Kapat

Gözlükçü Ustam Hacı Raşid (Yrd. Doç. Dr. Mahfuz Zariç)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Gözlükçü Ustam Hacı Raşid (Yrd. Doç. Dr. Mahfuz Zariç)

Babaların, çocukları, kendilerini tanısınlar diye ustalara emanet ettikleri zamanlardı. Annemin doğumumla ilgili verdiği rivayetlere göre geçen yazın en sıcak ayının en sıcak gününün en sıcak saatinde dokuz yaşıma bastım. İlkokul üçüncü sınıfta okuyorum. Okuldan eve döndüm, öğle yemeğimi benden küçük üç kardeşimle birlikte yedim. Çarşıya, babamın Şen İş Hanı’ndaki dükkânına gitmek üzere yola düştüm.  Son iki yıldır haftanın beş günü, öğleden sonralarını babamla geçiriyorum.
Babam, elimden tutup beni, iş hanıyla Ulu Cami’yi ayıran sokağına götürdü. Yerdeki el tezgâhında gözlük satan yaşlı amcanın önünde durduk. Babam bana bir tek benim duyabileceğim bir ses tonuyla, “Bugünden itibaren çarşıya geldiğinde Hacı Rasıd’ın yanında kalacaksın.” dedi. Beni gözlükçüye teslim ettikten sonra kendi dükkânına döndü. Babam gözlükçüye hiç bir şey dememişti. Bu işi onunla daha önceden konuştuğu anlaşılıyordu. Babamdan sonra o, ikinci ustam olacaktı.
Daha önce pek çok kez cami penceresinin dibinde tezgâhının başında beklerken gördüğüm gözlükçü, tezgâhına altlık yaptığı katlanabilir küçük iskemlesini bana uzattı. Gözlük tezgâhını eline alıp işi gereği başka yerlere gittiğinde bu iskemleyi de koluna geçirirdi. O, bir iskemlede oturuyordu. Şu anda oturduğu kavak ağacından yapılma ayakları kararmaya başlamış iskemle ise yarım saatte bir ona ve mıntıkasındaki bütün esnafa “Çay…!” diye seslenen Şevko’ya aitti.
Hacı Rasıd sırtını duvara dayamış, birazdan kaybolacak ekim güneşinin tadını çıkarıyordu. Bende sırtımı duvara verdim, yüzümü güneşe çevirdim. Öylece dakikalarca oturduk. Uzun süre varlığımdan habersizmiş gibi bana hiçbir şey demedi. Soru sormadı. Bu samimi ilgisizliği hoşuma gitmiş, beni son derece rahatlatmıştı. Bir dondurma külahının altı gibi aşağı doğru gittikçe sivrilen seyrek sakalının örtemediği yüzü, pembeye çalan bir beyazlıktaydı. Zayıf ellerinin damarları kabarmış ve yeşermişti. O an için komşu bahçedeki kayısı ağacının dallarına benzettiğim eli ara sıra, ağarmış sakalına gidiyordu. Gözlerimizi tamamen açmamıza imkân vermeyen ve görüntüleri parlatıp duran güneş alçaldıkça sıcaklığını da kaybediyordu. Bir süre sonra huzuru kaçan gözlükçü yüzüme bakmadan “Êlih, Batman olmuş… Batman çook büyümüş…” dedi.
Ustam “s” ve “ş” seslerini bir başka çıkarıyordu. Bu başkalık onun sesine konuşmaya yeni başlayan bir çocuğun sevimliliğini katıyordu.
“Hastaneye yeni bir doktor gelmiş. Ona ‘göz doktoru’ diyorlarmış. Gözün doktoru mu olur be!”
İstemeden güldüm. Biraz da utandım. Gülünce dikkatini çektiğim ustam bana baktı. O da gülümsedi.
“Bak benim adım Raşid, senin baban, Mele Halil ve Mele Ali varya… Onlar adımı bozdu. Hem ben hacca da gitmedim. Gitmeme vesile olsun diye bu lakabı onlar bana taktı. Şu sakalı bile onlar yüzünden bıraktım.”
Bir eli avuçladığı sakalından aşağıya kaydıkça sakalını diğer eliyle sıvazlıyordu. Bu kez gözümün içine bakarak devam etti.
“Adamlara bak!? Gel sen gurbette çocuk hâlinle on iki yıl medrese oku, icazet al, köy yerinde imam ol; donra köylünün iki çuval buğday zekâtına razı olma onu az bul. Çocuklar doymuyor diye kalk Êlih’a göç et. İkisi sakal da bırakmıyor. Amma müşteri onlara güveniyor. Geleli birkaç yıl oldu. İkisi de kiracı girdikleri dükkânı satın aldı…”
Ben sustukça ve adam gibi dinledikçe Hacı Rasıd’ın konuşası geliyordu. Şevko karşımızda durdu. Gözlükçüye elindeki tepsideki mavi çini çaydanlıktan sıcacık bir çay doldurdu ve uzattı. Ustam baba da bir oralet istedi. Tekrar bana döndü.
“Okumayı öğrendin mi?”
“Evet”
“Ya yazmayı..?”
“Onu da…”
“Ben bilmem! Ne okumayı ne de yazmayı… Ne eski yazıyı ne de yeni yazıyı. Amma rakamları tanırım. Ekmek rakamlarda gelecek de. Bak sen göreceksin harfler hep rakamlara teslim olacak. İnsanlar bile gün gelecek birer rakam sayılacak.”
Parmaklarımı birbirine geçirmiş, iki elim dizlerimin arasında, dikkatle onu dinliyordum. Ustam bu hâlimden pek memnun, yaşından beklenmeyecek bir hareketle oturduğu yerde doğruldu, göğsünü kabarttı. Biraz sevecen biraz da sitemli bir ses tonuyla konuşmaya devam etti.
“Ben adamın numarasını gelişinden anlarım. Onunsa makinası varmış… Mercekleri varmış… Okumuş da ne olmuş? Milletin kafasını karıştırıyor. İki göz bir olur mu? Makine ne diyorsa, mercekler ne diyorsa gözlük numaranız odur, göz kararıyla gözlük mü verilir, diyormuş. Bak, ilk gelen müşteri ile sana göstereceğim nasıl olurmuş gözün kararı…”
Ben de ustam gibi oturduğum iskemlede sırtımı doğrulttum, derin bir nefes çekip göğsümü kabarttım.
Birisi caminin kıble tarafındaki ana caddeden sokağa girdi, bize doğru yürümeye başladı. Ustam gövdesini sağ yanına doğru iyice çevirerek gözlerini adama dikti. Onu baştan ayağa dikkatlice süzdü. Peş peşe birkaç kısa nefes çekti. Göğsü iyice kabardı. Aldığı nefesleri ağır ağır geri verirken adamı son kez süzdü. Önündeki tezgâha eğildi. Üçüncü sıradaki gözlüğü aldı. “Selamünaleyküm!” diyen adama “Aleykümselam!” dedi, derken de elindeki gözlüğü uzattı. Adam önce şaşırdı sonra pantolonu dizlerinin üstünden tutup hafifçe yukarı çekti, tezgâha doğru çömeldi. Gözlüğü taktı. Gözlükçü ona bir de gazete sayfası verdi.
Yazıları okumaya çalışan adam, gözlerini birkaç kez kıstı birkaç kez de olduğundan fazla açtı. Başını ve eliyle tuttuğu çerçeveyi ileri-geri hareket ettirdi. Gözlükçü, “Alışacaksın.” dedi. Adam, “Tamamdır.” diye karşılık verdi. Adamın şaşkınlığı bu kısacık zaman diliminde memnuniyete dönüşmüştü. Ustamın istediği parayı veren adam sol elini cebine soktu; gözlüğü gözünde, burnu havada yoluna devam etti. Bizden uzaklaştıkça adamın tutturduğu ıslık melodisi daha çok işitiliyordu.
Bu alış-veriş ustama gençlik aşısı gibi gelmişti. Yüzünde eski zamanların huzuruyla ustam tezgâhtaki incecik tornavidayı eline aldı, kuvvetle kavradı. O an gözümde destanlarda dinlediğim Ali’nin kılıcı canlandı. Tamir için kendisine bırakılan bir çerçeveyle uğraşmaya başladı.
“Gördün mü?” dedi, kaşlarını çatarak. O anda sanki benimle değil de “O” dediği göz doktoruyla konuşuyordu. Sonra karşısındakinin bir çocuk olduğunu hatırlamış gibi yüzünü ve ses tonunu yumuşattı.
“Önce adamın gözlerine bakacaksın. Gözlerini kısıp kafasını hafifçe geriye mi çekiyor; yoksa gözlerini büyütüp başını yere mi eğiyor? Sonra adamın ayaklarına bakacaksın. Bir çukura girer gibi mi yürüyor yoksa bir tümseğe basar gibi mi? Bir daha bakacaksın gözlerine. Sağ ve sol göz birbirinden ne kadar farklı açılmış. En son ayaklarına. Her bir adımında ayakları bileğine ne kadar yaklaşıyor?  Ve kararını vereceksin. Emin olamadın mı adamı bir de gözlükle yürüteceksin. Bir çukura girer gibi yürüyenlere artı numaralı, bir tümseği tırmanır gibi yürüyenlere eksi numaralı camlardan seçeceksin.  Sonraki iş dereceyi tespit etmek. Bir mi olacak, iki mi, üç mü..? En zoruysa buçukları tutturmak. Yirmi yılda öğrendim ben bunları, yirmi yılda… Bunca yıldır neredeydi o makine, o mercekler, o göz doktoru…? Biliyorum, biliyorum… Êlih ilçe oldu diye geldi bunlar başıma…”
Arada soluklandıkça çayını yudumladı. Son yudumuyla birlikte çaycı Şevko benim oraletimi getirdi.
“Evimin önündeki yola da beton dökmüş Belediye. Neymiş millet tozdan, çamurdan şikâyetçiymiş. Bu ne biçim Âdemoğlu? Yakında mezarlara da ölü betonuyla örterler… Ne diyordum… Numaralar.
Ben bilmez miyim iki gözün bir olmayabileceğini. Adamın sağ gözü bir, sol gözü üç numara olsun. Kaderine mi terk edeceğim ben onu? Tabi ki iki göze de aynı numaralı camdan, yani iki numaralı camdan vereceğim. Babamın vasiyeti, adaletten ayrılmam. Anamın nasihati, sağ-sol ayırmam. Nabza göre şerbet vermem. Aşırılığa göz yummam. Kardeşlerin arasını bulurum.”
Hatip kesilmişti ustam. Soluklanmak için durunca göz göze geldik. Ne düşündüğümü anlamışçasına gülümsedi ve devam etti ustam:
“Êlihê’nin, köylünün tembel gözleri yıllardır evelallah benim sayemde daha çok çalışıyor. Açık gözleri de benim sayemde gemleniyor, her göz haddini biliyor, arkadaşına ayak uyduruyor.
O var ya… Tövbe estağfurullah! Benim dost bildiğim müşterilere de ‘hasta’ diyormuş! ‘Aman haa! Gözlüklerinizi de mağazalardan alın!’ diyormuş.”
O anda ustamın elindeki tornavida da tamirini unuttuğu çerçeve de parmaklarının arasından adeta kaydı, kucağına düştü. Ustamın gözleri karşıdaki dükkâna takılı kalmıştı. Camları gazete sayfalarıyla örtülü dükkânın içinde bir hareketlilik vardı. Ustam bana döndü, bir şeylerin ters gittiğini hisseden bir ses tonuyla:
“Bende müşteri velinimettir. Ben hem göz numaralarını bulurum hem de çerçeve beğendiririm. Bu sıra sıra dizilmiş gözlükleri görüyor musun? Bak bu küçük etiketlerde numaralar yazılı. Kimisi tek, kimisi yarım. Küçükten büyüğe hepsi sıralı. Çerçevelerin renklerine dikkat ettim mi? Kehribar sarısından koyu kestaneye… Numaralar büyüdükçe renkleri de koyulaşıyor. Bunu, daha çerçeveleri alırken denkleştiriyorum. Müşterime gözlük verirken ince ayar için de bak şunları kullanıyorum.”
Ustamın şunlar deyip eline aldığı kâğıtlar, tahta tezgâhın iki yanına güzelce katlanıp sıkıştırılmış; birisi Kur’an harfli hardal sarısı bir sayfa; öteki, rengi griye çalan bir gazete sayfasıydı.
“Ben dünya-ahret ayrımı da yapmam. Bu gazete sayfası, çoğunluğu esnaf olan müşterilerim için. Mevlit sayfası ise gözlüğüyle Kur’an okumak isteyenlere. Gerçi bu tezgâhta gördüklerin hep adam gözlükleri fakat ileride göreceksin çocuklar da kadınlar da gözlük hep takacak…
Bak ben zengin-fakir ayrımı da yapmam. Bendeki her çerçeve en güzeli, en sağlamı, üzerine basmadıkça tamire gelmeyen cinsten, fiyatça da en uygunu, bak şu tamir için getirilen de mağazadan alınma. Altı ayda bir giderim İstanbul’a. O, televizyonda gördüğün İstanbul var ya! Taa oraya… Oradan alırım gözlükleri. Toptancım ‘Bunlar en moda olanıdır!’ der her defasında. Bak şu etiketlere! Ne diyor? ‘Japon malı.’ ”
Akşam oldu, eve babamla döndüm. Sabah oldu, tekrar okula gittim. Son teneffüste toprağı serinleten bir yağmur yağdı. Sınıfça ıslandıksa da hiçbirimiz yağmurdan kaçmadık. Okul dönüşü evde öğlen yemeğimi yedim. Sonra yeni ustama doğru neşeyle yola koyuldum.
Ulu Cami sokağına vardığımda çaycının ona ayırdığı iskemleyi pencerenin dibinde boş buldum. Ustam yerinde yoktu, tezgâhı da. Babamın iş hanındaki dükkânına yöneldim. Vakit, öğleden sonrası olmasına rağmen dükkânın içi yeni açılmış gibi kokuyordu. Ortalıkta hâlâ dışarı çıkarılmayı bekleyen eşyalar vardı. Babam, tezgâh niyetine kullandığı masasının arkasında ayakta öylece bekliyordu. Babamın gözleri nemli, yüzü hüzünlüydü. Omuzları ıslanmış mavi ceketini, kuruması için sandalyenin arkalığına asmıştı. Beni görünce yapması gereken bir şeyler olduğunu hatırlamışçasına içeride kalan son birkaç parçayı dışarı sürükledi. Ayakkabıları topuklarına kadar çamurluydu. Pantolonunun paçalarını içeriden çoraplarına kıstırmıştı. Kendisiyle söz sarf etmeden de konuşup anlaşabildiğim babamı dükkânda bıraktım, tekrar ustama koştum. İskemlesi yine boştu. Ayakları, ustamın ayaklarını hatırlatan kavak ağacından yapılma iskemlenin yanı başına çömeldim. Ustamın yaptığı gibi sırtımı pencerenin dibinde duvara dayadım. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bulutlar yüklerinin çoğunu bırakmıştı. Fakat güneş dünkü güneş değildi. Başımı eğerken yağmurun kokusunu hissettim. O anda gözüm karşıdaki dükkâna takıldı. Dün içerisini gizlemek için vitrine örtülen gazeteler sökülmüştü. Gündüz vakti olmasına rağmen içeride bir sürü sarı ampul ışıldıyordu. Dükkânın camında kocaman kırmızı simli harflerle “Fenni Gözlükçü” yazıyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir