Bir Şiir Nasıl Oluşur? (Hans Magnus Enzesberger)

Büyüler Sofrası (Tuna Ökten)

Nasıl Bir Çocuk Tiyatrosu (Prof. Dr. Sevda Şener)

Uğur Alpagut

Ah Nargül (Fikret Kemal Tekin)

Öykü 15 Mart 2018
256

 

Ah Nargül… Bilincinde dolanan düğümleri çözmek için, perdelerini çekip oturduğun pencerenin önünden koyu karanlıkta ışıldayan yıldızlara bakıp, içsel yolculuklara çıktığın kocaman evrende kendini bulmaya, özünü, ömrünü çözmeye, çalıştığın o geceler yalnızlık duygusuna çaresizce boyun eğip büktüğünde gittikçe uzaklaşıyor senden ipuçları. Sabır taşını çatlatan ne bir inat, ne bir gece boyu, öfkeli yalnızlık da kalmıyor sana. İnsanın çatıştığı bazen de belleğine saplanıp kalan biriktirdiği soruları soracağı, omuz vereceği biri, birileri olmalı yanında. Soru sormak, düğümlerine bağlanıp kaldığımız ilmekleri çözmek için değil bu gün yanımızda olanlar, yaşamımıza duvar gibi örülmüş, kayıtsız şartsız itaat etmemiz için yanımızdalar, mükemmeli arama. Mükemmel olana mükemmellik katılmaz. Aradığın, mükemmellik kavramının içini dolduracak bir en yok çünkü. Hayatta tarifi yapılmış sınırları çizilmiş paketlenmiş projelendirilmiş bir en de yoktur. En’i en yapan birlikte olduğun, başını omzuna yaslayıp, ellerini avucunun içine aldığın kişiyle o anda yaşadıklarındır. En mükemmel insan, en mükemmel film, en mükemmel gezi, en mükemmel yemek, en mükemmel müzik, su dolu bardağın içindeki kırılgan kaşığın insanın gözündeki yanılsamasıdır. En sevdiklerin, ruh halin kötüyken en kötü olur. En’ler her zamanen en değildir. Elin yakası açık gömleğinin içine soktuğun sevdiğinin göğüslerini okşarken usul usul, kulağına fısıldayan sözlerdir en olan. O an “en” ellerin ellerinde, avuçların avuçlarında, dizlerin dizlerinde olduğu kafalarınızdan aynı şeylerin geçtiği andır… Zamanı mekânı boyutu yoktur en’lerin, gün gelir devleşir gün gelir, lanet olsunla cüceleşir en’ler. İçmeden çakırkeyif olduğun dolunaylı bir anında, yıldızlar bir varmış bir yok muşlu Lapis mavisi gecede sevgilinin kolundan sıyrılıp saçlarını savurduğunda geceye, dolunaya, yıldızlara ve sevdiğine serenat yaparken, duvarlarına tırmanan fulya çiçekli bir sokakta neşeli kahkahalarla “yıldızların altında” o nihavent, nim sofyan şarkı dökülürken dudaklarından, sevgilinin yüzündeki mutlu ve mesut gülümsemeyi adımladığında, o sokak arasında o an, seni kendine çekip pencereleri kollayan bir kuşkuyla avuç içlerini ve dudaklarını masumca öptüğünde en güzel gecen unutamayacağın bir en olur. En güzel’in tarifi yapılan, sana bana dayatılan değildir. Herkesin yaşadığı bir veya birkaç en’i vardır. Bize pazarlanan en’ler henüz yaşanmayan, ambalajlı, yaşamaya koşullandırılmış bir bedeli olan reklâmı yapılan en’dir. Bedeli ödenen en, en olabilir mi Nargül? Herkes kendini değil, başkasını çözmekle ve çözümlemekle meşgulken, ille kendi bedeni için diktiği elbiseyi karşısındakine giydirmek isterken “en”; Sığ, yabanıl, yapay, sırıtan bir kalıba sığdırılırken “en”olabilir mi?  İçi paslanmış, dibini göremeyecek kadar kör, çığlıkları duyamayacak derecede sağır ve köhnemiş insanların kuşattığı zamanlardan kaçarak içsel yolculuklara çıkmak cinayet sebebi sayılırken, düşünmek suç unsuruyken kendini de kaybediyor insan. Her kaçış, koskoca bir hiçlikte demlenen bir bungunluğa dönüşüyor, ruh bedenden çekilip içsel kuru bir çıplaklığa dönüşüyor. Hani duygu vardı? Hani yaşanılası bir evrendi çocukçuluğumuz… Hayallerimiz vardı hani? Hani incitmeden sevmelerimiz… Biz büyüdükçe dünya küçülecekti ya… Hani eşit, adil koşullarda yaşayacaktık? Tanrı da sözde başta böyle isteyip sonra şeytanı katmadı mı aramıza? Yok, be güzelim her şey masalmış. Biz büyüdükçe kirlenen bir dünya yok, dünyayı hayvanlar mı kirletiyor, bilmediğimiz yaratıklar mı? Çocukken yaşamı sevdirip, büyüyünce onu bize vermeyenler, yaşamı istediğimizde ötekileştirenler, yaptığın her iyiliğin bedelini ağır ödeten, yine insanoğlu insan değil mi? Bak sen haykırdıkça susuyor evren. Aynı şarkıyı bile dinleyemiyoruz. Aynı şeye değil attığımız kahkahalar. Herkes umarsızca gülüyor fütursuzca eğleniyorken sen, ben kendi yalnızlığımızda duvarları yumruklayarak boğuluyoruz.

Uyandırmıyor duygularımı susmuş asi bir öfkeyle adımladığım yolda kızıl bulutlar arasında iğde dallarının denize sarkan görsel güzelliği Nargül. İçim almıyor gördüklerimi. Sarksa ne olur, sarkmasa ne olur bu asık yürekle gördüğüm iğde dalları susuştuğumuz denize… Kıyılara vurmuş balıkların gözlerinde ölürken deniz, özgürlüğe uçamayan martıların kanadındaki hüzün, yamacında açamayan çiçek, havzası kirletilmiş bir çavlan, büyüklerine küstürülmüş, nefret ettirilmiş, yetişkinlerin kanunlarıyla yargılanan bir çocuğun isyanını, hangi şiir, hangi şarkı tanımlar? İç açıcı mekânların önündeki kendisine benzeyen kahkahalar neyi billurlar Nargül?  Gülmek için mi gülünüyor, gülünmek için mi neye, ne gerekçeyle, neden gülündüğü belli değil…

Attığımız her adımda bir kız çocuğu çığlık çığlığa koşarken peşimizden, ırzına geçilmiş her çığlık bölerken uykularımızı, dönüp dönüp keserken yolumuzu, sırlı aynalardan yansıyan kızıl yangının yol boyunca gözlerimize dolan külleri birer hain düşman olup keserken yolumuzu, bu vurdumduymazlık, bu aymazlık fütursuzca çökmüşken kentin üzerine Güneş batsa ne olur o kızıllıkta batmasa ne olur Nargül. Gördüğüm neyin manzarasıdır duvarları olmayan evlere asacağın insan insanın panzehiri olamadıkça… İnsan da azar azar çekiliyor kendinden. Mutluluk geni yorgunluk içinde. Ne gensizmişsiniz! Diye asık suratlarımıza tükürecek günün birinde ardımızdan koşan, asık suratlarımızı gördükçe büyümek istemeyecek çocuklar.

Nasıl donatacağız cümlelerle; ne ilerisinde ne de gerisinde olduğumuz zamanı Nargül? Ne kutsadıklarımızın bize kaldığını, ne de gömemediğimizi yitirdiklerimizi, nasıl anlatacağız bu kirli pis sarmalın tam da ortasında debelendiğimizi… Yüzünü güneşe çevir diyorsun gölgeler karartıyor içini… Öyle bir zamandayız ki, gölge Güneşi geçti. Çıkmak zorlaşıyor aydınlığa.

Bu durum başka bir şey Nargül. Faşizm desen Hitler yaşasaydı öykünürdü, kapitalizm desen; Onun da tok bırakacak ölçüde sömürdüğü bir sınırı var. İç açıcı konforla döşediği mekânlarında ürünlerini satacak kadar sövüşler insanı. O mekânlara uyum sağlayacak kendi kültürünü öğretir. Bu durum hiçbir tanıma sığmayan, hiçbir zamana uymayan hiçbir kalıba girmeyen bir başka durum.

Kabuk bağlamayan yarayla da yaşamaya alıştırılıyoruz Nargül. Yaranın kabuk bağlamasını bekledikçe daha da derinleşiyor acılar, kirli pis bir irin birikiyor içinde, ha patladı ha patlayacak. Direnmeyi acıya alışarak öğrendikçe asıl o zaman kabuk bağlayacaktır yara belki bilmiyoruz. “Tavşan korktuğu için değil kaçtığı için korkar” demişti Nazım. Kaçtıkça korkaklar cesurları kovalıyor…

Kentin yarısı sus- pus, korku içinde sebepsiz kahkahaları dinliyor.

Kendini hapsettiğin kalen kitaplarla dolu. Okumayı bilmeyen, anlamayan, yorumlayamayan, çözümleyemeyen insanların müsveddeleri “başucu eser” diye satılıyor. Her şeyin giderek yozlaştığı bu kapitalist dünyada dönüp dönüp başa, ben’e sardıkça laçkalaşıyor duygularımız, kabuğumuzdan, özümüzden, sıdkımızdan sıyrılıyoruz,”bana ne”’ler adımlıyor tüm bulvarları. Cinayetlere kahkaha ile gülenler, metalik seslerle konuşuyor. Metalik yüzlerle selamlaşıyor. Ağızlarından çıkan ses kendi sesleri değil Nargül. Gittikçe kendine yabancılaşanların hangisinin geçek hangisinin yapay olduğundan kuşkulanıyor insan, birilerinin diliyle, birileri konuşturuyor sanki insanları. Gördüklerimize, izlediklerimize, işittiklerimize kayıtsız kalmanın verdiği iç sıkıntısı ile boğuşuyoruz yastıklarımızla.

Azar azar çekiliyoruz kendimizden. Azar azar tükeniyoruz. Birden bire oluvermiyor öyle her şey, birden bire çakmıyor şimşekler. Birden bire çıkmıyor fırtına, birden bire sağanağa dönüşmüyor zararsız serpintiler, birden bire sele dönüşmüyor durgun sular…
Azar azar geliyor, azar azar çekilir gibi insan insandan…
Duygular da yoruluyor Nargül. Mutluluk üretmiyor genler, damarlarımızdan çekilen kan gibi ruhumuz bedenimizden çekiliyor, dişlerimiz yorgun lanetli sözleri ısırmaktan. Dilimiz sertleşti güzellemeyi unutmaktan…

Gecenin bir yarısında kâbus görerek, ter içinde sıkıntıyla uyanmalar ne depresyon etkisi, ne de ruhsal rahatsızlık. Beynin ve kalbin uyumsuz çatışması. Beklemeye, susmaya odaklanmış, başımıza değil, insanlığın başına gelen bir felaket korkusunun bir ürünü.
Ah Nargül, bu endişeli süreç, bu biteviye belirsiz bekleyiş, kılcal damarlarından atar damarlarına pompalanırken kalbin hızlı hızlı çarpması, nefessiz kalmışçasına boğulacak gibi olup, gecenin yarısında üzerindeki giysileri yırtarcasına çıkarıp fırlatarak balkona koşman, gecenin serin efiltisine başını kaldırıp yıldızları, kenti, caddeleri ve ikiyüzlü vitrinleri yüksek vatlı sahte ışıklarıyla kirleten lambaların aydınlattığında yarına ne doğuracağı belli olmayan bu piç gecelerde, tutunabilecek bir yıldız araman sabah uykulu gözlerle günlüğüne yazacağın en’lerden biri değil mi?
Bu dünyanın ağır yükünü sırtlayıp ona buna dert anlatmak yoruyor yıpratıyor tüketiyor seni de biliyorum.
Amok koşucuları lanetlidir, önüne geleni kimliğini, kişiliğini bilmeden elindeki silahı ile keser biçer doğrar öldürür, kendisi de vurulana dek yok eder karşısına çıkanı.
Sen ve ben ve bizim gibiler, öldürmeye değil yaşatmaya koşan birer Amok koşucusuyuz, koştukça kendimizi öldürüyoruz Nargül, görmüyor musun?
Bu pis, yapış yapış, kirli karanlığı yırtıp atacağız yasla omzunu omzuma. Ah Nargül…

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.