Kapat

Ben Zeyneb’in Gözleri (Yrd. Doç. Dr. Mahfuz Zariç)

Anasayfa
SİZDEN GELENLER Ben Zeyneb’in Gözleri (Yrd. Doç. Dr. Mahfuz Zariç)

Zamanla rengim açıldı. Kestane rengindeyken önce kahverengi oldum; sonra ela; şimdilerde bal rengindeyim.

Gördüklerimi sizler de görün istemekteyim. Uzun süredir odamızın koridora bitişik duvarına bakmaktayım. Odamızda Zeyneb’in ahşap ranzasının yanı sıra annesine ait olan fakat içinde daha çok Zeyneb’e ait eşyaların bulunduğu bir eski zaman sandığı, bir iskemle, duvarda Zeyneb’in başı hizasında nakış işlemeli saten kılıfında asılı duran bir Mushaf, aynı kılıfın içinde taneleri pelesenk ağacından yapılmış gül kokulu doksan dokuzluk bir tespih; kapının açıldığı tarafta duvarın ortasında saniyeleri vurmadan akıp giden, sesi işitilmeyen bir yeni zaman saati; gümüşten bir kâsede birkaç parça öd ağacı, billur şişesinde gülsuyu ve bir buhurdanlık bulunmakta.

Her sabah güneş ışıkları kızıldan sarıya döndüğünde önce kesik kesik duyulan serçe seslerini, ardından üveyiklerin uzun dem çekişlerini dinliyorum. Havadaki yağmur kokusunun içeride duyulduğu bu sabah vaktinde, evimizde günlerdir sürmekte olan bayram telaşının son anları yaşanmakta.

***

Âşıklar sevgililerini güle benzetirmiş. Âşık değilsem de bir bedenin, bir tenin nasıl olup da zamanla incelip hassaslaştığını, gül yaprağına döndüğünü en iyi ben bilirim.

Hareketsizlik bitkilerde, bir çiçekte, bir gül ağacında ne ise Zeyneb’de de odur. İçten içe kaynayışın, hareketin, yaşamanın ve her nefeste solmanın ne olduğunu da en iyi ben bilirim.

Zeyneb on dokuzunda. Yedi yıldır yatağa mahkûm. Onun hakkında konuşanların çoğu bu duruma bitkisel hayat diyor. Zeyneb annesi için kırkını bile doldurmamış, adeta günlük bir bebek; annesinin göz bebeği; açacağı yerde gittikçe kapanan gonca gülü.

Zeyneb’in bedeni on iki yaşından beri büyüyecekken gittikçe ufalıyor. Hele Zeyneb on üçünde hızla büyümeye başlayıp kolları bacakları uzadıkça bir yandan da gövdesi büzülmeye başladı. Kolları dirseklerinden içeriye doğru kıvrıldı. Parmakları birer birer büküldü. Elleri omuzları hizasında birbirine kavuştu. Ayak başparmakları bir birine yaklaştıkça topukları iki yana doğru bükülerek birbirinden uzaklaştı. Bunlar olup biterken annesi kadar Zeyneb’in çektiklerini, hissettiklerini düşünen yoktu.

Zeyneb her biri neredeyse on beş dakika süren göz kırpmalarıyla beni dinlendiriyor. Ben de en çok ağlamayı özlüyorum, Zeynep gibi.

O gün öğretmeni son derslerinde öğrencilerinden unutamadıkları bir olayı yazmalarını istemiş, yazdırdığı kâğıtları toplatmıştı. Zeyneb beni hayretle sıra arkadaşının kâğıdına dikmiş, bu yüzden kendisi hiçbir şey yazamamıştı. Arkadaşı, önündeki kâğıda “Babamın, gözlerimin önünde intihar edişini unutamıyorum.” yazmıştı.

Unutmak; mutluluk, aldanmak ve avunmak sanatlarının giriş kapısı. Neler unutulmaz ki! Zeyneb de ister istemez unutuşa sığındı. Önce saat kavramını unuttu; sonra gün kavramını; ardından ayı ve mevsimleri. Zeyneb, zamanı unuttukça kayıtlardan kurtuldu. Okul çantasındaki ödevini, annesinin ısrarla verdiği yeşil elmasını, sıra arkadaşını, oyun arkadaşlarını, komşu çocuklarını, altın rengi çıtçıtlı küpesini, çakmaklı saç tokasını, küçüldüğü için kız kardeşine kalan elbiselerini…

Zeyneb’in unuttukları da sözleşmişçesine onu bir bir unutuverdi.

O günden beridir adeta Zeyneb benden ayrıldı. Artık ona bakanlar için sadece ben varım. Zeyneb’in okuldan eve dönerken,  evlerine birkaç adım kalmışken, en son gördüklerini, üzerine doğru hızla gelen otomobilin kayan tekerleklerini, tekerleklerin asfalta sürtündükçe çıkardığı sesi, yaydıkları yanık lastik kokusunu bir tek ben hatırlıyorum.

Ben yokmuşum gibi davranılsa da görmek bir yana her şeyi duymaktayım.

Gözlerinden anladığım kadarıyla bakanları en çok Zeyneb’in başı hayrete düşürüyor. Bana da ev olan o başta sanki muazzam bir büyüme var. Oysa bu baş hakikatte hiç büyümedi, Zeyneb’in teni her geçen gün biraz daha inceldi, vücudu büzüldükçe başı daha da belirginleşti.

Başkalarından duyduğum kadarıyla ben de hayli büyümüşüm. Benim en büyük şikâyetimse kapalıyken bile ötesini gösterecek kadar şeffaflaşan göz kapaklarından; ölesiye ihtiyaç duyduğum zamanlarda bile göz kapaklarının beni karanlıktan mahrum bırakmasından.

Zeyneb’in sert çarpan kapılardan ve artan motor seslerinden ürktüğünü sezen annesi, aradan geçen yedi yılda doktorlara “Kızım, etrafında konuşulanları duyar mı?” diye soramadı. Bunu bir başkası da sormamıştı. Bir anne bilemezse, kim bilebilirdi ki…

Zeyneb’in çürümeye başlayan dişlerinin ve vücudunda beliren kimi gölge izlerinin tedavisi için bir âlicenaplık gösterip gerekli malzemelerin hasta yatağına getirilmesini sağlayan bir doktor, laf arasında bu tür hastaların bilinçlerinin, günün herhangi bir vaktinde sadece iki dakika kadar yerine geldiğini söylediğinde, annesi, -günün herhangi bir vaktinde- sözünü defalarca tekrarladı; içinden “Cuma günleri duaların kabul olduğu saat gibi mi, kadir gecesinin vaktinin bilinmezliği gibi mi; İsm-i azam duası, ölüm ve kıyamet saati gibi mi?” dedi; bu bilinmezliğe bir anlam veremedi. Bir Hızır gelse ve ona bu iki dakikanın, Zeyneb’in başına gelenin varsa hikmetini söylese ne olurdu?

Zeyneb’in annesi ilk zamanlarda etrafındaki herkes gibi en çok bana bakamadı; benden korktu; benden kaçtı. Oysa bir tek ben kalmıştım, Zeyneb’in bedeninde konuşan, duyan, duygulanan…

Dua yorgunu annesi, kızının kendi durumundan haberdar olmasındansa sürekli bir uykuda; hatta onu mutlu edecek rüyalarda olmasını arzuladı. Bilmek bile başlı başına yeter de artar bir azap değil miydi? Zeyneb’in bazen uyuyor olabileceği düşüncesi annesini farklı gözlemlere sevk etti. İşte beni de layıkıyla o zaman fark etti. Konuşması gerekenin ben olduğumu anladı.

Aylarca benim ve beni örten kapakların nadiren de olsa hareket ettiğini Zeyneb’in annesinden başka fark eden ve gören olmadı. Çoğu kez annesi benim bir küçük göz hareketimi görebilmek için Zeyneb’in başucunda bekledi. Bu bekleyişlerin konuşma arzusu olduğunu bildim. Suskunlukta annesi içindeki feryatları fırtınalara dönüştürdü. Günlerce için için yandı, yakındı. Dua etti, soru sordu. İsyan edecek oldu; kendi kendini teselli etti. Zeyneb’in ne düşündüğünü ne hissettiğini, neler istediğini merak etti.

Derken Zeyneb’in adına konuşmayı öğrendi; böylece kendi iç seslerine bir düzen vermiş oldu. Zeyneb’iyle bir başına, kimseye belli etmeden, hissettirmeden ilkin kendisi konuştu. Bazen, “Sesim dışarıdan duyulur mu?” diye şüpheye düştü. Böylesi zamanlarda bir an durakladı; sessizliğe kulak verdi. Sıra Zeyneb’e gelince onun yerine konuştu, kendi kendisine cevap verdi. Cümleleri kısaldı, sesi kısıldı. Annesinin üzüntüsünü anlayan Zeyneb, başladı soru sormaya, isteklerde bulunmaya, kızmaya, nazlanmaya, tartışmaya, öfkelenmeye. Bazen de duygulandı, darıldı; hatta küstü.

Ben Zeyneb’in saç tokası.

Çakmaklıyım. Aralıklarla Zeyneb’in gittikçe koyulaşmış kumral saçlarındayım. Annesi sevimli yüzünde bir tek ona beliren tebessümden onun, tokalarından en çok beni sevdiğine hükmetti.

Zeyneb ilk günlerde olan bitenin tam olarak farkında sayılmazdı. Sonra sonra anladı; en çok da etrafında konuşulanlar ona, durumunu ve dramını öğretti. Üzerinde hissettiği bakışlara anlamlar yüklemeye başladı. Bakışları kendisinden kaçan insanların sesindeki hüznün sırrını çözmeye başladı. Derken ne zaman uyuduğunun ne zaman uyanık olduğunun ayırımını yapmakta zorlanır oldu. Hastaneden eve getirilişinin ertesinde, kendisini aynı anda hem uyanık hem uykuda bulduğu zaman dilimleri alabildiğine genişledi. Onun için zaman donmuş ya da yüzünü sonsuzluğa dönmüştü. Etrafında hiç kimseyi görememesine rağmen herkes onun gözü önünde gibiydi. En kısık sesleri işitebiliyordu. Her şeyden haberdardı. Varlığı ve yokluğu, mutlak bir uyku ve mutlak bir uyanıklığı bazen iç içe, bazen art arda ve bazen de aynı anda yaşadı.

Sonra uyku kontrolünün büsbütün kendisinde olmadığı zamanlar geldi. Vakitsiz gelen uyuma anları, istenmeyen uyanıklıklar, hiç uyuyamama, uyanmaktan umudunu kesme ve bunları aynı, anda aynı zihinde yaşama.

Görmek, görünür olmak için uyanmak. Var olduğu halde görünememek.

Akmayan gitmeyen, durmayan, mekâna sığmayan, varlığı sarmayan, sarılamayan ve anlaşılamayan en büyük aldanmamız; yeri geldiğinde ona sığındığımız, kabahatleri ona yüklediğimiz, ölçü yapmamıza rağmen onu ölçmekten aciz olduğumuz, ilaç sandığımız, oysa derdin ta kendisi olan; varlığın ve yokluğun sınırı, fikrin ve efkârın nedeni, tasavvurun, mutlak gücün kendisi, hükümdarına ortak kabul etmeyen “zamanı karıştırmak”, “zamana karışmak”…

Gecenin bir yarısında sessizliğin korkunçluğunu yaşamak, günün hangi vakti olduğunu tayin edememek, annesine, annesinin ellerine, dokunuşuna, nefesine, kokusuna en çok da sesine ihtiyaç duyduğunda kendi çığlığını ona duyuramamak; annesinin ninnileriyle avunamamak… Ölümü ona acıyanların çoğu gibi fakat ölesiye istemek…

İşte böylesi zamanlarda annesinin sözleri imdadına geldi. Zeyneb, annesine ses verdi; onu içinde konuşturdu. Annesinin ninnileşen sözleri Zeyneb’e uykunun kapısını araladı. Ardından bazen karanlıkta bazen tavandaki ampulün ışığı altında gelen uyanma anları…

Zeynep günler sonra annesinin günün en sessiz ve en karanlık vaktinde, evlerine uzak yakın pek çok minareden işitilen sabah ezanı seslerinden hemen sonra odasına geldiğini fark etti.

***

Uyanması için kendisiyle dertleşen annesinin sesi, okuyuşu diğerlerinden daha uzun süren ve birbirinden farklı olsa da hüzünlü, ağır bir ahenkle okunan, Zeyneb’in en çok beklediği ve sevdiği sabah ezanının seslerine karıştı. Zeyneb için bu vakit, gecenin nice suçlarını örten karanlık ve sessizliği, güneşin doğmasını beklemeden bozan, güven verici bir sesti. Dışarıdan hiç kimse fark etmese de ezan sesleri Zeyneb için birer uyanma anı oluverdi.

Zeyneb’in yatağa mahkûm oluşunun ikinci yılında sesleriyle makamları birbirine karışan, öğleyin hızlanan, ikindi vaktinde biraz daha neşelenen, akşamleyin iyiden iyiye süratlenen, yatsı vaktinde zindelik veren ve bazen de adeta birbiriyle yarışan bu ezan sesleri bir sabah vaktinde yerini tek bir sese bıraktı. Her gün, her vakitte mesafesi kestirilemeyen ve makamları arasında belirgin bir fark olmayan, gittikçe donuklaşan bu tekdüze yalnız ses, Zeyneb’e yalnızlığının hatırlatıcısı oldu. Diğer sesleri sindirmesine, bastırmasına rağmen; halinden memnun olmayan bu yüksek perdeden ezan sesinde, zafer edası bile işitilmiyordu.

***

Zeyneb’in odasında önceden anlaşılmış gibi bir anda üç kişi bir arada bulunmaz; ancak Zeyneb ve onun bir ilgileneni bulunur. Üçüncü kişi söz, tavır, duygu, düşünce ve rol demektir.

Kazadan itibaren geçmiş olsuna gelenler, konu komşu, eş dost, acıyan bakışları ve tavırlarıyla teselli vermeye çalışır gözükseler de bir süre sonra bu durum hem Zeyneb hem de annesi için yorucu olmaya başladığından bunu sağlayan Zeyneb’in annesi oldu.

Kazadan sora Zeyneb, aylarca benzer kâbuslar gördü. Bu rüyalar dışarıdan sadece sık nefes alış verişler olarak algılandı. Üç ay kadar süren hastane dolaşmalarından sonra dışarıya ilk kez çıkarıldığında eve dönünceye kadar, yol boyunca ve arabada Zeyneb’in gözlerini sımsıkı kapamaya çalıştığını hiç kimse fark etmedi.

Aynı gün yatağında bir başına bırakıldığında nereden geldiği anlaşılmayan bir arı, bir apartman dairesinin dördüncü katındaki odasında başının üzerinde dakikalarca vızıldadı, uçuştu. Öğlenin sıcağı etkisini artırdıkça artırdı, ancak yaz günlerinde görülebilecek olan güneş ışıkları Zeyneb’in yatağına vardı; kıbleye bakan kapalı pencereler yüzünden, içeriyi olabildiğince aydınlık tutması için ince kumaştan yapılmış perdeler ve yün halılarla kaplanmış olan zemin onunla birlikte adeta terledi. Zeyneb çocukken arkadaşları ile birlikte yaptıkları gibi arı tehlikesi ile karşılaştıklarında söyledikleri tekerlemeye sığındı. “Hem ekşiyim hem de acı, yaralıyım güzel arı, ne olursun verme acı.” sözlerini bütün benliğiyle defalarca tekrar etti; zamanın vakitsiz genişliğini iyiden iyiye hissetti. Aynı günün gecesinde ikinci uyanıklığı, Zeyneb’in sebebini kestiremediği bir hışırtı yüzünden oldu.  Fare kemirmelerini hatırlatan bu ses, Zeyneb’e gündüzkü arıyı aratacak cinstendi. Zeyneb’in imdadına yine dışarıdan fark edilemeyen uyku anlarından biri yetişiverdi.

***

Annesi geçen yedi yıl içinde çok istemesine rağmen ancak iki kez Zeyneb’in odasının boyasını yeniletebildi.  Duvarların hatırladığı ilk rengi sarıydı. Zeynep yatağa mahkûm olduktan sonra ona hastaneleri hatırlatan bu sarı renkten tiksinir oldu. Odanın boyanmasına karar verildiğinde bu tür işlerde uzun süredir fikir ileri sürmeyen annesi kendisinin eflatun diye bildiği; fakat boya kataloglarında lila diye yazan rengi seçti. Gönlü eski sarı rengin duvarlarda kalmasına bile tahammül edemediğinden rica minnet ile ustaya önce eski boyaları kazıttı. Duvarları dört yıl sonra bir kez daha boyattığında kendisine ikinci kez uzatılan katalogdan şeker pembesi diye bildiği rengi seçti. Boyacı “Bu renk gülkurusu!” diyerek onu uyardı. Anne boyacıyı duymazdan geldi.

Açık yeşili isteyeceğini düşünmesine rağmen Zeyneb’i de dinlemedi. İçinden, “Zeyneb’im bu renk daha iç açıcı. Zamanla seveceksin bunu.” dedi.

***

Annesi ona her bayram yeni elbiseler aldı. Bayramdan önceki akşam Zeyneb’ini, küçük kızının yardımıyla başucundan eksik olmayan narin kolonyalı mendiller ve ılık suda ıslatılmış bezlerle güzelce yıkadı; onu baştan ayağa yeniledi; saçlarına güzel tokalar takıştırdığı Zeyneb’ini güzel kokulara boğdu. Zeyneb cepli elbiseler sevdiğinden aldığı bayramlık giysilerinin ceplerine kızının bayram harçlığını kimseye belli etmeden koydu. Akşam olduğunda bu paraları ve onun için ayırdığı birkaç güzel şekeri yastığının altında sakladı. Bir sonraki bayramdan önce ise yakın veya uzak mahallelerde, Zeyneb yaşlarında kız çocukları olan muhtaç ailelere o elbiseleri paketleyip gönderdi.

***

Annesi yine içlenmişti. Zamanla ölçülen ömür kavramını düşündü. Büyüklük bir yönüyle bu olsa gerek. Çocukken insana ömrü bir okyanusun kıyısında seyredilen ufuk gibi nasıl da genişleyiverir. Günler ne saymakla ne de yaşamakla bitirilmeyecek bir hazinedir. Bir an önce geçmesini isteriz zamanın ve her şeyin çok yavaş seyrettiğini sanırız. Üstümüzden boşalan bir şelaleyi seyreder gibi yaşarız. Sonra fark ederiz suların akışının gittikçe durulduğunu ve bir süre sonra yiteceğini. En erken yirmili yaşlarda bu akışın yavaşladığını fark ederiz. Günler, haftalar, aylar kısalır; derken yıllar art arda sayılır. Zaman elde tutulamayan bir sermaye, bir haşarı çocuk, tadına varılamadan ağızda eriyen bir lokum parçası oluverir. Etrafımızda zamandan başka bir sır var mı acaba?  Dursa zaman, düşünce de durmayacak mı…?

Şimdi bakmakta olduğu Zeyneb, yaşadığı talihsizliğiyle tek örnek değildi. Aman ya Rabbi, Türkan gibi, etraflarında ne kadar da benzer durumda akraba ve tanıdık insanlar vardı! Başka evlerdeki ıstırapları Zeyneb’le birlikte sanki ilk defa fark eder olmuştu.

Annesi kanı çekilmiş ellerini ensesinde birleştirdi. Elleri Zeyneb’in saçlarının arasında “Ne istiyorsun Allah’ım bizden!” dedi. Zeyneb’e, en sevdiği ninnilerden birini, sözlerini değiştirerek mırıldandı:

“Gülüşüne hasret kaldım

Gül teninden buse aldım

Seni rüyalara saldım

Uyan yavrum uyan ninni”

Ben sabah ezanı.

Aksisedam cadde sokak yankılanmadan önce Zeyneb’in annesi uyandı; yattığı yerden usulca doğruldu; Zeyneb’in odasına yöneldi. Zeyneb akşamdan sağ yanına yaslanmış, yüzü pencereye dönük uzatılmıştı. Onu sol tarafına yatırmadan önce sol omzundan itibaren ovmaya başladı; sonra sırtını ve sağ yanını sıvazladı. Ardından kızının odasındaki tek iskemleyi kızının başı ucuna çekti; oturdu. Bu iskemlede kolların dayanacağı bir yer olmadığından, üzerine oturanlar ister istemez kollarını çaresizliğin itirafı gibi ya önlerinde kavuşturdu ya da bir süre sonra iki yana düşürdü.

Zeyneb’in annesi, oturduğu yerde sessizce ağladı. Ağlamaya doyamadı, hıçkırdı. Gözyaşlarını elleriyle yüzüne yaydı. Gözyaşlarının yakıcılığını kurudukça daha iyi hissetti. Ana yüreği alışamamıştı yedi yılda bu duruma. Seslenemese de ağlayamasa da Zeyneb’in her istediğini kendince duydu. Kimseyle de paylaşmadı Zeyneb’inin sözlerini.

Zeyneb’ini iki günde bir baştan aşağı yeniledi. Herkesten gizlediği türlü otlarla, tohumlarla Zeyneb’in yatağını havalandırdı. Başlarda tez canlı davrandı. Zeyneb’inin ihtiyaçlarını bir an önce gidermeye çalıştı. Yaptıklarının hemen bitmesini istedi. Acelesi güya kızı içindi; kızına azap olarak gördüğü bu işlerden bir an önce kurtulsun, Zeyneb’i rahatlasın diyeydi. Oysa bu ruhsuz telaş Zeyneb için değil aksine kendisi içindi. Bir an önce kaçmak içindi. Bu aceleciliğinin gerçek nedenini, benim yankılarımın onun dua seslerine karıştığı bir seher vaktinde itiraf etmesi için aylar gerekti.

Her gün Zeyneb’in önce karnını doyurdu; burnundan midesine inen bir hortumla mamasını şırıngayla adeta boca etti. Biliyordu Zeyneb’i için tat, damak, lezzet diye bir şey kalmamıştı. Annesi bunu düşündükçe kendisini cezalandırdı; yemeden içmeden kesildi. Bir şeyler yiyecekse en tatsız tuzsuz olanlarını seçti.

Annesi, günde üç kez Zeyneb’in kollarını iki yana ve başından yukarıya doğru bir kaç kez gerdi, dizlerinden hafifçe bastırarak bacaklarını düzeltmeye çalıştı. Kontrolünün kimin elinde olduğu bilinmeyen bu vücudun başında öylece bekledi. Zeyneb’in, sonunda bildiğini okuyan vücudunu avuçlarıyla usulca hareket ettirdi, kendini bazen hamur yoğurur, bazen harç karar gibi; bazen de bez bebeğiyle oynayan, vakit geçiren bir çocuk gibi hissetti. İmkânını bulduğunda ve Zeyneb’i yorduğuna hükmedince de kızının önce bir yanına; sonra öteki yanına boylu boyunca uzandı. Elinden geldiğince Zeyneb’i de doğrultup öylece bekledi.

Annesi bazen kızını, narin bir oda çiçeği, kızının yatağını bir saksı gibi gördü. Bu kabullenmesi onun için aynı zamanda bir teselli yolu oldu. Koşamasa, konuşamasa, parmağını bile kıpırdatamasa da bakıcısı kendisine ilgi gösterdikçe canlanan, rengini, kokusunu etrafına saçan bu çiçeğini kem gözlerden korumak için düşüncelere daldı. Zeyneb’in durumunda birisi için kem göz demek acıyan bakışlar demekti.

Anne bu sürede en çok Zeyneb’in babasına karşı kendini gizledi. Etrafındaki hiç kimseye içini dökmediği gibi hislerini özellikle onunla paylaşmadı;  ondan sakındı.

Ben eski ve körelmiş meyve bıçağı.

Zeyneb’in karyolasının baş kısmında bir Ayetelkürsi’ ile birlikte dışarıdan görülmeyecek şekilde asılı bulunmaktayım. Beni Zeyneb’in halası getirdi. Maharetim iyi saatte olsunlar’ı Zeyneb’ten uzak tutmak. Beni saklandığım yerde fark eden Zeyneblerin komşusu bir kadın içinden, daha ne gelebilir ki kızcağızın başına, demiş ve beni görmezden gelmişti. Zeyneb’in başı ucunda asılı olduğumdan beri Zeyneb’in yer yatağını özlediği gibi ben de bir çekmece gözünü özlemekteyim.

Öğle ezanı yankılanıp Zeyneb’in odasına da dolduğunda kız kardeşi için odayı ziyaret vakti geldi demektir.

Ben çörek otu kâsesi.

Zeyneb’in kız kardeşinin elindeyim.  Annesi şifa ve koruma aracı olarak nedense en çok bana güvenmekte; benim serpiştirilme işlemimi de kendisine en çok benzetilen küçük kızına havale etmekte.

Ailenin ilk çocuğu oğlandı. Zeyneb sonraki üç kızın ortancası idi. Geçen zaman içinde annesi çocuklarına iş bırakmasa da Zeyneb’e en çok küçük ablası baktı. Küçüğü daha güzeldir diye Zeyneb’in büyük ablasına yıllarca görücü gelmedi, onun kısmetine varmasını beklediler. Küçük ablaya talip olanlar da bir türlü niyetlerini açığa vuramadı. Sonunda bir aile niyetlerini bir aracı ile dile getirecekken bir kısmeti çıktı da büyük abla aradan fazla zaman geçmeden nişanlandı. Şimdilere Zeyneb’in büyük ablasının düğün hazırlıkları ağırdan da olsa yapılmakta.

***

Zeyneb’in kız kardeşi on beşine girdi. Onu görenler, ağız birliği etmişçesine maşallah kocaman kız olmuş, demekte ve annesinden sonra Zeyneb’le en çok o ilgilenmekte.

Öğle vakti Zeyneb’e bir şeyler anlatmak istedi. Üzerine iyice kapanarak, kulağına bir şeyler fısıldadı. Anlaşılmayı hem isteyen hem de istemeyen bir hâli vardı. Bu kararsızlık en çok sesinin tonuna yansıdı. Nedense yanakları kıpkırmızı oldu.

Ben nişan yüzüğü.

Zeyneb’in ablasının sol avucundayım. Az önce ise yüzük parmağındaydım. Ablası, beni parmağına taktığı günden beridir gitgide evde Zeyneb yokmuş gibi davranmaya başladı. Odasına geldiği zamanlar ancak göz ucuyla Zeyneb’i kolladı, pencere açık unutulmuş ya da sırtı açık kalmışsa Zeyneb’i örtüverdi. Bu tavır değişikliğinin nedeni üzerinde düşüncelere dalmaktan kendini alıkoydu; içindeki vicdan azabının üzerini örtmeye, sesini boğmaya çalıştı.

Ablası, ikindiye doğru suçlu tavırlarla Zeyneb’in odasına girdi. Bayram münasebetiyle ona hediyeler getiren müstakbel kaynanasının bakışlarının ağırlığından bir an olsun kurtulabilmek için kendisini en güvenli mekân olan Zeyneb’in odasına atıvermişti.

Ablası, kapıyı ardından kapattıktan sonra terliklerini halıya sürtercesine Zeyneb’in başucuna geldi, karyolanın ayakları ucunda duran iskemleyi sürüyerek çekti, günler sonra tekrar kardeşinin başucuna oturdu; sol kolu üzerine uzanmış, bükük parmakları çenesine, dizleri dirseklerine yaklaşmış Zeyneb’in üzerine eğildi; yüzünü ve saçlarını okşadı, eski mahallelerinden komşuları olan kaynanasının onlara, çocuk yaşlarda iken ziyaretlerine geldiğinde Zeyneb için söylediği, “Hani benim gelinim nerde!” sözlerini etrafındaki büyükler gibi unutacağı yaşın bir an önce gelmesini diledi; müstakbel kaynanasının çekingen ve bir o kadar isteksiz adımlarla gelip Zeyneb’in durumunu sorduğu kısa ana kadar beni avucunda sıkarak, iskemlede, öylece bekledi.

Ben Zeyneb’in arabasının anahtarı.

Zeyneb’in kardeşinin elindeyim. Mahkeme Zeyneb’e çarpan adama hapis cezasının yanı sıra para cezası da kesti; bu para ile kısa süre içinde “Zeyneb’in arabası” diye anılacak olan yeni bir otomobil satın alındı. Zeyneb’in arabası ile en çok abisi ilgilendi. Abisi, bir yandan ehliyet almak için sabırsızlandı, bir yandan sokak aralarında fırsat buldukça bu arabayı kullandı. Plakanın üzerindeki tekerlekli iskemle işaretinin boyasının az önce kazıdığından, ellerini yıkamak üzere mutfağa yöneldi.

Ben Zeyneb’in maaşı.

Zeyneb’in babasının gömlek cebindeyim. Dışarıda yatsı ezanı okunurken Zeyneb’in babası, bayram ziyaretlerine gelen dünürleri hoşnut etmenin, onlardan hoşnut olmanın huzurunu; akraba, komşu ve tanıdık çocuklarına verdiği bayram harçlıklarının gururunu içinde duya duya odaya girdi. Çocukken bir bayram sabahı gittiği camide babasının kendisine bir gün önce aldığı ayakkabısı çalınmıştı. Acısını ve öfkesini henüz yüreğinden söküp atamadığından o olayı bir daha yaşamamak için o günden sonra bayram namazına terlikle veya gözden çıkardığı eski bir ayakkabısı ile gitmeyi alışkanlık edindi. Zeyneb’in odasının kapısını ardından kapamadı. Kararsız adımlarla geldiği odada, Zeyneb’in başı ucunda dikildi. Hiç kimseye söylememiş olsa da herkesin bildiği bir beklentisi ile Zeyneb’in nefes alış verişine kulak kesildi. Zeyneb babasının bakışları altında verdiği son solukla kalakaldı; her zamankinden daha farklı kaskatı kesildi.

***

Doktorlar aileyi oyalama, avutma gereği duymadan günün imkânları dâhilinde Zeyneb’in iyileşmesi ihtimalinin olmadığını söyleyivermişlerdi.

Dört yıl önce Zeyneb gibi hastaların ailelerine aylık para yardımı yapılmaya başlanmıştı. İkinci ayda bu paranın adı Zeyneb’in maaşı olmuştu. Babası maaş çekiminden gün sektirmezdi. İlk aylarda kutsal bir emanetmiş gibi bu parayı sadece ona harcadı. Sonra küçük yorumlar girdi araya.  Zeyneb’in maaşı evin başka ihtiyaçlarına harcanır oldu.

Zeyneb’in geçen yıllar içinde babası genç denebilecek yaşta yolunu bulup kendini emekliye ayırdı; sermayesiz iş çevirmek konusunda zamanla söz sahibi oldu. Başkasının sermayesi kendisinin ise iş kabiliyetiyle ortaklaşa kurdukları son iş yerinin başına da kendisini temsilen oğlunu yerleştirdi. Bu sayede gün boyu o kahvehane senin bu kahvehane benim dolaşabildi.

Bir aklı evvelin, dul kadınların maaşının ve himayelerindeki bakıma muhtaç çocukların aylıklarının normalin neredeyse iki katı arttığını söylediği günden beridir Zeyneb’in babasının huzuru kaçtı. Kâğıt üstünde eşini boşasa mıydı? Bu düşüncesini uzun süre kendisine saklayamadı. Durumu ilk olarak Zeyneb’in annesine anlattı. Zeyneb’in annesi onu anlayamayacak kadar iç dünyasında karanlık ve derin bir yolculukta idi.

Babası, sorun kendisinin değil de bir arkadaşınınmış gibi sağda solda azıcık bilgisi olduğunu düşündüğü, özellikle de ihtiyaç duyduğu gibi bir cevap verebileceğini tahmin ettiği kişilere “Acaba, sadece resmiyette boşanmakla evliliğe bir halel gelir mi?” diye sormaya başladı. Derken hiç ummadığı kişilerden hiç ummadığı cevaplar aldı. “Esas olan imam nikâhıdır.” diyenlerin yanında “Günümüzde imam nikâhının koruyuculuğu neredeyse yoktur; resmi nikâh olmayan yerde bilakis haram tehlikesi vardır.” cevabını veren de oldu. Onu, tereddüdün pençesine hapseden ise oturdukları binadan komşuları olan memur bir çift oldu. Bu çift, iki yıl boyunca kendilerini komşulara nikâhlı eşler diye tanıtmıştı. Zamanı gelince de bu çift tayinleriyle ve geçmişlerinde hiçbir şey olmamış gibi kendi memleketlerine doğru yol aldı.

***

Babası yıllar içinde nice buhranlar yaşadı.  Uzak akrabaları, “Oğlan ne güne duruyor? Zeyneb’e otomobili ile çarpan adamı cezalandırsa ya!” dedi. Babası, bu fikre “Kızım gitti. Bir de oğlumu mu kaybedeyim? Hapislerde mi çürüsün oğlum?” diyerek karşı koydu.

Zeyneb, on iki yaşına gelinceye kadar ancak günlük işler münasebetiyle birkaç dakikayı geçmeyen sürelerle babasıyla konuştu ve bu evde bakışlarını Zeyneb’in gözlerinden en çok kaçıran kişi babası oldu. Yine de çoğu zaman, annesi, Zeyneb’in vücudunu parmak uçları ve avuçlarıyla ovup okşarken bile, Zeyneb babasını yanında hissetmek istedi.

Ben pervazı yuva tutan üveyik.

Diğer zamanlarda olduğu gibi bugün de annesi, acıyan bakışlara kendisi gibi Zeyneb’in de takatinin kalmadığına hükmetti. Bu yüzden Zeyneb’e, genellikle özlem duyulmayan, göz önündeki bir ölü nazarıyla bakan misafirleri Zeyneb’in odasından, dışarıdan fark edilmeyen bir ısrarla, uzak tuttu.

Koridorun karşı tarafındaki oturma odasından artık televizyon sesi gelmiyor. Koridorda en son Zeyneb’in annesinin ayak sesleri işitildi. Dışarıdan odayı aydınlatan sokak lambası da birkaç dakikalığına dinlenmeye geçtiğini, yaydığı karanlıkla haber verdi.

Sabaha çıkmak umuduyla bu anı bekleyen ben, hiç ses çıkarmadan, pencerenin pervazındaki yerimi aldım.

Zeyneb’in soluk alışverişlerinin bir an için hızlandığını duydum.

İri gözlü gece avcılarından korkmasam

kanat hışırtılarımın yanı sıra dem çekmelerimle de Zeyneb’e merhaba derdim.

Şimdi bir kez daha

Zeyneb’le beraber,

benden önce sabahı pervasızca haber verecek olan

serçe seslerini

beklemekteyiz.

Ben öykücü.

Zeyneb’i layıkıyla hissedememenin, onu ve ailesini incitebilecek sözler söylemiş olabilmenin azabını tadıyorum.

Öykümü Elif adındaki kızıma ve Elif adındaki kız kardeşime okudum. Önerileri doğrultusunda öyküden bazı kısımları çıkardım. Birçok cümlenin yerlerini değiştirdim. Devrik birçok ifadeyi istemeyerek değiştirdim. Acındırmaktan kaçındım. Bunları yazmaya çalışırken ruhumu ve dilimi çözsün diye onlarca öykü okudum. Yoğunlukla açıklık arasında aczimle bocaladım. Bir kurban bayramı sabahı Zeyneb’i odasında ziyaret ettim. Fıstık yeşili boyalı odasında sol yanına uzatılmış, yüzü duvara dönük gözleri aralık öyle bekliyordu. Dudakları ve çenesinde bir şeyler yiyormuş veya çiğniyormuş gibi bir hareketlilik vardı.

Gözlerine bakamadım.

Üzerine eğildim.

“Bu da senin bayramlığın.” diyerek,

amcası sıfatıyla,

sağ yanağına bir öpücük kondurdum.

İki dakika süren bu ziyarette yüzümü gizledim.

Kolunda önceki günden kalma serum iğnesi takılı duran yengeme bir şey demeden odadan, daireden ve binadan kendimi dışarı attım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir