Kapat

Ekşi Maya Kokusu (Yüksel Taylan)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Ekşi Maya Kokusu (Yüksel Taylan)

Çocukken babamın çalıştığı fabrikayı hayal ederdim hep: Makineler, pistonlar, yağ motorları, hava supapları, oradan oraya çekilen transpaletler ve daha bir sürü şey. Eve geldiği zaman o güne dair anlattığı şeylerden yola çıkarak birbirinden farklı hayaller kurardım. Kimi zaman ona makinelerin nasıl çalıştığını sorar, o anlatırken üzerine hayaller kurar ve daha sonra makinelerle ilgili küçük hikâyeler yazardım. Robot Kuki’yi o günlerde babamın anlattıklarından esinlenerek kafamda canlandırdım. Kuki, tek bir kol üzerinde dört parçadan oluşan iki tutacağı bulunan bir robot…

Bir oyuncak arabanın gövdesini banttan alıyor. Tekerleklerinin takılacağı küçük bir mekanizmanın üzerine bırakıyor. Tekerlek takma mekanizmasına daha önce bıraktığı arabayı alıp camlarının takılacağı bir başka mekanizmaya bırakıyor. Bu sırada yine oraya daha önce bıraktığı arabayı alıp yıkanıp paklanması için bir başka mekanizmaya bırakıyor. Yıkanıp paklanma mekanizmasına daha önce bıraktığı tekerlekleri ve camları takılmış, pırıl pırıl yıkanmış oyuncak arabayı alıp tekrar bandın üzerine bırakıyor ve en başa gelip yeni bir oyuncak araba alıp tekerleklerini takmak üzere mekanizmaya bırakırken daha önce bıraktığı arabayı alıyor ve her zamanki turuna yeniden başlıyor. Tıpkı bütün bu işlemleri sırasıyla yapan bir insan gibi…

Robot Kuki bütün bu işlemleri bir gün içinde yüzlerce belki binlerce defa yapıyor. Bazen bakım görüyor, bazen parçaları değişiyor ama bıkmadan yorulmadan yıllarca çalışıyor. Önünden geçen işçilerin, mühendislerin, bakımcıların veya onu seyretmek isteyen çocukların bu süreçte hiçbir önemi yok Kuki için. Robot Kuki birileri havasını, yağını ve elektriğini kesmediği sürece hep çalışıyor.

Zaman zaman Kuki’nin bu kayıtsızlığının beni hüzünlendirdiğini söyleyebilirim. Çocukluğumda bir gün Kuki’nin çevresinde yaşananların farkına varacağını hayal ederdim: tutacaklarından biriyle ona kötülük yapma ihtimali olan insanları yakalayacak ve onları oyuncak arabaları soktuğu mekanizmalara sırasıyla sokacaktı. Önce söz konusu insanlara tekerlek ve cam takacak. Sonrasında onları yıkayıp paklayacak ve arkasından kötülüklerden arınmış olarak serbest bırakacaktı. Belki çocuk aklıyla onların kötülüklerden arınmasını istediğim için böyleydi. Sonuçta benim hayallerimde Robot Kuki onlara kötülük yapmıyordu. Tabi bütün bu kurduğum hayallerin kaynağında yer alan, televizyonda izlediğimiz Amerikan filmlerinde işler benim kurguladığım gibi gitmiyordu. Orada robotlar düpedüz kötüydü ve insanoğlunu yeryüzünden silip süpürmek istiyordu. Söz konusu filmlerde insanoğlunun iyiliğine dair şaşmaz bir yargı vardı. Gerçekten böyle mi? Şimdi neredeyse 50 yaşıma geldim. Böyle olduğuna dair bir inanç taşımıyorum.

Daha önce hayatı boyunca fabrika üretiminin içinde yer almamış biri Kuki’nin tamamen hayal ürünü olduğunu zannedebilir. O yıllar için hayal ürünü olsa bile içinde bulunduğumuz yıllarda konserve kutularından otomobil parçalarına, oyuncaklardan ev eşyalarına kadar hemen her şey Kuki’ye benzer, hatta Kuki’den çok daha becerikli robotların yardımıyla üretiliyor. Ben babamın anlattığı hikâyelerden yola çıkarak kendimce hayal etmiştim Kuki’yi. Ancak meslek lisesinde okurken, babamın çalıştığı fabrikada staj yaptığım için ilk defa o zaman onu gözlerimle görmüştüm. Hayal ettiğim gibi çıkmamıştı ama yine de Kuki’ye kırılmamıştım.

***

Evimiz babamın çalıştığı fabrikaya yakın olduğu için babamın gitmesiyle gelmesi bir olurdu. 3 vardiya çalıştığı için de gece çalıştığı zamanlar gündüz evde olurdu. Böyle zamanlarda da birlikte bahçeyle ve hayvanlarla ilgilendirdik. Tavuklarımız, iki ineğimiz ve birkaç tane de koyunumuz vardı. Tabi o yıllarda şimdiki gibi birbirinin üzerine üzerine gelen apartmanlarda oturmuyorduk. Bugünlerin çocuklarının bahçelerinde bir köpekle arkadaşlık etmek gibi bir seçenekleri yok. Çocukluğumda bahçemizde bir Alman çoban köpeği vardı. Onun en az 10, 11 yıl boyunca bizimle kaldığını hatırlıyorum. Gözümü onunla açtım diyebilirim. İsmini Rex koymuştum. O yıllarda sokaktaki köpeklerin çoğunun ismi Rex’ti. O günlerde bunun neden böyle olduğunu bilmiyordum. ABD’nin o yıllardaki başkanı Ronald Reagen’ın köpeğinin ismi Rex olduğu için böyleymiş. Bunu aradan yıllar geçtikten sonra öğrendim. Başkanın uzun kulaklı, uzun tüylü, kahverengi beyaz renklerinde ufak tefek ismi Rex olan bir köpeği varmış…

O zamanlarda babamla birlikte yem, saman vb şeyler almak için Adapazarı yolu üzerinde nalbur, zahireci karışımı bir dükkâna giderdik. Asfalt iki şeritli bir yol üzerindeydi. Babam sahibini iyi tanıdığı için oraya giderdik bahçe için alışveriş yapılması gerektiği zaman. Oraya gitmeyi çok severdim. Evde makinelerle ve robotlarla yaşadığım diyagramdan çıkıp Amerikan western filmlerine yolculuk ediyormuşuz hissiyle yaşadığım coşku bugün bile benim için tarifi imkânsız diyebilirim. Özellikle yol üzerinde zahireci dükkânına 50 metre falan mesafede gacır gucur eden paslı, boyaları dökülmüş -ki bu yüzden üzerindeki yazılar anlaşılmaz olmuştu- tabelayı gördüğüm zaman yaşadığım filmlerdeki terk edilmiş bir kasabaya yaklaşıyoruz hissi en yüksek seviyeye ulaşırdı.

Zahireci dükkânının sahibi çok zaman kafasında bej rengi bir kovboy şapkasıyla dolaşırdı. Üstelik kafasında şapkası ve biçimli kesilmiş bıyığı ile bana “evlat sen şunları al” veya “evlat gel şunları arabaya yükleyelim,” derken terk edilmiş kasabadan ayrılmak üzereymiş gibi gelirdi. Babamla birlikte dükkâna girdiğimiz zaman yem çuvalları, boya kutuları ve bahçe aletlerinin arasından tüfekler ve fişekler çıkacak. Hangisinin daha iyi olduğu üzerinde derin bir sohbete başlayacaklar. En sonunda da biz kasabanın girişine doğru giderken adam diğer tarafa doğru gidecek ve kasabayı ıssızlığıyla bırakacağız diye hayal ederdim.

(Hikâyeyi böleceğim ama genel olarak her şeyi Amerikalılık hissiyle yaşamadığımı söylemek istiyorum. Çünkü lise öğrencisiyken de arkadaşlarımla hamburger ve pizza yemeye giderdim ama coşkulu bir şekilde Amerikalılık hissine hiçbir zaman kapılmadım. Tabi o yıllarda hamburger yemek bugünkü gibi gelip geçerken yapılan sıradan bir iş değildi elbet. Her şeyden önce hamburger yemeye birkaç gün önceden karar verirdik. O güne kadar para biriktirirdik ve en güzel elbiselerimizi giyerdik…)

Oraya hemen her gittiğimizde kapının önünde oturan kısa boylu, çekik gözlü ve diken gibi siyah saçları olan bir çocuk olurdu. Aynı yaşlardaydık onunla. Çok zaman konuşmazdı. Konuştuğu zamanlarda da konuşmaktan çok boğuluyormuş gibi hırıltılar çıkardığı için çoğunlukla ne dediğini anlamazdım. Okula gitmiyordu. Önceleri neden okula gitmiyorsun diye sorduğumda bana boş boş bakar, ne dediğimi anlamadığı her halinden belli olurdu. Bir defasında ki o zaman oldukça büyümüştük, bana küçük olduğu için okula gitmediğini söyledi. Bu bana çok ilginç gelmişti, çünkü karşımda neredeyse benden büyük biri vardı ve okula gitmiyordu, aksine okula gitmek için küçük olduğunu söylüyordu. Bir de onun ne kadar şanslı olduğunu düşünürdüm. Bütün gün burada oyunlar oynuyordu ve okula gitmek gibi bir zorunluluğu yoktu.

Babasının uzun tüylü kocaman kahverengi, beyaz, gri ve sarı renklerini üzerinde toplayan Amerikan çoban köpeği vardı. Onun da adı Rex’ti. Bir de beyaz yere yakın uzunca tüysüz bir köpek daha vardı. Cinsini bilmiyordum ama onun adı da Charlie’ydi. Onlarla birlikte dolaştığını görürdüm hep. Babasına yardım etmezdi hiç. Ne yapması gerektiğini bile bilmezdi, bir şey söylendiği zaman ki çoğunlukla anlamazdı veya ne kadar söylenirse söylensin yapmazdı. O zamanlarda “Ne kadar da gerizekalı” dediğimi anımsıyorum…

Ona birkaç sefer Kuki’dan bahsettim. Ne yazık ki beni tam olarak anlamadı, Kuka’yı oyuncak zannetti. “Size gelsem onunla oynayabilir miyim?” diye sorduğu zaman ona Kuki’den bahsetmeyi bıraktım. Daha sonra birkaç sefer “Bana Kuki’den bahset” diye ısrar etti ancak bunu yapmadım tabi ki.

Orada yaşadığım western filmi hissiyatını bozan tek şey O idi. Atlar, samanlık, köpekler, adam, yol üzerindeki tabela ve çevrede oluşan ıssızlık: işte bütün bu ahengin ortasında oraya ait olmayan bir ekşi maya kokusu.

Bir gün onunla şimdi hatırlamadığım bir şey için kavga ettim. Kavga sırasında ikimiz de çamura bulandık. Babalarımız üstün bir çeviklikle bizi ayırdılar. Çok kötü kavga ediyordu, hatta kavga etmeyi beceremiyordu. Burnu kanıyordu, babam beni sürüklerken “Kız gibi kavga ediyorsun, başka yerde olsan herkes seni döver” diye bağırmıştım arkasından. Ben böyle bağırırken babam beni arabaya bindirdi ve eve doğru yola çıktık. Yolda dönerken babam bana uzun uzun nasihat etti. Bana çok kızgın olduğundan bahsetti. Başka bir çocuk için bana kızmasına çok içerlemiştim. Oysa babam bana kendimizden zayıf olanlara vurmamak gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Tabi ki onu doğru dürüst dinlemedim.  Kendi mantığıma göre O benden zayıf biri değildi, hatta benden güçlüydü. Kızarmış bir surat, sıkılı yumruklarla iyice bilenmiş olarak eve dönmüştüm…

Bu olaydan sonra uzunca bir süre oraya bir daha gitmedik. Sonrasında iyice büyüdüğüm bir gün ki o gün son defa oraya gittik, çocuk orada yoktu. Adam sanki onu bıraktıktan sonra aradan uzun yıllar geçmiş gibi yaşlanmıştı. Sakalları uzamış, beyazlamış ve bıyıkları, konuşması, giyimi tamamen değişmişti. Atlar yoktu, köpekler yoktu. Dükkânda da alınacak fazlaca bir şey kalmamıştı. Bu sefer gerçekten yağmalanmış, ıssızlığa terk edilmiş bir kasaba gibiydi. Şimdi zaman tünelinden geçsem, kafamda yeniden canlandırmaya kalksam o günlere dair her şeyi, hatırlayabileceğim en iyi şey burnu kanayan bir çocuğun babasının kolunda dükkâna doğru yürümesi ve etrafında dönüp duran köpekler olurdu. O gün oradan bir şey almadık, babam adamla biraz konuştu ve arkasından arabamıza binip geri döndük. Dönerken babama çocuğun nerede olduğunu ve neden her şeyin bu kadar değiştiğini sordum. Artık ölmenin ne demek olduğunu biliyordum. Öldüğü zaman insanlar nereye gider, neler yapar ya da insanlar öldükten sonra neler olur biliyordum. Zaman ne yazık ki asla geri dönmüyordu.

O gün babam yeniden saman almaya gideceğimizi söylediği zaman hemen odama koşmuş, kafamda tasarladığım Kuki’nin kartona yapılmış bir çizimini almıştım. Büyük bir heyecanla yola düşmüştüm. Eğer aklımda doğru kaldıysa o gün deniz kabukları ve bilye de götürmüştüm. Başka şeyler de. Kuki’nin çiziminden başka hiçbir şeyi geri getirmedim. Babam ve o adam nereye ne bıraktığımla hiç ilgilenmediler… Çocuk aklımla çizdiğim robot resmi ise hala kitaplığımda durur…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir