Bu bağlamda edebiyatı yaşayan bir form olarak da ele alabiliriz. Yazarlığın en enteresan bulduğum kısmı bu diyebilirim.

Fakat çok da zor olduğunu söylemeliyim. Özellikle kitabım okurlarla buluştuktan sonra yazar olarak okura karşı bir sorumluluğunuzun olduğunu farkettim. Bu sorumluluk hikayenin çarpıcılığı ya da kalitesinden ziyade okuyucunun yazdıklarınızda kendisini bulabiliyor olma sorunsalı. Eğer okuyucu yazdıklarınızla kendini bağdaştıramıyorsa yazar olarak sorumluluğunuzu yerine getirmemişsinizdir demektir.


Tamam mı devam mı?

Sorunuzun cevabı kesinlikle “devam”.

Orhan Veli’nin 1947 yılında Edebiyat üzerine gerçekleştirdiği bir söyleyişi var. Kendisi edebiyat içi şunları diyor:

“…edebiyat fikre dayanıyor. Bu itibarla edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesi lazım. Okur-yazarları halka doğru götüren bir edebiyat isterim. Çoğunluk okuyup anlamalıdır. Anlayabilmesi için de edebiyatta kendi meselelerinden bahsedilmesi lazım…”

Benim de insanlarla paylaşacak fikirlerimin, anlatılacak hikayelerimin olduğunu düşünüyorum. Nice sorgulanacak meselenin bizleri beklediği aşikar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir