Kapat

Ayşegül Yüksel ile Shakespeare Söyleşisi

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Ayşegül Yüksel ile Shakespeare Söyleşisi

21.03.2012 tarihinde gerçekleştirilen “Bahar Noktası: Ayşegül Yüksel ile Shakespeare Söyleşisi” başlıklı konferans metnidir.

Prof. Dr. Ayşegül Yüksel: Bugün kısaca Shakespeare’den bahsedeceğiz. Bizim Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası oyunumuzda, bahardan yaza dönüldüğü aşamanın, yani 21 Haziran diyor kimi kaynaklar, 24 Haziran’a kadar, yani 22-23-24 Haziran’da içerebiliyormuş, o dönemden söz ediyoruz. Şimdi İngiliz Edebiyatı açısından çok önemli bir dönem bu. İngiltere’de hatırlayın mayıs ayında yağmurlar yağıp da tohumlara kadar sular erişip ve tohumlar canlandığı zaman işte insanoğlunda da Hacca gitme duygusu canlanır diye prologda güzel bir giriş var; April
ile çok önemli mevsim; çünkü İngiltere bütün kuzey ülkeleri gibi baharı zor bekleyen bir toplum.
O bitiyor, Langland’a bakıyoruz yine orta İngilizcede işte bizim Piers Plowman nasıl rüya görüyor, nasıl işte efendim imana gelmeye çalışıyor. O meşhur April ayında oluyor bu. Demek ki özellikle bir kuzey ülkesi olan İngiltere’de ama bütün dünya üzerindeki bütün topraklarda buzul bölgelerinden söz edemeyeceğim. Demek ki doğanın canlanması, hayata sanki kışın ölümmüş de yeniden hayata geliniyormuş gibi bir duygu veriyor. Hele hele baharda yaşanan o tohumların canlanması, yeşermesi doğanın olayı 21-22-23 Haziran ayına geldiğimiz zaman nasıl artık
doğanın doğurganlığı, doğanın onarıcılığı, doğanın insan yaşamıyla, canlıların yaşamıyla iç içe zenginleşmesi nasıl gerçekleşiyorsa; bu dönemin yazarı olarak Shakespeare’de büyük bir keyifle bu konuya el atmış diye düşünüyorum.
Biz de çünkü Akdeniz’de o hasat mevsimidir değil mi, o esneklik, çılgınlık, heyecan dönemi yani Akdeniz Bölgesinde şarap yapmak için üzümlerin kesildiği dönem sonbahardır değil mi? Bizim esnekliğimiz, çılgınlığımız, cinselliğimiz belki kışa doğru giderken, yani yaz sonunda sonbaharın eşliğinde oluşabiliyorken Akdeniz’de, kuzey ülkelerinde karanlık bölgeler, geceleri uzun gündüzleri kısa bölgeler olduğu için daha erken bir dönemde haziranda bir yıl dönümü gibi görülüyor. Nitekim gelmiş geçmiş bütün ritüellerde Hıristiyanlık döneminde olduğu gibi Hıristiyanlık öncesi dönemlerde de bu haziranın dönüm noktası hep kutlanmış. Nasıl şimdi nevruz kutlanıyor, bahara geliş orada da bu yaz dönümü ritüeli çok çok eski bir kültür olgusu olarak özellikle kuzey ülkelerinde kutlana gelmiş. Bize biraz yabancı ama öğrenmesi de keyif veriyor doğrusu.
Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası; oyunumuzda kaç tane bir defa rüya var, bizim oyunumuz zaten rüya. Shakespeare öyle bir isim koymuş ki oyununa o düş olgusu zaten temel isim olarak ortaya çıkıyor. Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası, yani artık doğanın doğurganlığının doruk noktasına vardığı yani isteğin, doğurganlığın, aşkın diyelim insanlar bağlamında görüşüyorsak, bütün o bereketli otların özellikle bu dönemde belirli iyileştirici otların yetiştiği ve o
dönemde toplanması gerektiği söyleniyor. Zaten Shakespeare tiyatrosunun genelinde bir ve 16. Yüzyıl İngiltere’sinin bir inancı ve eğilimi olarak vardır, doğanın onarıcılığı yoksa pastoral geleneği zaten olmazdı. Böyle bir doğa içinde Shakespeare düşünmüş oyununu, o doğanın içine o doğanın esnekliğini ve gizemliğini sağlayacak metafizik karakterler koymuş, bir yandan toplumdan karakterler koymuş. Toplumdan üç grubumuz var; Soylular, mitolojik yaratıklar diyeyim kısaca ona. Theseus Atina Dükü, Atina’nın kurucusu olduğu efsanemiz var. Bence Theseus yani internette tarihi bir kahraman gibi anlatıyorlar, ama ona sakın inanmamak lazım, mitolojik bir kahraman. Zaten oyundaki kadın karakter, yani Theseus’un evleneceği kadın olan Hippolyta Amazonlar Kraliçesi o zaten mitolojik, yani onda bir tarih gerçeği olarak düşünmemiz doğru olmaz. Şimdi bir aşamada böyle iki tane mitolojik karakter ve efsanevi bir Atina var. Bir tarafta herhalde 16. Yüzyılın gençleriyle eşdeğerde tutulabilecek dört adet genç var. İki çift sonunda evlenecekler. Theseus Hippolyta evlenecekler. Bir aşk hikâyesi var, o aşk hikâyesi Pyramus ve Tisbi’nin hikâyesinde esnaftan birtakım adamlar var, oynayacaklar. O esnaftan adamlar her ne kadar bazı internet kanalları efendim milattan önce 1200 yılında Homeros’tan öğrendiğimize göre bu tip mechanical dediğimiz, yani işte şu tamircisi bu tamircisi falan gibi adamlar varmış, Shakespeare’de oradan almış gibi düşünseler de Shakespeare’in o kadar gerilere gittiğini hiç zannetmiyorum. Zaten kendi döneminde zaten esnaf loncası kültürü tükenmiş ve bitmiş değil ki zaten Shakespeare’in seyircileri en önde ayakta durarak izleyenler zaten çeşitli zanaat alanlarından çıraklar, küçük çocuklar zaten.
Dolayısıyla Shakespeare bir gençlerin ve genç âşıkların yüreğini çalıyor, birbirine girmiş iki tane aşk öyküsü izleyeceğiz. Bir yandan mitolojik kahramanların kahramanlık ötesi ilişkilerini gösteren bir kadın erkek birlikteliğini göstererek işte seyircinin, seyirci arasında yer alan üniversiteli şairlerin Shakespeare iyi mi yazıyor, kötü mü yazıyor, acaba bir falso yapacak mı, aman yakalayalım da alay edelim diyen Cambridge’li Oxford’lu rakiplerini memnun edecek mitolojik birtakım olgularla seyircisini buluşturuyor. Bir yandan da tabii o soylu seyirciler arasında romantik aşka susamış kadınları da mutlu etmek için metnine inanılmaz güzel romantik sahneler geçiriyor.
Bir yandan da perilere, cinlere zaten inanmakta olan Elizabeth dönemi ahalisi içinde nefis bir, böyle her çeşit cinin ve perinin olduğu bir görsel olay bir araya getiriyor. Tabii ki seyirciler arasındaki işte askerler, savaşçılar, şövalyeler onlar dövüş sahnelerine çok meraklılar, acaba doğru mu dövüşülüyor, yanlış mı dövüşülüyor. Tahta kılıçlarla bile olsa kılıçlar tahta mı değil mi hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Çünkü lordların hediyeleri ile o kostümle o bir ihtimal sahiciydi ve gerçekten de iyi kılıç oynayan oyuncular yetişmek zorundaydı. Bir yandan da o dövüş sahneleriyle dövüş
meraklılarını çok mutlu ediyordu, dövüş meraklısı. Şimdi burada deminden beri anlatmaya çalıştığım dört tane olay örgümüz var, değil mi? Ana olay örgümüz dört genç arasındaki aşk, Hippolyta ve Theseus’un evliliği bir yan olay örgüsü, cinler periler olan Flute’un bir bölümü bir başka olay örgüsü, birde esnaftan oyun prova eden oyuncular var. Dört tane olay örgüsünü nasıl bağladığını göreceğiz ve bizim dizilerimizde de hiçbir senaryo yazarının bu ustalıkta olay dizilerini birbirine bağlayamadığını göreceğiz. Bu çok çarpıcıdır, pek çok dizi izliyoruz. Süreçlerle bizi oyalıyorlar hâlbuki Shakespeare’in her bir oyununun sonuna nasıl ulaşıldığı ve o sonun niye önemli olduğu bilinmese zaten bunca yıl okutulmazdı. Şimdi böyle bir doku üstüne bu oyun biçimlendirilmiş, erken bir oyun; yani Romeo, Juliet’le aşağı
yukarı aynı yıllarda 1590’larda yazılmış; ne Shakespeare’in en büyük şiirinin olduğu bir oyun ne de tiyatro eseri olarak da çok “vay be” bu olmazsa olmaz diyeceğimiz bir oyun. Fakat Shakespeare’in bu Romeo, Juliet gibi en popüler yapıtlarından biri. Şimdi biz 26 yaşındaki bir Shakespeare’den bahsediyoruz.
Beş benzemez bin kişiden mutlaka fazla olan bir seyirci kitlesinin çeşitli kesimlerinden aynı anda nasıl memnun edeceğini ve ayakta tutabileceğini biliyor, 26 yaşındaki Shakespeare. Aynı zamanda şiirsel açıdan da hiç olmazsa yok canım bu şiir olmaz zayıf daha gelişmesi lazım dedirtmeyecek düzeyde de bir tiyatro şiiri bir blank verse serbest dizin kullanımı, bir imge kullanımı noktasına gelmiş. Şimdi bu oyunda benim esas vurgulamak istediğim iki nokta var: Bu tabii genel olarak Shakespeare’in pek çok oyununda olan bir şey, buluş benim değildir. Galiba 22 sene önce bir İngiliz profesör gelmişti. Şöyle bir yan cümle yapmıştı: Shakespeare’in komedi yazmakta popüler olan her şeyi denemiş; çünkü o Londra’da olduğu dönem içinde başarıya yazgılamış kendini. Komedi yazmak aslında Shakespeare’e çok
çekici gelen bir olay değil, trajedi yazmayı seviyor. Neden trajedi yazmayı seviyor, çünkü Shakespeare’in o kadar insancıl, hümanist bir dönemde yaşamış. Yani yaşadığı tarihsel dönem insanoğlu adına umutla bakıldığı bir döneme rast gelmiş. Ama buna karşılık insanoğlu adına inanılmaz derecede hayal kırıklığına uğratıcı olaylarda da yüz yüze gelmiş, o Hamlet’in ünlü “olmak ya da olmamak” tiradını okuduğumuz zaman zaten anlarız ne kadar berbat bir toplum içinde Shakespeare’in yaşamak zorunda kaldığını. Dolayısıyla şöyle diyebiliriz: Shakespeare’in dünya
görüşü kesinlikle trajik bir dünya görüşü. Temel olayda şu, bu insanoğlu şöyledir, böyledir demişler. İşte meleklerden daha melektir. Tanrı kadar akıllıdır. İşte tanrının yaratabileceği her şeyi yaratır. Zariftir, kendisi güzeldir denmiş; fakat o sanat eseri dediğiniz insan hatırlayacaksınız yine Hamlet’tin ünlü tiraddır. Ama ölümlü, sonunda toprak oluyor ve yok oluyor. Bu Shakespeare’in inanamadığı bir şey bana inanmıyorsanız sonelerini okuyun, en aşağı 10-12 sonesinde insanoğlu denen değerin nasıl ziyan olup topraklarla bir araya geldiğini, yine Hamlet’ten Sezar’ın nasıl
günü birinde kil haline, toprak haline gelip de bir bira fıçısının, şarap fıçısının tıkacı olduğunu defalarca anlatır, yani onlarca örneğini bulmak çok mümkün. Dolayısıyla komedi çok ters geliyor. Yalnız niye böyle “haha hihih” dünyada her şey çok güzelmiş eğleniyoruz, Shakespeare dünyayı ciddiye alan bir adam. Profesörün dediği şuydu:
Shakespeare sosyal ortamlarda hiçbir zaman oyunlarını mutlu sona eriştirmez. Dolayısıyla oyun kişilerini her zaman bir düş mekânına götürür der. Şimdi bakıyoruz Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası’nda bütünüyle böyle değil mi?
Atina’dan ormana gidiyorlar, orman düş mekânlı. Ormandan çıktıkları zaman da ormanda ne olup bittiğini hatırlamıyorlar. Venedik Taciri’ne bakıyoruz; Venedik trajik bir mekân, Venedik’te hiçbir şey yolunda gitmiyor. Ama mutlu son gerekli bütün karakterler o Belmond denen mevcut olmayan coğrafyada bir düş ülkesinde mutluluğa koşuyorlar. Arden ormanını hatırlayın, beğendiğiniz gibi aynı şekilde bir şehirde birbirine giren iki olay örgüsünün insanı Arden ormanında buluşup bütün anlaşmazlıklarını çözerler.
Daha onlarca örnek verebilirim. Fırtına, en son fırtına oyununda bile Tempest’de bile şehir ortamında, toplumsal ortamında kardeşin kardeşi yok etmeye çalıştığı bir ortamda nitekim Prospero bir ıssız adaya bırakılmıştır diyemeyeceğim, ölsün diye bir kayıkla kızıyla fırtınanın içine bırakılmıştır ve bir ıssız adaya düşmüştür. O ıssız
adada insanlar arasındaki uzlaşma yıllar sonra gerçekleşir. Şimdi bu oyunda Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası oyununda biz nereden gelip oyunda nereye gidiyoruz. Önce bir Atina ortamında açılıyor, birinci sahne. Theseus ve Hippolyta iki tane soylu mitolojik, tarihi ne dersek diyelim. Aralarında geçen konuşma şu: “Ey Hippolyta ben senin gönlünü kılıcımla kazandım.” Bir savaş olmuş, kralla kraliçe karşılıklı gelmişler, iki düşman. Theseus, kamayı kaldırmış öldürecek kızı benim tahminim herhalde göz göze gelmiş olmalılar, âşık olmuş kızı öldürmemiş. Ben seni aldım demiş, böyle bir erkek egemen dünyaya ilişkin bir amazon kraliçesi söz konusu olan bir kişi ile evlilik yapılıyor ve oyunun en
başından beri bu Shakespeare işte çünkü Hippolyta’nın ne düşündüğünü bilmek durumunda değiliz. Hippolyta var mıydı yok muydu onu da bilmiyoruz. Ama Shakespeare’in tarzı Hippolyta hiç bu evlilikten heyecanla söz etmiyor. Theseus fena halde sözüm ona âşık ah şu üç gün geçse de tam ay olduğu zaman yani yeni ay çıktığı zaman eski ay bitsin yeni ay çıksın, işte o gece düğünümüz olacak diyor. Ben nasıl bekleyeceğim üç gün diyor. Hippolyta’nın cevabı: Merak etme çok çabuk geçer canım senin de istediğin olur gibi bir cevap.
Daha oyunun ilk başında hissediyoruz ki zorla zapt edilmiş bir kadın, zorla bir evlilik içinde ve üstelikte bir amazon kadını, olan bitenden nefret ediyor, böyle bir başlangıç. Bu nefis, yumuşak, şairane, romantik aşk öykümüzün başlangıcı. Bunu hiç unutmuyoruz bu trajik olayı Shakespeare oyunun ilk başında bize koyuyor. Arkasından Theseus’un huzuruna bir inatçı baba çıkıyor. İnatçı baba tipik Hulusi Kentmen tipi oldukça ideal, klasik Roma tiyatrosundan Antik Yunan tiyatrosundan klasik Roma tiyatrosuna, klasik Roma tiyatrosundan da Shakespeare yoluyla bize gelmiş, bir orta sınıf kahraman. Adam kızı için bir delikanlı bulmuş; fakat kızı aksilik ya başka bir oğlanı sevmiş. Oğlanla aynı yaşta, ondan sonra baba kızını şikâyete gelmiş. Ben bir tane güzel damat buldum; fakat benim kız tutturdu ötekiyle evleneceğim diye. Bakın ben babası değil miyim ve bizim Atina’daki bu kuralımız şu
değil mi baba ne isterse o olur; çünkü baba kızın yaratıcısıdır. Dolayısıyla eski bir yasamız vardı, lütfen bunu yürürlüğe koyun. Bu arada şunu unutmayalım ki, Theseus tamamen iradeyi idari ve kolektif iradeyi elinde tutan bir kişi, bir de çok mutlu, âşık olduğu kadını bulmuş, evlenecek, üç günü zor bekliyor. Lütfen bu yasayı uygulamaya koyun. Yürürlükte olması istenen yasa da şu, bir genç kız babasının isteği dışında biriyle evlenmeye çalışırsa ve babasının bulduğu damat adayını reddederse ya manastıra girecek, ömür boyu evlenmeyecek ya idam edilecek ya da başka çaresi yok sevmediği adamla evlenecek. Şimdi ne beklersiniz? Theseus’tan şunu beklersiniz: Bütün Atinalılar eğlenceye hazırlansınlar, üç gün sonra şenlik var. Üzüntü denen şeyi cenazelere bırakalım diye ilan da ediyor;
yani Shakespeare metni işlemek böyle olur, konumuz aşk ve erkek egemen dünyada. Ne beklersiniz, aman Egeus şimdi sende inatçı babalık etme bak benim en mutlu günüm bırakalım Allah aşkına sende affediver kızını şu sevdiğiyle kavuştur. Zaten öbür oğlan sende güzel kızla nişanlıydın, sende onunla evlen Allah aşkına tadımızı kaçırma demesi beklenirken bizim Theseus bak kızım baban doğru söylüyor diyor. Sana diyor üç gün, karar ver diyor ya manastıra git ya da oğlanla evleneceksin başka çaren yok.
Acımasız bir dünyadayız, hayret bir şey ve toplumdayız bakın. Toplumlar savaş yapıyor, birbirini yeniyorlar yenilmiyorlar. O toplum içinde kurallara göre gençler birbirleriyle evleniyorlar. Ama bir arada olamıyorlar, mutsuz oluyorlar ve hep tepede ölüm. Kız üç gün içinde ne yapacağı belli değil, bir yandan da esnaf takımı düğün olacak ya üç gün sonra prova yapıyorlar. Piramus ve Tisbi oyununu yapıyorlar, eski bir Romeo, Juliet hikâyesine benzeyen bir hikâye, ölümle biten. Fakat bizim adamlarımız o kadar cahil ki İngilizce sözcükleri o kadar yanlış kullanıyorlar ki zaten
okudukları metni anlamaktan o kadar acizler ki dünyanın en komik komedisi şeklinde oynuyorlar, prova yapmaya hazırlanıyorlar, Piramus ve Tisbi oyunu.
Şimdi burada bir tane aslan rolü var, o aslan rolü şöyle, şayet sahici bir aslan gibi davranırsa, yani üstüne aslan postu giyip de gerçekten hor hor falan yaparsa ve de hanımlar korkarsa seyirciler arasından aman Allah o dükte merhamet yoktur, hepimizi öldürür. En iyisi diyorlar, üslubunu değiştirelim oyunumuzun. Aslan sahneye çıktıktan sonra
bakın hanımlar korkacak bir şey yok, ben aslında iplik bükücüsü bilmem kimim bu oyun için postu giydim. Merak etmeyin tırnaklar da benim değil, biraz hırlayacağım zırlayacağım ama korkmayın, ben yalancıyım. Oyun oynarken tiyatro eseri oynayan adamlarda bile öyle bir korku eyvah kelle gidecek. Üçüncü trajik potansiyeli koyuyor ve Allaha bin şükür komedimiz başlıyor. Şimdi kızla oğlan Hermia ve Lysander yani birleşmelerine izin verilmeyen gençler,
diyor ki Lysander aman diyor ormanı geçince ileri de benim bir tane yengem var, çocuğu da yok, beni çocuğu yerine koymuştur. Biz onun yanına gidelim, orada evlenelim. Atina’nın kuralları orada hükümsüzdür. Peki, diyor kız. Şimdi çok güzel bir şey gençler kaderlerine karşı çıkıyorlar. Bu arada bir başka güzellik daha, sevilmeyen oğlanın vaktiyle nişanlısı olan Helena diye güzel bir kız var, çok güzel bir kız; öbürü biraz daha esmer bir tip. Demetrius nedense o Helena’yı ikisi çok iyi arkadaş birlikte büyümüşler. O bütün o mayıs akşamlarının güzelliklerini, işte yaz dönümlerinin doğadaki güzelliklerini, birbirleriyle gülüşe oynaşa iki arkadaş Hermia ve Helena yaşamışlar. Ama bir noktaya gelmişler, ondan sonra bu Demetrius hikâyesi oluyor.
Demetrius, Helena nişanlı ve herhalde kız arkadaşını tanıştırıyor, bunlar oyunda yok. Shakespeare başka türlü söylüyor, ben size anlatayım. Tanışma merasimi çok hoş çocuk, kız en iyi arkadaşına tanıştırıyor. Şimdi o kadar çok dinlemiş ki o kız arkadaş Hermia, yani Lysander’dan kaçacak olan bu Demetrius’a. artık pek bir alıcı gözler bakıyor herhalde. Öyle bir bakıyor ki, Demetrius’un oradan gidiyor, buraya geliyor. O kız arkadaşlar arasında sık sık olan bir hadise, yani hayattan kopuk bir hikâye de değil, bu benim tahminim, Shakesapeare’in böyle bir şey gözlemlemesi bilmiyorum. Fakat Shaskespeare’in diliyle Hermia şöyle der, yollarına çıkar bu arkadaşların. Ne olur, nasıl somurtuyorsan öyle somurtmayı bana öğret, nasıl tebessüm ediyorsan öyle tebessüm etmeyi bana öğret. Artık o küçülür küçülür dünya güzeli kız ondan sonra çünkü senin o somurtmaların, gülmelerin işte küçümseyişlerin hepsi ona cazip geliyor ve ben ne yapsam sıfıra indirgenmiş oluyorum; burada tabii güzelliğin göreceliliği, gönül gözüyle görmenin ne kadar çarpıtıcı bir şey olduğu birtakım olaylar ortaya çıkıyor. Zaten oyunun çok hayati noktasında Shakespeare ne yapacak; âşıklar, deliler ve şairler. Bu üç tip insan hiçbir ölçüye gelmezler. İşte bir tanesi şu
kadarcık yerde koca cehennemin alamayacağı kadar şeytan görür. Öbürü âşık olan kara kuru, çarpık çurpuk bacak, çarpık çurpuk bir kızla Mısır kraliçesinin güzelliğinin görür.
Şair dediğimizde bir göğe bakar bir yere bakar fıldır fıldır döner gözleri ve de hiç olmamış bir şeyden, havadan anlamlı bir doğuş yaratır ve önümüze koyar. Bu üçü ölçüye gelmezler şeklinde anlatır. Dolayısıyla bu aşkın göreceliği, aşkın değişebilirliği; âşık oluş ve aşktan kopuşla bununda olasılığı üstüne yazılmış bir hem şakacı hem de çok da gerçeklerle bağlantılı bir metin. Bu sefer ormandan geçecekler, akşam gece vakti. Bu arada gece olmuş. Toplumun bütün baskılarını, toplumsal gerçeklerin insanın bütün acılarını, kısıtlamalarını, sınırlamalarını, acımasızlığını, şefkatsizliğini bırakıp Hermia ve Lysander ormana dalıyorlar, rüyaya dalıyorlar. Biz de günün sıkıntısından kurtulmak için uyumaz mıyız, uyurken de rüyamızla birlikte o günün sıkıntılarının biçim değiştirmiş şekillerde çıkarıp bilincimizden çöpe atmaz mıyız ve ertesi güne çöpü boşaltılmış bir ekran olarak yeniden başlamaz mıyız? İşte yaşanan Shakespeare’in bu oyunundaki bu olay rüya yoluyla, düş yoluyla içimizde biriktirdiğimiz, toplumun bize biriktirdiği çöpü boşaltmak
ve onarılmak için ormana giriyoruz, ormanda karşıt bir durum var. Oberon ve Titania var. Bunlar küçük bir çocuğun benim mahiyetimde olsun, senin mahiyetinde olsun hikâyesinden dolayı bir itişme halindeler ve doğanın ne kadar demokratik, ne kadar onarıcı, ne kadar varlıkları kucaklayan, ne kadar hoşgörülü, yani toplumda ne yoksa doğada bunların hepsinin olduğunu da Oberon, Titania yani periler kraliçesi, periler kralının ilişkisinde görürüz.
Ne görürüz? Karısından istediğini alamaz Oberon kurnazlığa başvurur, hileye başvurur ve hile yoluyla istediğini elde etmeye çalışır. Yani kamasını çekip ben senin kalbini kılıcımla kazandım demez. Ben onun gönlünü nasılsa yaparım, ufak bir kurnazlıkla ben bunu hallederim der. Dolayısıyla bu doğa ortamının, yani düş ortamının çünkü nasıl doğa Shakespeare döneminde inanıldığı gibi bir onarıcı güç ise biz de biliyoruz ki, yani Freud’dan bu yana biliyoruz ki düşlerde bizim ruh sağlığımız için onarıcı bir işlev taşıyor. Dolayısıyla bu iki işlev üst üstte binmiş oluyor.
Shakespeare’in Freud’dan haberi tabii ki yok, ama bu Shakespeare. Yani Freud’un Shakespeare’den öğrenecekleri muhakkak olmuştur ve tabii ki öğrenmiştir. O kadar Shakespeare oyununu Freud’un incelemesi boşa değildir. Bunlar tabii rüya tabirlerinin, rüyaların anlamının çok moda olduğu dönemler, yani Ortaçağ’dan modern öncesi çağa geçildiği dönemlerde tabii ki çektikleri, çok fazla kafa yormuş bu durumlara. Dolayısıyla gençlerimiz önce Hermia ve Lysander gece vakti ormana dalıyorlar. Arkasından Helena Demetrius’a haber vermiş, onların gideceğini Demetrius’la Helena daha doğrusu Demetrius onların peşinde Helena’da Demetrius’un peşinde ormana dalıyorlar ve rüya süreci başlıyor. Oyun boyunca bizim izlediğimiz bu rüya sürecidir.
Bu arada esnaf oyuncularımız bunlardan bir tanesi çok iddialı bir yaratık, ötekiler gibi değil. Bottom adlı karakter o bütün rolleri oynamak ister. Fevkalade gözü yüksek yerde, kendini çok beğenen bir karakterdir ve de muayede gücü yüksek bir karakterdir. Shakespeare böyle karakterleri çok sevdiği için bu oyunda Bottom’ın hem çok gülünçleştirir hem de ödüllendirir; çünkü Oberon’un hilesinin bir parçası olarak Bottom’ı yakalayıp rüya ormanına çekerler. Onlarda prova yapıyorlarmış, orada ormanın kenarında çekip ortaya getirirler kafasına bir eşek kafası geçirirler ve sihirle Titania’yı dünyanın en güzel kadınını Bottom’a âşık ederler. Bottom’ın ödülü oyundaki budur. Çok şey ister, muayedesi zengindir, parlak bir oyuncudur ve de inanılmaz bir rüya gecesi yaşar, Titania’yla. Ondan sonra tabii Titania gerçeği görünce o olmadı diyecektir. Oberon o seven çocuğu bende büyüyü bozayım diyecektir ve onlar dostluklarına devam edecektir.
Bizim gençlerimiz ise şöyle bir süreçten geçerler, oyunun başında Hermia iki delikanlının bayıldığı, peşinden koştuğu, istediği kadar sonunda idam edilmek, manastıra gitmek olursa olsun fevkalade egosu şişmiş bir ben Atina’nın en güzeliyim havasında dolaşırken bu dünya güzeli Helena kimse tarafından istenmediği ve beğenilmediği duygusundan olduğu için gitgide kendini dünyanın en çirkin, en çaresiz, en onursuz yaratığı olarak görmekteydi. İçinde bir bakıyoruz, Hermia işte çeşitli sihir gücü ile Oberon yapıyor hepsini tabii. Puck tipik klasik Roma’dan Antik
Yunan’dan gelme kurnaz, aptal uşak tipinin cin şekline dönüştürülmüş halidir. Bazen yanlış yapar, bazen kurnazlık yapar Puck adlı cin ve neticede o her gözünü açtığı anda ilk gördüğüne âşık olma sihrini taşıyan çiçek usaresini yanlış gözlere şey olduğu için, bir dolu yanlışlık olur; yanlış insanlar yanlış insanlara âşık olurlar. Neticede Lysander, Hermia’yı unutur, gözünü açıp ilk Helena’yı gördüğü için tesadüfen gece karanlığında Helena’ya âşık olur. Demetrius’un gözüne damlatırlar, bu sefer Demetrius’ta Hermia’ya ya âşık olmaktan vazgeçer, eski Helena’sına oda
âşık olur. Oyunun bir noktasında bir bakarız, Hermia o halde iki kızın iki oğlanın peşinde koştuğu ve de sevdiğiyle evlenmezse boynu kesilecek olan Hermia iki erkeğinde cüce, kara kuru kız, Çingene, maymun, nasır gibi hakaretlerle yerin dibine batırdıkları bir yaratık olmuştur. Helena’da sen dünyanın en güzel kadınısın diye diye iki oğlan ondan sonra fena halde yüceltilmiş artık gerçekten de Truvalı Helena güzelliğindeymiş gibi tapınılan; fakat ne yazık ki inanmayan o gençlere artık inanmam siz benle alay ediyorsunuz, ben öyle değilim der. Yani bir yüksek noktadaki Hermia, kendine olan güveninin, güzellik duygusunun sıfır noktasına; sıfır noktasında oyunu başlatan Helena güzelliğin ve beğenilmenin doruk noktasına geldiği anda rüya içinde kimlikler hani ben senin papuçlarının içinde
değilim, ben senin ne yaşadığını bilemem. Birebir birbirlerinin yaşadıklarını yaşama durumuna gelirler. Aynı şey delikanlılar içind e söz konusu olur; çünkü onlar soylu toplumda birbirlerine sadece kötü kötü bakışıyorlardı. Burada doğanın özgürlüğü içinde birbirlerini öldürme aşamasına geliyorlar. Dolayısıyla da oyunun bir noktasında
o hani bana onun gözleriyle bakmayı öğret, işte bana gülüşünü öğret ki bende öyle güleyim diyen Helena’yla Hermia, Hermia tırnaklarını açmış. Ben seni oyarım, boyun uzun diye kendini bir şey mi zannediyorsun. Sen benim sevgilimi elimden aldın diye gırtlak gırtlağa boğazına sarıldığı; Helena’da birden bire kibarlaşıp ahh bu çok cadıdır biliyor musunuz ne olur beyler beni koruyun, yani iyi kızdır hoş kızdır çocukluk arkadaşımdır ama vallahi gözümü oyar, ben korkuyorum dediği bir tip olarak müthiş bir rol değiştirme olur. Oğlanlar ise zaten birbirlerini öldürmek üzeredirler. Kılıçlar çekilmiştir, öldürmek, paralamak. Oberon ve Puck uşağı bunların bir araya gelmelerine mani olurlar ve de sonunda hepsi yorgun ve bitkin bir biçimde yan yana uyuyup ertesi sabahı bulurlar. Ertesi sabahı bulduklarında bir bakarız, Lysander gene Hermia’yı seviyor, Demetrius’ta Helena’yı seviyor. Büyüye inanmadığına göre
Shakespeare ve Nis, nasıl oldu? Onun da açıklaması, bir hatunun peşinden koşarsınız koşarsınız, türlü hakaret
görürsünüz, itelenirsiniz, onurunuz biter. Öbür hatunun peşinden koşmaktan o kadar yorulursunuz ki bir yerde durursunuz, ben artık dayanamayacağım dersiniz ve bakarsınız sen varken ben ne diye o kadar yolu koştum dersiniz. Zaten bir bakışla unuttuğu nişanlısına geri dönüyor, bu ne sadakat bu ne güzellik biçiminde.
Bütün hikâye bu şimdi Freud’ca düşünecek olursak pek çok eksik bıraktım, yani yeter de artar bile. Oda şu: İnsanın sağlıklı egosunun Freud’a göre biliyorsunuz, dengeli bir egosunun oluşması için bir İd varlığı var. İşte orman Shakespeare’ın o karanlık ormanı, o ormanın vahşeti, getirdiği korku yani bir yandan doğa onarıcı, şefkatli, hoşgörülü birde ama İd’in karanlık işlere yönelişinin özgürlüğünü sağlayan bir yanı var. Toplum süper ego; çünkü neden, insanların içgüdülerinin veya taşkın duygularını ortaya vurmalarını engelleyen, sınırlayan kuralları olan bir olgu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir