Kapat

Yılmaz Güney Sinemasında Örgütsel İlişkilerin Yansımaları (Soner Sert)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Yılmaz Güney Sinemasında Örgütsel İlişkilerin Yansımaları (Soner Sert)

Yılmaz Güney, sanayileşemeyen ve toprak reformunu gerçekleştiremeyen 1930’ların Türkiye’sinin, emek-sermaye çelişkisinin kalbi olarak addedilen Adana’sında doğdu. Geçimini sağlayabilmek için ufak yaşlardan beri çalıştı. Tanımlayamadığı adalet sistemini konu aldığı kısa öyküler yazdı. Yazdığı öyküler, çektiği filmler yüzünden yargılandı, cezaevine girdi. Kendini hep bir yerlere, birilerine yakın hissetti. O yerler, o insanlar ile ilişkiler kurdu, bu ilişkileri sinemasında, öykülerinde kullandı. Bazen öyle dönemleri oldu ki, bu ilişkilerin içinde filmler yapıp, ilişiğindeki kişilere yol gösterdi.

Sinema, yaratıcının çevresinden bağımsız olarak ele alınamaz. Bu makale, Yılmaz Güney’in otuz yıla yakın sinema serüveninde kurduğu siyasal ilişkileri ve bu ilişkilerin sinemasına yansımasını konu edinir.

Siyasal bilincinin oluşumu

Yılmaz Güney, 1 Nisan 1937 yılında, o dönemde emek-sermaye çelişkisinin kalbi olarak addedilen Adana’da doğdu. Sanayileşemeyen yeni cumhuriyetin yarı feodal toprak ağalığı sisteminin bireylere yansıyan derin gözlem gücü Yaşar Kemal’in ve Orhan Kemal’in yazılarında, Atıf Yılmaz’ın ve Yılmaz Güney’in sinemasında can bulacaktır.

“Kırsal bir bölgede doğdum. Ailem yoksul köylüydü. Aynı zamanda Kürt’tüler. Dolayısıyla, kırsal ideolojiyle, esas olarak temelde burjuva bir ideoloji olan köylü ideolojisiyle şartlandım. Fakat yoksul köylüler içinde doğup büyüyerek özellikle de ezilen bir ulusun Kürt ulusunun bir parçası olmak görüşlerimi çok etkiledi.” (Güney, 2004: 9)

Aklı ermeye başladığı zamandan itibaren geçimini kendi sağlamaya çalıştı. Babasından ayrılan annesine, evin geçimi konusunda yardım ediyordu. Bu sebeple okuldan çıktıktan sonra gazete ve simit satmaya gidiyordu. Bir haksızlık, bir adaletsizlik olduğunu biliyor ancak tanımlayamıyordu. “Hiç kimse işçi sınıfından bahsetmiyordu, hiç kimse Marksizm- Leninizm’den, diyalektik materyalizmden bahsetmiyordu.” (Güney, 2004: 9) Kafasında, oturtamadığı bazı noktalar vardı. “Kimse, kime karşı savaşacağımızı, nasıl savaşacağımızı, hangi ideolojiyle savaşacağımızı, bunların hiçbirini izah etmiyordu… Bu etkiler altında kısa hikayeler yazmaya başladım, kendimle konuşmaya başladım ve siyasi polisle ilk karşılaşmam böyle oldu.” (Güney, 2004: 9)

Lise son sınıftayken kaleme aldığı ‘Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” isimli kısa öyküsü “Vefa Lisesi son sınıf öğrencisi Haluk Tanju Cılızoğlu’nun yayınladığı ‘On Üç’ adlı derginin Ekim 1956 tarih ve 19. Sayısında…” (Feyizoğlu, 2003: 319) yer alınca komünist propaganda yapmak suçuyla mahkemeye çıkarıldı. “24 Mayıs 1958 Cumartesi günü, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti tarafından, komünizm propagandası yapmaktan suçlu bulunarak…” (Feyizoğlu, 2003: 322) Nevşehir’de 1,5 yıl hapis ve Konya’da 6 ay sürgün cezasına çarptırıldı.

“… ben siyasi bir adam olmalıyım diye bir hedef koymadım. Ancak gerek karşılaştığım olaylar, gerek dışarıdaki olaylar karşısında takındığım tavır bir süre sonra beni gerçek bir siyasi insan niteliğine getirdi… herhangi bir siyaset adamının önüne ‘ben siyaset adamı olacağım hedefini koyup kendisini bu yönde geliştirmesi ile benim doğal gelişme sonucu siyasi bir adam olmam iki ayrı şey.” (Feyizoğlu, 2003: 318-319)

Dönemler

Birinci Dönem (1957-1968)

“1957’de… İstanbul’a Komünist Partisi’ni bulmaya gittim, çünkü ne olduğunu bilmediğim halde bana komünist diyorlardı.” (Güney, 2004: 10) İstanbul’a gidince Adanalı hemşerileri Yaşar Kemal ve Atıf Yılmaz ile diyalog kuran Yılmaz Güney, sinemaya Atıf Yılmaz’ın yanında senaryo yardımcısı ve reji asistanı olarak işe başlar. Bu sürede yan rollerde perdede gözükür ve seyirci ile temas kurmaya çalışır. 1959 yılında senaryosuna yardım ettiği ve başrolünü oynadığı “Bu Vatanın Çocukları” isimli Atıf Yılmaz yönetmenliğindeki film ile büyük bir seyirci kitlesi tarafından tanınır. Ancak popülaritesi kısa sürer. ‘Komünizm propagandası yapmaktan’ dolayı adına açılan dava 1956 yılından beri devam eder ve 1958 yılında sonuçlanır. Davayı temyize götüren Yılmaz Güney, önce ‘Pütün’ olan soyadını ‘Güney’ olarak değiştirir ve dava kesinleşene kadar işlerine devam eder. Dava 1961 yılında sonuçlanır ve Yılmaz Güney setten alınarak cezaevine gönderilir. “… o günlerde, komünizmin ne olduğunu kesinlikle bilmiyordum. Ne sınıf mücadelesi, ne işçi sınıfı ne de devrim konusunda hiç bilgim yoktu.” (Güney, 2004: 14)

1961 yılında cezaevine giren Yılmaz Güney, kendisine iki senelik bir program yapar. “Bir: roman yaz. İki: siyasi olarak belli hedeflerin var. Kendine sosyalist diyorsun. Komünizm propagandasından ceza yedin. Bunu öğrenmeye çalış. Üç: çıkınca ne yapacaksın, sanatla, sinemayla ilgileneceksin. O zaman sinemadaki taktiğin, stratejin, hedeflerin ne olacak? Bunları tespit et.” (Güney, 2004: 27)

Yılmaz Güney 1963 yılına kadar ‘Boynu Bükük Öldüler’ isimli romanını yazar. Sosyalizmi öğrenmeyi başaramaz çünkü gelen bütün kitaplar kontrolden geçer. Sinemaya dair ise kafasında belirli planlar gelişmiştir. “1963’te, aktörlüğe başladım. Amaçlarımı gerçekleştirebilmek için aktör olmayı, hem de en meşhurlarından biri olmayı cezaevindeyken planlamıştım.” (Güney, 2004: 10)

1963 yılında senaryosunu yazdığı ‘İkisi de Cesurdu’ isimli filmde, hapisten çıkmış bir mahkumu canlandırır. Film sinemalarda seyirci rekorları kırar. Orta halli bütün prodüksiyon firmaları Yılmaz Güney ile çalışmak istediklerini beyan eder. Art arda filmler çekmeye başlayan Güney, o dönemdeki filmlerini, “Elbette çoğu ideolojik ya da siyasi anlamda hatalar içeriyordu; bazıları reformistti; bazıları anarşistti denilebilir; bazılarının da lümpen yönleri vardı. Fakat tüm bu tecrübeler halkla, kitlelerle geniş ve çok sıkı ilişkiler kurmama izin verdi.” (Güney, 2004: 10) diye açıklar. 1965’te, cezaevindeyken düşlerini kurduğu popülariteye erişir. “1965’te en popüler, en tepedeki aktörlerden biri olmuştum bile.” (Güney, 2004: 10) 1965’te popüler olan, kitlelere umut vaat eden başka bir şey de Türkiye İşçi Partisi’dir. Türkiye 1965 seçimlerine hazırlanırken Yılmaz Güney, “105 bin liraya aldığı ‘Oldsmobil marka arabasını Türkiye İşçi Partisi genel başkanı Mehmet Ali Aybar’ın emrine tahsis etmişti.” (Feyizoğlu, 2003: 330)

“1965’le 1966 arasında, kuvvetli bir endişe duymaya başladım. Yaptığımdan memnun değildim. 1966’da oynadığım filmler hakkında daha seçici olmaya çalıştım ve olumlu filmlerde oynadım.” (Güney, 2004: 10) Art arda Hudutların Kanunu, Kozanoğlu, Kızılırmak- Karakoyun gibi toplumsal yönü ve sinema estetiği daha güçlü filmlerde oynar. Lütfi Akad ve Atıf Yılmaz gibi yönetmenlerin filmlerinde çalışarak, film yönetmenliği konusunda daha çok fikir edinir. Bu filmler ile yarı feodal 60’lar Türkiye’sinin ağalarına karşı çıkar ve “Köylüye Toprak” diyen Mehmet Ali Aybar TİP’ine selam çakar. “… 1966’dan sonra esas amaçlarımı gerçekleştirmek üzere kameranın arkasına kendim geçmeye karar verdim. 1968’te ilk denememi yaptım.” (Güney, 2004: 10)

İkinci Dönem (1968-1974)

Bu dönemin ilk ürünü yönetmenliğini yaptığı ilk film ‘Seyyit Han’dı. “… bir yanıyla gerçekten iyi sinema bir yanıyla da şapkalı bir takım adamlar kovboy falan, bir takım şeyler birbirine karışmış durumdaydı. Bu işin içinden çıkamayacağım, düşünmem gerekli dedim. Onun için askere gitmeliyim. Askerde düşünürüm, hapishane de düşündüğüm gibi dedim.” (Güney, 2004: 32) Yılmaz Güney, 1968- 1970 yılları arası askerdedir. İlk kez teorik olarak Marks’ı ve Lenin’i okuduğu dönemdir. 1961 anayasasının getirdiği kısmi özgürlük ortamında komünist kuramcıların kitapları da Türkçeye çevrilmiş ve elden ele gerek üniversitelerde gerek sosyal hayatın başka başka mekânlarında kitlelere ulaşmıştır. Ancak Yılmaz Güney sosyalizmi öğrenme hususunda yine varmak istediği yere varamaz. Çünkü istediği vakti yine yaratamamıştır. Askerlik süresi bitene kadar dokuz sinema filminde oynar. Bunlardan en önemlisi yönetmenliğini de yaptığı ‘Aç Kurtlar’ (1969) filmidir.

1965 genel seçimlerinde TBMM’ye 15 milletvekili sokan TİP, mecliste AP’li milletvekillerinden defalarca dayak yemiş ve bir sonraki 1969 seçimlerinde TİP’in meclise girmemesi için baraj yükseltilmiştir. Aradan geçen dört yıla rağmen hemen hemen aynı oy oranını alan TİP, 1965’te meclise 15 milletvekilini yollamasına rağmen, 1969’da 2 milletvekili çıkarır. Keza aynı dönemde dünya gençliği ayaktadır. Emperyalizm karşıtlığı almış başını yürümüş, Che Guavera Bolivya dağlarında sorgusuz sualsiz katledilmiş, Ho Chi Minh Vietman tepelerinde Amerika’yı yenmiştir. TİP’in önüne baraj sürülerek engellenmesi, Türkiye solunu başka çareler aramaya yönlendirmiştir. THKO eylemcileri, dünya gençliğinin akın akın gittiği Filistin’e gitmiş, gerilla kampına katılmıştır. Hatlar keskinleşmeye başlamıştır. Fraksiyonlar arası ayrılıklar belirlemeye başlamış, küçük burjuva ve proleter sol kavramı ortaya çıkmıştır. Kır gerillası olma yolunda eğitim alınmıştır. Silahlı mücadeleye kalkışılacağı kesinleşmiştir. Yılmaz Güney, bu şartlar altında kamerasını şehirlerden dağlara çekmiş, jandarmaya karşı tek başına direnen Serçe Mehmet’in hazin öyküsünü anlatmıştır. ‘Aç Kurtlar’ 1969 Türkiye’sinde bireysel başkaldırın çözüm olmayacağını ve örgütlenmek gerektiği mesajını kitlelere ulaştırır. “Bu sırada, siyasi arayışlarım beni çeşitli siyasi hareketlerle ilişkiye girmeye itti; berrak bir pozisyonum olmadığı için çeşitli ilişkilerim oluyordu. O zamanlar birçok hareket vardı; öğrenci hareketleri vardı, gerici güçlere karşı işçi hareketleri vardı ve hepsiyle de dayanışma içindeydim.” (Güney, 2004: 11)

Yılmaz Güney, 1970 yılında askerden döner. Bu dönemi; “hayatımdan çalınan iki yıl…” (Güney, 2004: 17) diyerek yorumlar. Döner dönmez ‘Umut’ (1970) filmini yapar. Yılmaz Güney, “Umut, gelişen kapitalizmin çökerttiği bir arabacı esnaf ailesini anlatır. Köylü kökenli arabacı, arabasını kaybetmeye mahkûmdur. Çünkü araba ortadan kalkmaktadır.” (Güney, 2004: 100) diye yorumlar.

12 Mart 1971 faşist darbesinden sonra, ortalık iyice kızışmıştır. O tarihlerde Yılmaz Güney ‘Yarın Son Gündür’ isimli başrolünü Fatma Girik ile beraber oynadığı sinema filmini yönetir. Filmde ısrarla geçen soru ‘Sekban-ı Cedid nedir?’ sorusudur. ‘Sekban-ı Cedid’ Tanzimat döneminde kurulmuştur ve ‘yeni asker’ anlamına gelmektedir. “12 Mart askeri darbesiyle sıkıyönetimi vurgulamak amacıyla filmde yer almıştır.” (Soner, 2009: 55)

1971 yılı Türkiye illegal solunun sahaya indiği yıldır. Daha önce teorik yazılar da kaleme alan Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya gibi devrimci teorisyenler siyasal fraksiyonlara bölünmüş, THKO, TİKKO, THKP-C adıyla sosyalist bir ülkenin temellerini atmak istemişlerdir.

Yılmaz Güney, bütün örgütler ile bağlantı halindedir. “Fikret Babuş, kendilerine yaptığı destekten ötürü, Yılmaz Güney için ‘Devrim Sponsoru’ nitelemesi yapar.” (Feyizoğlu, 2003: 338) 17 Mayıs 1971 Pazartesi günü İsrail Başkonsolosu Elrom THKP-C eylemcileri tarafından kaçırılır. “Ertesi sabah Yılmaz Güney bana gizlice bir zarf verdi. Tuvalete girip zarfı açtım: THKP-C’nin bildirisiydi.” (Soner, 2009: 55) Askerler 23 Mayıs 1971 günü ‘Balyoz Harekâtı’ adını verdikleri operasyon ile İstanbul’u ev ev aramaya başlar ve THKP-C eylemcilerini bulmaya çalışır. Ancak Yılmaz Güney 22 Mayıs 1971 gecesi “Fatih’te bir evden arabasına aldığı Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Oktay Etiman ve Ulaş Bardakçı’yı Levent’e götürmüş. Ulaş orada ayrılıp başka bir eve gitmiş. Yılmaz Güney üç devrimciyi evine götürmüş.” (Soner, 2009: 55) “MİT ve polis Yılmaz Güney’in gençlere yardım ettiğini biliyordu. Gençleri yakalamak için onların bütün kaynaklarını kesmeyi düşünmüşlerdi. Yılmaz Güney de gençleri besleyen ana kaynaklardan biriydi. Barınma, silah, para, peruk gibi en önemli ihtiyaçları Yılmaz Güney tarafından sağlanıyordu.” (Soner, 2009: 56) Yılmaz Güney, bu sebepten dolayı 45 gün süre ile İstanbul dışına sürgüne gönderilir. Film çekmeye sürgünde de devam eder. Peş peşe ‘Ağıt’ ve ‘Acı’ isimli filmleri çeker. ‘Ağıt’ta dağa çıkan bir grup eşkıya, komisyoncular tarafından ihbar edilir ve grup disiplinsizlikleri sebebiyle giderek dağılır. “Sinan Cemgil’lerin ölümü Yılmaz Güney’i çok etkilemişti, bu yüzden filmin mesajı ‘muhbirleri yaşatmayın’ oldu. Öykü içinde nöbette uyuyan eşkıyalardan biri de ölüm cezası ile cezalandırıldı.” (Soner, 2009: 57)

Sürgün süresi bitince İstanbul’a dönen Yılmaz Güney, ‘Umutsuzlar’ filminin yapımına koyulur. “… Yusuf Küpeli, Mahir Çayan’la çelişkiye düşmüş, ayrılmak peşindeydi. İki tarafta Yılmaz Güney’i kendi safında görmek istiyordu… saflardaki bölünme örgüt militanlarının moralini bozmuştu. Bu durum filme de yansıdı. Çiğdem sürekli olarak Fırat’tan silahını bırakmasını istiyordu. Finalde Fırat tabancasını (Yusuf Küpeli’nin hediyesiydi) Çiğdem’e verip dışarı çıkıyor, pusu kurmuş olan rakip çete tarafından vuruluyordu. Yılmaz Güney’in iletmek istediği mesaj şuydu: Ben silahı bıraktım ne olduğunu gördünüz. Bu yüzden siz silahı bırakmayın.” (Soner, 2009: 57) “Senaryosuz çekilen bu dört filmin içine” (Soner, 2009: 58) güncel olaylara karşı iletmek istediği mesajları ustalıkla yerleştiren Yılmaz Güney, devrim kavgasında örgütsel meseleleri hayali kahramanlara indirgiyor ve 1971’in o sansür dolu günlerinde seyircisine ulaşmayı başarıyor.

Yılmaz Güney, THKP-C eylemcilerine yardım ettiği gerekçesiyle 1972’nin Mart ayında tutuklanır. 2 yıl sürecek mahkûmiyetinde çok okuyacak ve kendi devrimini yapacaktır.

Üçüncü Dönem (1974-1983)

1972’de cezaevine giren Yılmaz Güney, hapishanedeki illegal ağ sayesinde Marksizm- Leninizm’i, devrimi, revizyonizmi, Mao’yu, Sovyetler Birliği’ni öğrenir. “İşçi sınıfının öncü rolünü öğrendim ve yaşamımdaki şahsi tavırlarımı devrimci bir tavra dönüştürdüm.” (Güney, 2004: 11) Cezaevinden çıkar çıkmaz ‘Arkadaş’ filmini yapar. Bu film ile geçmişteki burjuva yaşayış kültürünü sorgular ve finalde ölüme mahkûm eder. Ardından ‘Endişe’ filmini çekmek için Adana’ya gider. ‘Endişe’nin çekimleri yarıda kalır. “1974 Eylül’ünde, bir cinayet olayına adım karıştı ve on dokuz yıla mahkûm edildim.” (Güney, 2004: 17)

Cezaevindeyken 1975 ile 1976 yıllarında, iki başarısız film denemesi yapar: “İzin” ve “Bir Gün Mutlaka.” Siyasal gruplarla, örgütlerle, partilerle bağını koparmaz. 30 Mayıs 1975’te Mehmet Ali Aybar’ın genel başkanı olduğu Sosyalist Parti’nin kuruluş toplantısına, “Sosyalist Parti’nin anti-emperyalist, anti-faşist mücadele bilincinin geniş kitlelere ulaştırılması ve devrimci hareketin birliğinin oluşturulması yolunda bir adım olmasını diliyorum.” (Feyizoğlu, 2003: 356) diyerek selam gönderir.

1965 yılı itibari ile TİP aracılığıyla sosyalizm ile tanışan Türkiye, TİP’in parlamento aracılığıyla sosyalizm teorisinin seçim barajı yolu ile tıkanması ve parlamento içi ve dışı devlet şiddeti ile engellenmesi dolayısıyla illegal örgütler ile tanıştı. Yasal olarak 1969’da Necmettin Büyükkaya tarafından kurulan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO), Türkiye solundan ayrılan Kürt siyasetinin başlangıç noktası olmuştur. 12 Mart 1971 faşist darbesinin legal ve illegal solun üstünden silindir gibi geçmesi üzerine, 1974 yılı affı ile serbest kalan devrimciler zaten fraksiyonlara ayrılmış sol hareketi daha da ayırdılar. Yılmaz Güney, siyasal örgütlerle bağını cezaevinde de koparmaz. Kuruluşlara, kutlamalara tebrik mektubu yollar. Birçok siyasal örgütten davet alır ancak hiçbirine katılmaz. Hayatı boyunca bir partiye üye olduğuna dair bir belgeye rastlanmamıştır.

DDKO tutuklularının 1974 affı ile serbest kalması üzerine Kürt siyaseti de fraksiyonlara ayrılmış, DDKD, Rızgari, Özgürlük Yolu, Kawa, Apocular (PKK) adıyla bilinen örgütler ortaya çıkmıştır. DDKD, Tirej adı ile Kürtçe’nin Kurmanci lehçesiyle tamamı Kürtçe bir dergi yayınlar. Devletin, Kürt asimilasyonuna karşı çıkan, anadilde eğitimi destekleyen DDKD, ‘Kahrolsun Ağalar’ sloganını şiar edinir. Yılmaz Güney, 1978 yılında yaptığı ‘Sürü’nün istasyonda geçen sahnesinde bir duvar yazısı ile DDKD’ye selam çakar: “Kahrolsun Ağalar/DDKD”. “Sürü, aslında, Kürt halkının tarihidir, ama bu filmi Kürtçe çekmem dahi mümkün değildi. Eğer oyuncularımı Kürtçe konuştursaydım, emin olun şimdi hepsi hapsi boylamış olurdu.” (Arslan, 2009: 132)

Yılmaz Güney, cezaevinde siyasal, kültürel ve sanatsal düşüncelerini yazmak üzere GÜNEY isimli bir dergi çıkarır.  1979 yılında on üçüncü sayısı basıldıktan sonra sıkıyönetim gelir ve dergi kapatılır. Hakkında on ayrı dava açılır. “Suçum, komünizm propagandası yapmak, milli duyguları zayıflatmak, halkı suç işlemeye teşvik etmek, suç sayılan fiilleri övmek ve devletin içte ve dışta itibarını sarsmak… istenen ceza toplamı, yaklaşık yüz yıl…” (Güney, 2004: 17)

Yılmaz Güney, 1979 yılında yine Zeki Ökten ile ortaklaşmaya girişir ve Çanakkale’de ‘Düşman’ filmi yapılır. “Ben kendi filmlerimi Türk filmi, kendi sinemamı da Türk Sineması olarak görmüyorum. Ben, Türkiye Sineması’nı kurmanın, oluşturmanın ilk adımlarını atıyorum. Türkiye çokuluslu bir ülkedir. Bu nedenle, sosyal çelişmeler, ulusal farklılıklar nedeniyle, Türk filmi değil, Türkiye filmi yapmak, Türk Sineması değil, Türkiye Sineması kurmak zorundayız.” (Güney, 2004: 35)

Toplumsal Demokratik Halk Devrimi tezini ortaya atan Yılmaz Güney, Türkiye’yi feodal sorunlarında bağrında taşıyan kapitalist bir ülke olarak niteler. Toplumsal Demokratik Halk Devrimi ile sosyalist devrimin ön aşaması yarı-sosyalist bir sistem ile hazırlanacak ve devrimin kendini revize etmemesi için aşama aşama devrimler yapılacaktır. “Ülkemizde, demokratik devrim görevleri yerine getirilmemiş, Kürt ulusunun demokratik, siyasi ve ulusal hakları baskı altındadır. Kürt ulusunun bağımsız bir devlet kurma hakkı kayıtsız şartsız tanınmalıdır.” ( Güney/Siyasal Yazılar, 1985: Kayseri Konuşmaları II) Yılmaz Güney bu görüşler neticesinde hapisten izinli çıkan mahkûmların hikâyesini anlattığı ‘Yol’ filmini yapıyor, 12 Eylül 1980 faşist darbesinin tüm ülkeyi cezaevine çevirdiğini çırılçıplak ortaya koyuyor. Hemen ardından izinli çıktığı Isparta cezaevine bir daha dönmüyor ve Paris’e sürgüne gidiyordu. Kenan Evren’in kurduğu askeri faşist diktatörlük ortamında cezaevlerinde insanlar işkenceden geçiriliyor, sokak ortasında öldürülüyor, politik düşüncelerinden dolayı idam ediliyor ve bütün bunlara karşın mahkûmlar açlık grevi yapıyor, bedenlerini yakıyordu. Yılmaz Güney, çok iyi bildiği cezaevi koşullarını ‘Duvar’ filmi ile beyazperdeye taşıyordu. O sırada ‘Mayıs’ isimli bir dergide yazmaya başlıyor ve ‘bir gün mutlaka döneceğini’ söylüyordu.

“Sanatsal çabalar, çalışmalar, sınıf mücadelesinden ve bunun bir ifadesi olan siyasal mücadeleden kopuk ele alınamaz. Ben bir kavga adamıyım, sinemam da bir kavganın, halkımın kurtuluş savaşının sinemasıdır. Bugüne kadar, gücümün ve bilincimin el verdiği oranda kavganın içinde yer aldım. Bu nedenle, sanatçı kişiliğimin yanında siyasi bir kişiliğim de var ve bunlar birbirinden ayrı değildir.” (Güney, 2004: 35) (SS/HK)

Kaynakça

Güney, Yılmaz (2004), İnsan, Militan ve Sanatçı Yılmaz Güney, İstanbul, Güney Yayınları

Feyizoğlu, Turhan (2003), Bir Çirkin Kral/ Yılmaz Güney, İstanbul, Ozan Yayıncılık

Arslan, Müjde (2009), Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm, İstanbul, Agora Kitaplığı

Güney, Yılmaz (1985), Siyasal Yazılar Cilt 1- Bölüm 2, Sanat, Sinema, Siyaset Söyleşileri (Kayseri Cezaevi) Mektuplar, İstanbul, Mayıs Yayınları

Soner, Ahmet (2009), Yeni İnsan Yeni Sinema Dergisi Sayı 24/ Yılmaz Güney’le Anılar, İstanbul, NHKM Sinema Topluluğu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir