Cuma, Ekim 22, 2021

Çaycı Şevko (Yrd. Doç. Dr. Mahfuz Zariç)

Dün, plaketçi ustam, dükkânı artık pazar günleri de açacağımızı söyledi ve ilave etti: “Sipariş alma işini yarından sonra artık ben yapmayacağım. Yeni eleman yarın işe başlayacak. Kalfanız onu sizinle tanıştırır.”

Bugün, dükkânı haftanın diğer günleri gibi erkenden açtık. Üç kişiyiz: işe en son alınan çırak olarak ben, bana ustalık taslayan iki yıllık çırak ve kendisine kalfa dememizi isteyen en kıdemli çalışan. Ustamız İstanbul’a son gidişinde yanında kalfayı da götürmüştü. Bir komşumuz “Tatil günü de dükkân mı açılır!” diye homurdanırken bir başkası henüz suyla buluşmamış suratıyla bir isyan bayrağı çeker gibi darabaları gürültüyle havaya sürüyor. Çıkan gürültüden kepenk yuvalarının takıldığı günden beri yağlanmadığı anlaşılıyor.
Saat sekiz olmadan yerleri süpürdük, rafların tozunu aldık. Kapının önüne iki tezgâh çıkardık. Tezgâhların üzerindeki plaketleri, kartvizitleri, düğün davetiyelerini, kulplu bardakları, anahtarlıkları, saatleri, kupaları, rozetleri, kalemleri, çakmakları tüylü fırça ile parlattık; hazırlıkları bitirdik. O zamanlar esnaflar ürünlerini müşterinin dokunabileceği şekilde tezgâhlarda sergilerdi. Seyirle yetinilen vitrin kültürü henüz her tarafı sarmamıştı. Kalfa, ustamızın sandalyesine; biz iki çırak da iskemlelerimize otururken sol elindeki tepsiye sağ elindeki çay kaşığıyla vurup “Çaay!” diyerek esnafı selamlayan Şevko’nun sesini duyduk.
Şevko, pasajın en eski sakinlerinden biri. Söylediklerine göre huyca da sakin. Mıntıkasındaki bütün dükkân ve tezgâhları bir uçtan ötekine yarım saatte bir dolaşır. Dolaşırken de dikkat çekmek için çay kaşığıyla tepsiye vurup,  “Çaay!” diye seslenmekle yetinir. Servis dışında işyerlerinden sipariş olunca da çayları avucunda taşır.
Şevko’nun turlaması -ne hikmetse- ya müşterilerin dükkânlarda bulunduğu saatlere denk geliyor ya da müşteriler o servise çıkacağı sırada dükkânlarda hazır bulunuyor. Ne vakti ne de müşteriyi ıskalıyor Şevko. Bu yönüyle patron kısmı için biraz sinir bozucu biraz da insan dışı bir mahlûk gibi Şevko. Esnaf çocukları ve çalışanlar ise Şevko’yu ayrı bir seviyor. Sabahtan akşama kadar dükkânlara mahkûm patron çocukları ve çıraklar için yegâne eğlence birbirlerine ve Şevko gibi birilerine takılmak. Onların sataşmalarına, laf atmalarına sinirlenmeden ve anlamı tam olarak kestirilemeyen sözlerle karşılıklar veriyor Şevko. Ve her defasında üste çıkıyor, vazgeçilmez bir rakip gibi.
Çarşı esnafı, doğdukları veya babalarının doğduğu köyün ismiyle tanınıyor. İş hanındaki ve etrafındaki çoğu camekânsız dükkânların sahipleri, soğuk kış günlerinde ısınmak için dizlerini ve avuçlarını piknik tüpüne takılan gazlı ısıtıcılara tutuyor. Ocakta üşüyen, şubatta tir tir titreyen esnaf, Şevko’nun çağrısına imkânı yok karşı koyamıyor. Ayak yolundan dönen orta yaşlı bir patron, uzaklaşırken ardından söyleniyor: “Ülen Şevko, çayın beş kuruş, hela on kuruş… Sen kime çalışıyorsun behey berduş..!” Şevko, arkasına dönüyor, bu selama gülümsemesiyle karşılık veriyor.
Onun her mevsimde ayrı bir tadı olan çayının güzelliği hele kıvamı hakkında çarşı esnafı ağız birliği etmiş. Komşu pasajdan bir esnaf çok ısrar etmiş, “Şevko!. Bize çay yok mu?’ demiş. Şevko, “Sınırı aşmam! Çok istiyorsan mıntıkama taşın…” cevabını vermiş.
Yirmi beş yaşındaki Şevko’nun çay ocağı, bir merdivenin altı. Masum manasıyla merdiven altı; çay kazanının, bardakların, şeker çuvalının, dem paketlerinin ve lavabonun sığabileceği bir merdiven altı. Bir rivayete göre yedi yaşından beri aynı çay ocağında çalışmakta. Ustası mahalle imamına söylemiş son nefesinde, ocağa Şevko’yu varis kıldığını.
Esnaftan kimisi onun asıl adının Şevki, kimisi Şevket, kimisi de Şefkat olduğunu söylüyor. Kendisi de asıl adını bilmiyormuş gibi.
Kimsenin işine burnunu sokmaz, yakınmaz Şevko.
İşinin dışında pek kimseyle konuşmaz, dertleşmez; sevincini de üzüntüsünü de belli etmez Şevko.
Yalnız yaşamasına rağmen, temizdir Şevko. Ütüsüz pantolon giymez. Saçları, pantolonları gibi siyah ve dümdüz.
Vakitlidir. Azimlidir. En çok da gizemlidir Şevko.
Akşam oldu mu iş hanının darabalarını kendi üzerine bir yorgan gibi örter, aynı merdivenin altında sabahlar.
Şevko’nun gündüzü çarşı, gecesi çarşı. Anası çarşı, babası çarşı. Şevko için tatil yok bayram yok. Çok kazandığı söylense de kazandıklarını ne yaptığını bilen yok. Hangi arada yemek yediği bilen bile yok.
Şevko’nun en kıymetli varlığı, kolundaki parlak saati. Markadır saati hem de su geçirmez. Bu yüzdendir Şevko, bardakları yıkarken saatini çıkarmaz. Gösterişlidir iri metal kordonlu saati. Bu sayededir elinin üstündeki tepside dizili sımsıcak çaylar bileğini yakmaz.
Uzaktan duyulan kaşığın çınlaması, saatin sekiz buçuk olduğunu haber veriyor. Şevko’ya sataşmak isteyen gençlerden biri o, yaklaşırken sesleniyor:
“Seyko’n nasıl Şevkoo!? Su sızdırıyor mu?”
Bir diğer çırak araya giriyor:
“Seyko’nun yelkovanı ne âlemde Şevkoo!? Yakalamadı mı kimseyi..?”
Şevko her zamanki gibi istifini bozmadan, sesini yükseltmeden, sataşanın yaşına-başına, medeni durumuna ve patronla olan akrabalığına göre en münasip sözlerle karşılık veriyor; onları memnun ediyor.
Bizim dükkânda yapacak iş yok. Patronun getireceği yeni işleri bekliyoruz. Bir süre sonra kalfamız, karşı dükkândaki tezgâhtarın kulağına bir şeyler fısıldıyor, ikisinin de kısılan gözlerini gergin bir gülümseme kaplıyor. Dükkânımızdan içeri bir genç kız giriyor. Onu gören kalfamız geri dönüyor.
Duymuştum fakat bizim iş hanında henüz görmemiştim. Kimi cesur patronlar işleri artırmak için yeni bir uygulama başlatmıştı. Dükkânlarında genç kızlara da iş veriyorlardı. Benden kıdemli olan çırak birkaç gün önce “İstanbul’a gide gele patronlar bu işi başlattı. Yakında ekmeğimizi elimizden alacak bu kızlar… Patronlar var ya çok akıllı. Müşteri, canımızı çıkarıyor bizden bir şey alana kadar. Kızlar öyle mi? Dili tutuluyor müşterinin. Kızları görünce pazarlık etmek, eşyanın kalitesine bakmak aklına bile gelmiyor.” diye söylenmişti.
Anlaşılan ustamızın dün sözünü ettiği yeni çalışan, bu genç kızdı. Gözleri parlayan kalfamız, “Hoş geldin!” dedi, genç kıza. Diğer çırak surat astı. Kız, televizyondakiler gibi düzgün bir söyleyişle “Hoş bulduk!” dedi. Kalfa, kıza, “Saat dokuza geliyor. Birazdan… Dün söylediğim gibi. Tamam mı..!” dedi. Kız, biraz mahcup, biraz kararsız başını kabul anlamında hafifçe eğdi.
Şevko’nun “Çaay!” narası pasajın bir ucundan duyuldu. Şevko, sesini duymazdan gelenler için de elindeki tepsiyi, kalın çay kaşığıyla kendisine özgü bir uzun bir kısa ve peş peşe iki uzun vuruşla “Çaycı geldi! ”dercesine çınlattı. Şevko tam bizim dükkânın önüne gelmişken genç kız, iki elinin avuçların öne doğru açarak dükkândan çıkmaya başladı. Salınarak yürürken parmak uçlarıyla girişte yer alan sağlı solu tezgâhların üstündeki eşyaları âdeta okşuyordu. Kalfamız, içeride bir rafa omzunu yasladı. Karşıdaki tezgâhtar da kapıya çıktı. Daha önce parmaklarının arasında neşeyle salladığı tespihi avucunda topladı.
Birkaç saniye içinde Şevko ile kız karşı karşıya geldi. Genç kız,  biraz ciddi biraz da mahcup bir edâ ile Şevko’nun gözlerinin içine bakarak “Beyefendi saat kaç?”  diye sordu.                                                                                                   Pasajda kadın müşteriye bile nadiren rastlamış olan Şevko o an bitmiş, aklını yitirmişti. Kızın saçları sarıydı, gözleri yeşil hem de yemyeşil. Şevko, sol elinin üstündeki tepsiyi, tepsinin üstündeki dizi dizi cam bardakları, kâsedeki şekeri ve çini çaydanlıktaki ateş gibi çayı unuttu. Önce kızın beyaz yüzü Şevko’nun gözlerini doldurdu. Sonra şuh sesi kulaklarını. Şevko öylece donup kaldı. Aklı başına gelince gözlerini kızdan kaçırdı. Çevik bir hareketle saatine baktı. Bakmasıyla da çay tepsisini alaşağı etti.
Olan olmuş, kırk bardak tuz buz olmuştu. Çay bardaklarından önce yere kapaklanan çaydanlıktaki sıcak çay, Şevko’nun katlı paçalarından ayakkabılarının içine dolmuştu. Şevko yemi yutmuştu.
Olacaklardan haberdar iki genç bir an için keyiflendi fakat hemen sonra korkuya kapıldı. Esmerliğinden eser kalmayan Şevko, oyuna geldiğini hemen anladı. Kızaran yüzünden aklının ikinci kez başına geldiği anlaşıldı.
Son kez kıza baktı Şevko. Sonra yere ve en son kalfaya. Hiçbir şey demedi, yangınını hissettirmeden eğildi. Şekerleri, kaşıkları, demliği ve en son etrafa saçılan cam kırıklarını tepsisine aldı; geldiği yöne, merdiven altına doğru uzaklaştı gitti.
Plaketçi ustamız öğlene doğru dükkâna döndü. Müşterisi esnafları ziyaret etmiş, yeni siparişleri toplamıştı. Olanları öğrenince kalktı, vakit kaybetmeden Şevko’ya gitti. Elinde çayı geri geldi. Kalfayı bir güzel azarladı. Masasına oturdu. “Biliyor musunuz?” dedi, “Şevko’yu en çok ne üzmüş? Kendini bir an için bile olsa bey zannetmek, hem de efendi bir bey…” Meğer Şevko da bir insanmış. Fakat farklı bir insan. İçli bir insan. Bu durum hepimizi üzmüştü.
Ustam, beni ayakları yanan Şevko’ya yardımcı olmam için gönderdi. “O, servise çıkıncaya kadar dışarıya sen bakarsın.” dedi.  Yeni kartvizitler için basıma beyaz kartonlar hazırlıyordum. Elimdeki işi bıraktım, Şevko’ya gittim.
Şevko paçalarını dizlerine kadar katlamış, bir tahta iskemleye oturmuştu. Çay bardaklarını içinde yıkadığı kırmızı naylon leğeni yerdeydi. Bardakların arasında ayaklarına da yer açmış, elindeki bakır ibrikle ayaklarına usulca şubatın soğuk suyunu döküyordu. Belli ki esnafa çok kızmıştı. Geleceğimden haberi varmış gibi ilgisiz davrandı. Gözleriyle semaverin yanı başındaki çay tepsisini gösterdi. Tepsi, üç yanından birer çubukla üstteki bir halkaya tutturulmuştu. Daha önce o tepsiyi ne Şevko’da ne de ocakta görmüştüm. Anlaşılan o tepsi tezgâhın altında bir yerde böylesi günler için bekletiliyordu.
Şevko kolundaki saate baktı. Ayağa kalktı, terliğini giydi. Ona yol verdim. Çaycıların kazan dediği semaverin üstünde iki demlik duruyordu.
Şevko, bunlardan birinde çayı demlerdi. Ötekini de kaynar suyla doldururdu.
Tezgâhın dip noktasında kuru bir tepside iki küme dem vardı. Şevko, kuruladığı elleriyle yerli ve kaçak çayı usulca harmanladı, içine bir tutam karanfil çekirdeği atıp ayrı bir kavanoza doldurdu.
Şevko, tepsiye iki demliği, yirmi kadar boş çay bardağını ve bir şeker kâsesini sakince dizdi.
Şevko, servis dışında ondan çay isteyenler olduğunda, sol elinin parmakları arasına çay dipliklerini döner bir merdivenin basamakları gibi dizerek altı adet dolu çay bardağını taşıyabiliyordu. Yine aynı elinin avuçları içine, bu kez altlıkları bir gülün yaprakları gibi dizerek on sekiz adet boş çay bardağını yatırabiliyor; bunları sağ salim taşıyabiliyordu.
Bana “Tepsiyi yerden fazla yükseltme.” demekle yetindi. Çayları aldım, esnafa dağıttım. Dönüş yolunda da önceki servisten kalan boşları topladım. Geriye hiç çay bırakmadan Şevko’ya döndüm. Halkasından tuttuğum tepsideki boşları gören Şevko’nun gözleri mutlulukla parladı. “Aferin!” dedi. “Hâlden anlayan, söylenmeyeni de anlar, yapılması gerekeni kendiliğinden yapar.” Ocağın başında ayakta bekleyen Şevko yeni servis için hazırladığı demden boş çaydanlığa döktü. Başka bir kavanozdan da yarım çay kaşığı ot karışımı attı. “Sırrımı ilk sana söylüyorum, bu dört kavanozun içinde defne, papatya, rezene ve peygamber çiçeği yaprakları var. Her mevsime bir bitki. Defneyi kış çaylarına atıyorum…” dedi. Kaynar kazanın üstünde demi bir süre ısıttı, sonra kazan musluğunun altında çevire çevire suyla demi buluşturdu.
Şevko’nun bu iltifatı hoşuma gitmişti. “Sağol ustam!” dedim.
Düşünmeden ona “Ustam!” demiştim. Evet, artık Şevko da benim ustalarımdan bir usta idi. Hiç kimseyle lafı uzatmayan Şevko, biraz kırgın biraz öfkeli içini dökmek, yıllardır içinde biriktirdiği kelimeleri inci taneleri gibi dizmek istiyordu. Ben de tam da isteyeceği gibi susuyordum.
Ocağın karşısındaki duvarda, bir tablo asılıydı. Tabloda, sarı saçlı, yeşil gözlü, iki eli iki yana açık taze yaprakları parmak uçlarıyla okşayan bir kız gülümsüyordu. Kız, uçsuz bucaksız bir çay bahçesinin içindeydi. Çay bahçesi yeşildi hem de yemyeşil.
Şevko kolundaki saate baktı, sonra bana döndü:
“Zamanın ne olduğunu ancak çaycılar bilir, fırıncılar bilir, aşçılar bilir… Ne bileyim ancak bizim gibi ekmeği ateşte olanlar bilir.”
“İnsanlar çayı niçin sever, bilir misin? Onlara içinde bulundukları anı, dudaklarını yakmadan yaşattığı için; geçmiş-gelecek farkını ortadan kaldırdığı için. İnsanın aklı ya geçmişte ya gelecekte. Oysa dem bu demdir.”
Şevko, oturduğu yerden yeni servis için tepsiyi boşalttı. Leğenden çıkardığı bardakları tepsiye dizdi. Şeker kâsesini tamamladı.
“Millet çaya dem atar ya aslında dem zaman demek, vakit demek. Millet çay için demlendi der ya aslında çayın içilme vakti geldi demek ister. Her şey vaktinde gerek, her şey vaktinde… Su vaktinde kaynamalı, deme vaktinde dökülmeli. Çay, vaktinde demini vermeli. Çay vaktinde içilmeli, yakmadan, soğumadan.”
Şevko’nun gözü tabloya kaymıştı. Kendisine gülümseyen kızın gözlerine bakıyordu.
“Yeşil, yemyeşilken koparmalı çayın taç yapraklarını, sararmadan,  solmadan…”
İkinci servisten döndüğümde Şevko ayaklanmıştı. Dilinde bir arabesk türkü arkasındaki duvarda çiviye asılı el radyosundaki sese, “Her şey boş anlamsız şimdi gözümde…” diyen Müslüm Gürses’e eşlik ediyordu. Sağ eliyle ocağın gaz düğmesi olabildiğince çevirdi, alevi gürleştirdi. Karşısındaki duvara baktım. Tablo yerinde yoktu.

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz