Kapat

Artık hikayeler: Kaybolmuş Yazar (Yüksel Taylan)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Artık hikayeler: Kaybolmuş Yazar (Yüksel Taylan)

Kıvrımlı yokuşta Firdevs’in hikâyesiyle karşılaştığımızda ve bütün derinliğine indiğimizde ki Firdevs gerçekten ilginç ve bir o kadarda karmaşık ve ilgiyi hak eden bir kadındı, birkaç sokak yukarda yaşayan bir yazarla tanışmıştık. Yaşça bizden yeteri kadar büyük, Rafik’ten de yeteri kadar küçüktü. Dar bir sokakta, uçurum kıyısında, yolun altında ve gecekondularla kaplı bir vadiye bakan eski yarı ahşap yarı yığma tuğla bir evde yaşıyordu. Ev ona anne ve babasından kalmıştı. Oldukça eski olmasına rağmen bir şekilde idare ediyordu. Yazmak için kullandığı bir odası geniş ve uzun bir masayla, kâğıtlarla, kalemlerle, kitaplarla, dosyalıklarla, çeşitli raflarla ve birbirinden farklı süslerle -2 tane kum saati, 3 tane yerküre, 1 tane masa saati, 1 tane küçük alçıdan yapılmış Davut heykeli gibi- dolmuştu. Bu odada yazdığından bahsediyordu ama bana göre daha çok balkonda içki içmekle ve gecekondu mahallesini seyretmekle meşguldü. Babasından kalan bir takım kira gelirleriyle geçinebildiği için zamanının çoğunu bu harabede “yazarlık” yaparak geçiriyordu.

Anlattığına göre birkaç sefer Anadolu’nun ücra köşelerinde belediyelerin ve onların çevresinde yuvalanmış kimi uyanık yayınevlerinin “öykü yarışması” adı altında düzenlediği telifsiz öykü toplama girişimlerine katılmıştı. En kötü öykülerini gönderip birinci olmak ve 5 bin TL, 3 bin TL gibi para ödüllerini kazanmak gibi saçma sapan bir gayeye kapıldığı için şimdi kendini suçluyordu. Balkonunda ana rengi kırmızı, çeşitli renklerle sonradan boyanmış üç kişilik büyükçe eski bir koltuğu vardı. Birkaç tane de sandalye çevreliyordu koltuğu. “Burada doğdum büyüdüm” diye anlatmıştı bu fazladan sandalyelerin hikâyesini. Söylediğine göre çevrede ne kadar berduş ya da devletle, belediyeyle, okulla ilgili kendisinin, çocuklarının sorunu olan aile babaları varsa zaman zaman kapısını çalıyordu. Biz orada olduğumuz süre içerisinde böyle bir girişimde bulunan hiç kimseyi görmedik doğruyu söylemek gerekirse. Rafik’in tek bir satır yazmadan, üstelik savaş bölgesinde olmasına rağmen bıraktığı hikâyeyi, O ise savaşsız bir yerde yüzlerce öykü, hikâye yazarak bırakmaya çalışıyordu. Öykülerinin birkaç tanesini okudum onunla sohbet ettiğimiz sırada. Daha çok babasından ve onunla geçirdiği çocukluk, gençlik yıllarından bahsediyordu söz konusu hikâyeler. “Bunlar benim yaşadığım şeyler değil, çevremde gözlemlediğim karakterlerden yola çıkarak ortaya çıkardığım şeyler” demişti ama okurken insan, bir insanın kendisinden ve geçmişinden bahsettiğini kolaylıkla anlayabiliyor. Bunları yazarken çok kötü bir yazar olduğunu söylemek falan istemiyorum. Gerçekten iyi şeyler yazdığına okudukça tanık oldum. Deniz’e göre kendisine ayna tutmaktan vazgeçmesi gerekiyordu gerçek bir hikâye yazabilmek için. Mesela bize Firdevs’ten bahsederken ardı ardına sıraladığı kelimeler -onu Firdevs üzerine konuşurken tanımıştık- kendi hayatına ayna tutmadığı için oldukça iyiydi.

“O zamanlarda tren kent merkezinden geçerdi. Gün içinde defalarca bu geçişlere şahit olurduk. Özellikle katar dediğimiz yük trenleri geçerken oturup seyreder, vagonların ve onların üstündeki renklerden, insanlardan, hayvanlardan, kapılardan ayrı ayrı hikâyeler türetirdik. Tabi o trenleri seyrederken insan hayale dalmıyor değil. Çok zaman kendimi tren katarlarının etkisiyle Steinbeck hikâyelerinde zannettiğim olmadı değil. Gerçi ne kadar değildik orası muamma. Kent merkezinin doğusunda kalan üstü yarı kapalı bir miting alanının tam ortasında üç tekerlekli bir hurdacı arabasının etrafında kümelenir, beyaz şarap ve gazozu karıştırıp içerdik. Bazen 3 kişi olurduk bazen 7 kişi. Hurdacı arabası sürekli oralarda yatıp kalkan birine aitti. Fakat oradan ayrılıp hurda toplamaya ya da satmaya gitmezdi hiç. Kirli elbiseleri ve uzamış sakallarıyla hemen hemen hepimiz tek tip bir görüntü veriyorduk. Orada onlarla birlikte tren katarlarının gürültüsü, yolcu trenlerinin düdükleri, otomobillerin kornaları ve şehir hayatının o gündelik akışı içinde karşılaştığım hikâyeleri, akşamları buraya eve geldiğimde kâğıda dökerdim. Bazen şarabı fazla kaçırdığım zaman, inanın eve nasıl geldiğimi bile bilmezdim. Firdevs’i de burada mahallede küçüklüğünden beri bildiğim gibi, orada o şarapçı tezgâhında otururken, gelip geçerken gördüğüm kadarıyla da bilirdim. Önce öğrenci olarak, sonra yolcu olarak, en sonunda da iş dünyasına karışmış bir kadın olarak gelip geçti hep önümüzden. Onlarca insanın arasından nasıl oluyorsa gözlerimiz hemen onu seçebiliyordu. Bazen topuk sesleri duyulurdu mesela. Onca gürültünün ortasında Firdevs’in geldiğini belli eden topuk sesleri… Sanki her şey yavaş yavaş ilerliyormuş gibi, zaman durmuş, herkes, her şey durmuş da sadece Firdevs yürüyormuş gibi. Tren yolunun karşı tarafında otobüs durakları vardı, oradan şehrin içine karışmak, şehrin kenar mahallelerinden gelenler için daha kolaydı. Firdevs’te öyle yapar, durakta otobüsten iner, tren yolu boyunca bir süre yürür, sonra da ışıklardan karşıya geçer ve kaldırım boyu yürürken ilk binanın köşesine geldiğinde kaybolurdu.

“Tabi önce trenleri şehir dışına çıkardılar. Ardından da Firdevs daha az geçer oldu, sonraları hiç geçmemeye başladı. Bir gün Firdevs’in mahalleden de gittiğini öğrendim. Şarapçı tezgâhında her gün bir şekilde konusu olurdu. O gün bundan sonra ömrü boyunca belki hiç geçmez. Belki bir defa daha geçer ama kaç sene sonra olur bilmiyorum demiştim. Halley bile 75 senede bir görünüyordu bildiğimize göre, Firdevs kaç yılda bir görünür? Var mı bir ölçüsü. Tabi ne yapacağımızı bilemedik o gün. Kime soracaktık? Birkaç hırpani kılıklı adamın hep beraber bir kadını araması aklı başında her insanın reddedeceği bir durum elbette… Bana sorarsanız eni sonu gelecekti, beklemeliydik. Tabi o gün hepimiz bir yerlerde sızdık. Ertesi sabah geldiğimizde bizim hurdacı arabasının sahibini geceden kalp krizi geçirmiş ve ölmüş olarak bulduk. Önce onu kimsesizler mezarlığına götürdük, artık ne derseniz. Sonra hurdacı arabasını deniz kenarına götürüp suların içine sürükledik ve bütün eşyalarıyla birlikte denizin içine bıraktık. Ağır ağır gömülmesini izledik, ardından da dağıldık her birimiz şehrin bir köşesine…”

Bana okumak için verdiği hikâyelerin hiçbirinde Firdevs’e dair tek bir satır yoktu. Aslında okurken sırf bu yüzden dikkat etmiştim kıyıda köşede kalmış karakterler arasında Firdevs var mıdır diye ama kesinlikle böyle bir şey yapmamıştı. Kıvrımlı yokuştan, harabeye dönen binadan, fırından, bahçelerden ve daha başka bir sürü ayrıntıdan oluşan öyküler arasında Firdevs sanki hiç yaşamamış gibiydi. Oysa Firdevs’in geçtiği hikâyeleri sakladığına emindim. Nihayetinde ondan Firdevs üzerine yazdığı hikâyeleri istedim okumak için. İnkâr etmedi, ancak kesin bir dille asla böyle bir şey yapmayacağını söyledi. Hatta o kadar kesin bir dil kullandı ki beni bile ürpertti. Bu konu üzerine bir daha da ısrar etmedim. Ancak demişti, “ben öldükten sonra buradaki yığıntının içinden bulup çıkarabilirsin onları ve o zaman okursun.” Bana kalırsa ölmesini beklemek istemezdim, hatta o kadar önemli olduğunu düşünmüyorum ama başkaca yapacak bir şey yoktu. Ben daha önce ölebilirdim, böyle bir durumda yine de hiçbir şey değişmezdi. Sonuç olarak bilmediğim bir hikâyenin içinde yüzüyorum.

Kıvrımlı yokuşta kiraladığımız evimizin hemen karşısında bulunan 2 katlı harabe bir binaya geceleri denizci feneri ile gelen bir adamın esrarı üzerine sohbet ederken tanımıştık onu. Biz bahçemizden eve doğru bakıp, bu evde ne var acaba diye kendi aramızda sohbet ederken hemen önümüzden yokuş yukarı doğru çıkıyordu ve bize dönüp “Firdevs var,” demişti. Daha sonraları denizci feneri ile dolaşan adamın sırrına vakıf olabilmiştik ki bunda bizim kaybolmuş yazarın payı yok denemez ama söz konusu hikâyenin onunla hiçbir bağlantısı yok.

Deniz her zamanki gibi konuya fazlaca önem vermek istemedi. Sonuçta ortada bir kadın vardı ve oradan geçen binlerce kadından biriydi. Birileri onlara, yani şarapcılara söylemeseydi Firdevs’te diğer sıradan insanlar gibi gelip geçecekti. Tabi bizim kaybolmuş yazar için -bu ismi Deniz takmıştı ve tam olarak sebebi buydu- durum çok farklıydı. Ona göre Firdevs bulaşıcı bir durumdu. Burada “durum” lafzını ben kullanıyorum. Yazar, içinde bulunduğu ruh halinin etkisiyle olsa gerek Firdevs’i bir “hastalık” olarak tanımlamıştı: “Aslında benden bulaştı onlara, sonra tabi onlardan da bana geri nüksetti. Bedenimin her köşesine yayıldığını, yayılma anını hissettim desem yalan olmaz. Yoksa oradan ben söylemeden önce de defalarca geçmişti Firdevs. Tabi orada bulunanlara o zamanlar hastalık bulaşmadığı için farkında değildi hiç biri. Sonra bir gün karla karışık yağmur yağıyordu. Firdevs uzun siyah bir atkıyla, siyah yün beresiyle, koyu yeşil montuyla, lacivert şemsiyesiyle, kalın topuklu botlarıyla bizim bulunduğumuz kapalı alana yakın geçmek zorunda kaldı. Atkısının savrulması, beresini düzeltmesi, şemsiyeyi üstü kapalı alana girince yan çevirmesi, topuklarını birbirine ve yere vurması hepsi her saniyesiyle aklımda. O zaman bahsettim ondan, ‘ben bu kadını tanıyorum’ dedim. Yedi kişiydik ve herkes ona doğru kaçamak bakışlarıyla bakmaya başlamıştı. Zaman durmuştu. Bir süre hiç kimse konuşmadı. Şehirde yaşam çok yavaş akmaya başlamıştı o an. Bunu bütün ayrıntısıyla hissettim. Sonra ertesi gün yeniden geçecek mi diye beklemeye başladık. Geçmedi tabi. Daha sonraki gün de geçmedi. O zamanlarda öğrenci olduğu için çok düzensiz bir geçişi vardı. Herhangi bir saate ya da olaya bağlı değildi. Sonraları başka bir şehirde okumaya başladı. Uzunca bir süre onu sadece şehrin doğusundaki terminalden gelen otobüslerden inerken ve batısında bulunan bu kıvrımlı yokuşa gelmek için aynı duraktan otobüse binerken görmeye başladık. Artık zaman düzensizdi ama durum düzenliydi. Otobüsten iniyor, hemen yandaki durağa geçiyor, bir süre bekliyor, sonra yeni otobüse binip evine gidiyor. Bazen sabah erken saatler oluyor bunlar, bazen akşamüstleri. Bu arada kaç yıl geçti. Firdevs’in bir üniversiteyi bırakıp başka birine gitmesi, çalışmaya başlaması, sonra istifa edip başka bir yere çalışmaya gitmesi. Hepsi bir zaman hikâyesi bunlar. Bir noktadan başlayıp başka bir noktaya sürüklenen. Mekanik aslında. Herkesin yaşadığı sıradan mekanik hikâyeler dizini. Benim için şaşırtıcı değil tabi ama başkaları için öyle. Ben onu bildiğim için çok fazla etkilemedi beni ama diğer arkadaşlara bulaşmasıyla hızla sarıp, onları kavuran bir hastalığa dönüştü.”

Bir akşamüzeri yine aynı balkonda aynı koltuğa ve sandalyelere oturmuş gecekondu mahallesini seyrediyorduk. Yazar her zamanki gibi kibirliydi ve ustaca yalanlar söylemeye devam ediyordu. Birdenbire Deniz, neden hala Firdevs’i beklediğini sordu. Sahi, neden bekliyordu?

Gecekondu mahallesinden oynak müzik sesleri geliyordu. Kıvrımlı yokuşun tam arka tarafına düşen bu vadide çoğunlukla Romanlar oturuyordu ve havanın iyi olduğu bütün akşamlar düğün ile geçiyordu. O akşam hafif bir esinti vardı, böyle havaları iyi bilirim, ne kadar sıcak olursa olsun birkaç saat içinde yağmur birdenbire patlar ve ardından insanı nefes almasına zorlaştıracak kadar yoğun bir nem sarar ortalığı. Tabi bu yağmur havası Romanları yıldırmamıştı, her zamanki gibi düğüne devam ediyorlardı. Deniz, Yazar’a neden Firdevs’i beklediğini sorunca üçümüz birden bir süre düğün töreninden gelen müziği dinledik… Ardından Yazar, Firdevs’i beklemediğini, beklemesi için bir sebep olmadığını anlatan bir söyleve girişti: Onu kendisini bildi bileli tanıyordu söylediğine göre. Küçüklüğünü görmüştü, sümüklerini çeke çeke sokakta koşturduğu günleri görmüştü. Okuma yazma öğrenmesini, karnesi elinde koşa koşa eve gitmesini görmüştü. Oturduğu iki katlı evin hemen arka tarafındaki çimenlikte oğlan çocuklarıyla oynadığı oyunları görmüştü… Şimdi neden böyle birini bekleyecekti? Böyle bir şey için en ufak bir sebep bile yoktu. Ve bizi böyle bir şey olmadığına inandırmak için inanılmaz bir çaba sarf ediyordu. İyice sarhoş olmuştu, yağmur yağmaya başlayacaktı neredeyse, o yüzden daha fazla dinlemedik ve kendi evimize dönmek için yürümeye başladık. Roman düğününden gelen ses kesilmişti. Biz daha evden çıkar çıkmaz yağmur bütün şiddetiyle üstümüze yağmaya başlamıştı. Kıvrımlı yokuştan aşağı hızlı adımlarla ilerlerken her zamanki gibi denizci feneriyle birinin Firdevs’in babasından kalan evin içinde dolandığını gördük. İyice ıslanmıştık, dolayısıyla orada durup eve doğru bakarak beklemek yerine doğrudan eve girmiştik, kurulandıktan sonra tekrar eve doğru baktığımızda denizci fenerinin ışığının söndüğünü gördük. Yağmur suları yokuş aşağı akmaya devam ediyordu ama yağmur tamamen dinmiş, yerini boğucu neme bırakmıştı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir