Kader ve Masumiyet Filmleri Bağlamında Melodram Türünün Yeniden Üretimi (Dr. Tuğba Elmacı)

Nasıl Bir Tiyatro İstiyoruz? (Oğuz Arıcı)

Abur Cubur Mahallesi (Aysel Güney)

Gretel Wachtel’in Gretel’in Öyküsü Adlı Anı Romanında Muhalefet Teması (Arzu Özyön)

Seçkin Gündüz ile ‘Kadın Mağanda’

SÖYLEŞİ 22 Temmuz 2017
1.020

 

 

Kadın Maganda isimli öykü kitabınız Truva Yayınları tarafından yayınlandı. Bu sizin ikinci öykü kitabınız. İlk kitabınız hakkında bilgi verir misiniz?

Yılbaşı sabahıydı. Sanki bir armağan sunulmuştu. Öykümü Çağrı dergisinde gördüm: 1 ocak 1968. Yayınlanan ilk öyküm…Coşkumu düşünün. Konya senatörü, Şair-Yazar Sn. Feyzi Halıcı’nın  yayımladığı, dönemin önemli dergilerinden biriydi Çağrı. Sonra öykülerim peş peşe çeşitli sanat-edebiyat dergilerinde, gazetelerin edebiyat köşelerinde yayınlanmaya, dizi şeklinde verilmeye başladı. Günden güne artan sayılarda mektuplar, öneriler alıyordum.  Beni ileri yaşlarda, olgun biri sanmışlardı. Bunu sorun gibi gördüm. Çok gençtim, öğrenciydim. Çekindim. Yanlış yapmışım. Aralarına girmedim. Ancak kendime güvenim daha da artmıştı. 1969 yılında on öyküden oluşan “Bir Yığın Sevgi” adlı kitabımı maddi-manevi özel çabalarımla üniversite yıllarında, sınavlarımı da aksatmadan yayımladım. Şimdi değinesim geldi: Öykülerin birinde ‘kornea nakli’ yapılan doğuştan görme engelli bir kahramanı anlatıyordum. Yıllar sonra bunun tıbben gerçekleşeceğini yazarken kesinlikle hiç düşünmemiştim. Aynı durum Kadın Maganda’daki öykülerin birinde de var: Genlerle oynayarak bireyin suç işleme dürtüsünü yok etmek… Böyle bir araştırmaya başlandığını geçen aylarda televizyon oturumunda izledim. Öykünün yazıldığı yıllarda ‘gen’ sözcüğü yeni yeni dile getirilir olmuştu. Bunlar bana ayrı bir tat veriyor. “Bir Yığın Sevgi” ailemden gizli çıkmıştır. Eğitimimi tamamlayamam diye korkmuşlardı. ODTÜ’deydim, dersler ağırdı. “Önce okulunu bitir sonra bu işlere kalkışırsın,” uyarısı hep kulaklarımdaydı. O dönemin aileleri genellikle çocuklarının sanatçı-sporcu-manken olmasına pek sıcak bakmazdı: ‘Karın doyurmaz’ diye de… Kesintisiz okuyup mezun oldum, yüksek lisans yaptım. Amacıma ulaşmıştım. Ayrıca öykülerim de okuyucuyla buluşmuştu; mutluydum. İkinci amacıma da erişmiştim. Arada bir “Bir Yığın Sevgi”yi sahaflarda görünce -Kadın Maganda duymasın-o ilk günkü coşkuyu yeniden yaşıyorum. Bu sorunuz beni geçmişe sürükledi, duygulandım.

Bunun haricinde bir de şiir kitabınız var sanırım.

Evet. Şiir kitabına gelince.  İş yaşamımı  kapsayan bir sürede, doğal olarak, belki de zorunlu olarak doğmuştur. Kamu sektöründe, bürokratik yönetim basamaklarında geçen meslek yaşamımın bir yan ürünüdür de diyebilirim ona. İşim yoğun, sorumluluğum ağırdı, çoktu. Yurtdışı görevler, eğitimler… Artık yalnızca okumakla yetiniyordum. Kalemim susmuştu. İçimde gezinen öyküler bir anda şiire bürünmeye başladı. İlk şiirlerim sağlam kurguya dayalı, öyküsel yapıdadır. Onlara şimdi bakınca bunu anlıyorum.  Bir şeyi daha paylaşmak istiyorum. Arkadaşlarımın kimisi şiirlerimi öykülerimden daha çok beğendiğini dile getiriyor. Ben onlara katılmıyorum. Öykülerimin arkasındayım. Bu duygu belki de yazma eylemine öyküyle başlamamdan kaynaklanıyor. Şiire dönüşüm öyküden en az 20-25 yıl sonradır.

‘Kadın Maganda’ kitabı akıcı ve kolay okunabilen ama insanı saran bir kitap olmuş. Sanırım bunun için iyi bir gözlem gerekmekte.

Kuşkusuz,  gözlem gerekmekte. Duyarlılıktan kaynaklanan bir gözlem söz konusu burada. Artı düş gücü. Duygudaşlık. Ayrıntılara inebilmek, bunları ilişkilendirmek.  Gözlemlemedeki başarı bence duygusal zeka ile orantılı. Yaşadıklarımızın hemen hemen hiçbiri sıradan, rastlantısal, nedensiz değil. Buna inanıyorum, yanılmadığımı da görüyorum. ‘Kadın Maganda’daki dili akıcı bulmanıza sevindim. Elimden geldiğince özen gösteririm. Akıcılık; dil ile düşüncenin örtüşüp kaynaşmasından ötürü sağlanıyor, görüşündeyim. Gerçi şiirden kaynaklanan bir dizem yatkınlığım da var.

Öyküleriniz de tiyatral bir hava da söz konusu. İnsan okurken kendisini tiyatronun içinde gibi hissediyor. Bu bilinçli bir tercih mi?

Tiyatral havayı veren kurgulamaların, okurla sağlanacak iletişimi kolaylaştırdığını düşünüyorum. Öyküler her ne denli düzyazı anlatımı olsa da yazılanların ötesinde duygulanmalara, tepkimelere yol açıp yeni düşünceler üretebilecek biçemler içeriyor. Çalışmalarımda özellikle bunu arıyor, bunu yeğliyorum. Becerebiliyorsam, başarabiliyorsam… Okurun katkısı, işbirliği son derece önemli. Demem o ki;  başarılı sonuç için okurun  da  görevi, payı, sorumluluğu var.

Öyküler de karşılıklı bir konuşma hakim. Betimlemelerden daha çok kişi karakterleri, sorunları ve kimi zaman çözümleriyle karşımıza çıkartılmış. Neden böyle bir yöntemi tercih ettiniz?

Az önce değindiğimiz o tiyatral havayı sağlayan birinci öğe: karşılıklı konuşmalardır. Olmazsa olmaz. Betimlemelerden söz etmeniz iyi oldu. Sezmişsiniz. Yersiz betimlemelere yer vermiyorum.  Kaçınırım. Yersiz betimlemeleri okuyucunun düş gücünü kısıtlayan bir tutum olarak algılıyorum. Bana yapılmış bir saygısızlık gibi görüyorum. Zorunlu ise kuşkusuz betimlemeler yaparım, yazılanları özenle okurum. Ama öylesine yersiz, yoğun betimlemelerle karşılaşıyorum ki dayanamıyorum. Üstelik okurken düş gücümü dizginleyemiyorlar, yetmiyor, onların betimlediği benim canlandırdığımla genelde örtüşmüyor, ters düşünce irkiliyorum. Okurken işte o an, orada kopuyorum. Ya da öyle güçlü yazılsın ki, sözcüklerinin dışına kaçamayayım. Yabancı yazarlardan da, bizim yazarlardan da nedense pek sık böyle yapanlar var. Durup dururken bir masa örtüsü uzun uzadıya ne amaçla anlatılıyor! Niye mavi, niye sarı, niye beyaz, niye çiçekli, niye ipekli!.. Olayla hiçbir ilgisi yok. ‘Masa örtüsü,’ de, geç.  Rengini, enini, boyunu ben kafamda şekillendiririm, bırak. Seçimimi okurken doğal olarak yaparım. Kahramanların adları, yaşları, cinsiyeti, saçı, başı, giysisi, boyu, kilosu, yer, zaman, vb… Öyküde rolleri yoksa belirtmem. Duygularla, düşüncelerin; konuşmalarla, iç konuşmalarla, davranış biçimleriyle harmanlanarak verilmesi; okuyucunun gerçeği görüp, duyumsamasını daha sağlıklı, daha tarafsız sağlayabilir, diye düşündüğümden böyle bir yöntemi özellikle yeğliyorum.

Ülkemiz geçmiş dönemde isimleri hiçbir zaman unutulmayacak çok önemli öyküleri kucakladı. Sizce öykücülük de eski kuşağa göre nerede duruyoruz.

Yakın geçmişe bakarsak ülkemizde öykü sanki yelpazeledikçe parlayan, arada bir duraksayıp sönükleşen, ama sönmeyen bir kor gibi. Edebiyat dergileri çok ama çok önemsenmeli. Öyküyü bence ayakta tutan onlar. O parlama, sönükleşme dönemleri de dergi nitelikleri, nicelikleriyle bire bir paralellik gösteriyor. Şimdilerde okuyucunun beklentileri, tutumu, görüşleri değişti. Yazar olarak bunu yakalamak, karşılamak gerekiyor. Geçmiş kuşak öykülerinde bu gözetilmiştir. Üzülerek söyleyeyim ki öykü romanın hep bir adım gerisinde kalmıştır. Kuşaklar boyu bu böyle, sanırım dünya genelinde de böyle.  Şimdi anımsadım: Ernest Hemingway’ın  ‘İhtiyar Adam ve Deniz’ adlı yapıtı teknik olarak -yapısal-tam bir öykü kitabıdır. Nobel ödülü nedense roman dalında verilmiştir. Bilinçli yapıldığı şu an bile tartışılmaktadır. Uzun diye mi?  Oysa kısa öykü, uzun öykü gibi nitelendirmeler de yeriz. Öyküye salt yapısal olarak bakmak gerekiyor. Öyküden kısa roman vardır; romandan uzun öykü olur. Ancak “kısa kısa öykü” teknik olarak öykünün ayrı bir dalıdır. Kısa öykü-uzun öykü diye bir sınıflandırma yoktur.   Bunlar yapısal örgüyle, kurguyla ilgili  teknik konulardır. Yaygın kullanılan ‘Genç öykücü’ kavramı da bana gereksiz geliyor. Yazarın yaşı değil, yazdığı önemli, öne çıkarılması gereken yapıtı. Halk arasında böyle konuşulabilir ama önemli değerlendirme yazılarında kullanılmamalı. Eski kuşağa saygım sonsuz. Onlara çok şey borçluyuz. Etkileri günümüze yansıyor. Öykünün temelinde onların harcı var. Ancak o dönemlerde kendini salt öyküye adamış yazarlar çok az. Bir bölümü gazetecilik yanında , kimi tefrikanın yanında, kimi roman aralarında öyküye el atmış. Günümüzde de çok güçlü, olağanüstü öyküler var. Kalıpları zorlayan, genişleten teknikler kullanılıyor. İçimden geldi söyleyeyim; yapısal  olarak -tümce kurmalarda-Türkçeyle aşırı oynayanlar da var. Bir yandan daha tam oturmamış sözcük sorunu yaşanırken Türkçeyi çok fazla eğip bükmenin yararlı olacağını düşünmüyorum. Bitişik -ayrı yazılması gereken sözcüklerde TDK ile o kurumdan ayrılıp Dil Derneğini kuranların yayınları, sözlükleri birbirini tutmuyor. Kendi içlerinde bile yazım yönüyle çelişen sözcükler dolu. Şapkalar geliyor, gidiyor. Yeni kuşağa Türkçeyi yerli yerine oturtmak düşüyor. Güçlü öykücüler roman yazarı oldu. Ne yazık ki öyküyü, romana giden yol, bir basamak olarak kullanmak isteyenler, özenenler var. Her iki dalda da yapıt verseler ya. Amerika Birleşik Devletlerinde, Sovyetler Birliğindeki ünlü roman yazarları aynı zamanda çok güçlü öyküler sunmuştur, sunmaktadır. Avrupa kıtasında öykü hemen hemen bitmişken-önceleri de yok gibiydi-ülkemizde bu dönem yine yeniden güçlenerek öykü ortaya çıktı, diyebilirim. 12 eylül öncesi-sonrası yaşanan politik çalkantılardan öykünün, öykücülerin, dergilerin olumlu ya da olumsuz etkilenmemesi olanaksızdı. Dergilerin, öykülerin, dahası sözcüklerin politize olup ayrışmışlığını yaşamış biri olarak kuşakları kıyaslarken bu kırılma noktasını göz ardı etmemek, özverili yeni kuşağı hoşgörüyle desteklemek gerekiyor. Eski kuşakta da kutuplaşmalar olmuştur ama  olanların daha farklı amaçlarla, daha farklı yoğunlukta olduğunu düşünüyorum. Nasıl ki sevdiğimiz bir şarkıyı dinlemeyi özlüyorsak, o sıklıkta olmasa da sevdiğimiz bir öyküyü yeniden , yeniden okuyabilmeliyiz. Günümüz öykücülerinden işte bunu başaranlar var.

Teknolojinin gelmiş olduğu nokta edebiyatın gelişmesine katkı  sağladı mı?

Erişim kolaylığı, yaygın paylaşım, alıntılama olanağı, karşılıklı, etkili iletişimler doğal ki olumlu gelişmelerdir. Öğrenme isteğini özendirmekte… Tanıtarak sevdirme, araştırmaya yönlendirme gibi işlevler teknolojinin başarısıdır. Okuyucu sizi çabuk, kolay buluyor, siz de onları… İzleyiciler sanatçıyı gerektiğinde yönlendirebiliyor. Çok sesli, etkili bir ortam. Yaratıcılığı kamçılıyor. Ne yazık ki öykünmeyi de… Sanal ortamın geçiciliği söz konusu olunca işte bu tartışılabilir. Nitelik her şeyden önemli… Edebiyata nitelik olarak belki dolaylı bir şekilde az da olsa teknolojinin olumlu etkisi oluyor. Her ne denli geçiciliğe değinmişsek de sayısız yapıtın gün yüzüne çıkmasında, korunmasında, duyurulmasında, çeşitli dillere çevrilmesindeki önemli rolü, katkısı övgüye değer. Kağıdın yerini, kokusunu bakalım teknoloji doldurabilecek mi? Sanaldan ya da kitaptan; yeter ki  bol bol okunsun, yazılsın, tartışılsın…

Son olarak!…

Her şeyden önce bana bu olanağı verdiğiniz için size teşekkür ederim.  “Bir Yığın Sevgi, Sevgi Kavşağı, Kadın Maganda” üçünün de kulaklarını çınlattık. Anılarıma gönderdiniz. Salak Filozof Dergisinin sanat dünyasında kalıcı bir yer alarak yolunun açık olmasını diliyor; dergiye katkı sağlayan herkese teşekkür ediyorum. Emeğinize sağlık… Yüreğinize sağlık… Hoşça kalın…

Yorumlar

Yazıya 3 yorum yapılmış.

Metin OZDOGAN 23 Temmuz 2017

Çok güzel! Kutlarım..

Süreyya Nur Eyüpoğlu 23 Temmuz 2017

Bir Yığın Sevgi Kitabını ilk elime aldığımda(Hala kütüphanemde) içime düşen kalem sevgisi yıllar sonra benim kalemimden de dökükülüverdi. Seçkin Gündüz’e dostluğu ve Türkçeye kattığı yalın ve benzersiz anlatımları için teşekkürler.

Cihan KESER 23 Temmuz 2017

Seçkin Gündüz bey in yeni eserlerini merakla bekliyorum