26 C
Bursa
Pazartesi, Temmuz 26, 2021

Yaralı Dağlar Romanı Üzerine Bir Tahlil Denemesi (Prof. Dr. Gıyasettin Aytaş)

Yahya Akengin, şairlik, tiyatro yazarlığı ve romancılığı ile edebiyat sahasında haklı bir şöhrete ulaşmıştır. Yaralı Dağlar, yazarın ikinci romanıdır. Roman, Şeref Bey’in iç dünyasında kurmaya çalıştığı kulübesinde gelişir.

Ana hatlarıyla konu:

Yeni emekli olmuş Şeref Bey, para ve şöhret düşkünü karısından uzaklaşmak için, valizini alarak evinden ayrılır. Kendisine yön olarak seçtiği köyü, baraj suları altında kalmıştır. Buna rağmen köyüne gider. Bir sandal tutarak, köyünün bulunduğu saha üzerinde gezinir. Bu gezinti sırasında geriye dönüşler yaparak gençlik yıllarından epizotlar verir.

Köyde tutunamayacağını anlayan Şeref Bey, çaresiz olarak, tekrar şehre dönmek mecburiyetinde kalır. Ancak, şehrin insanı bunaltan keşmekeşine girmemek için, şehrin uzağında bir yere, bir kulübe yaparak oraya yerleşir. Bir gazetecinin Şeref Bey’in bu mütevazı kulübesini ziyaret etmesi ve bu durumu, gazetesinde haber yapmasıyla işler birden değişir. Gazetede çıkan haber üzerine herkes buraya akın etmeye başlar.

Şeref Bey’in gençliğinde aşık olduğu ve bir türlü onunla birlikte olamadığı sevgilisi bile, bu haberden sonra Şeref Bey’i görmeye gelir. Hatta, onu pısırıklıkla suçlayan karısı, kocasını öve öve göklere çıkarır. Daha doğrusu menfaat kokusu alan dost, düşman ayrımı yapmadan, Şeref Bey’in etrafını sarar. Aslında bu durum Şeref Bey’in işine yaramıştır. O da kendince bu durumdan yararlanmaya çalışmıştır.

Roman, “şehirden kaçıp kurtulmaya çalışsak bile, şehirleşmenin getirdiği sorunlardan kurtulmak imkansızdır” anafikri üzerine bina edilmiştir. Bir başka söyleyişle, insan ne kadar kendine ait bir dünya kurup orada yaşamaya gayret etse bile, bu dünyasına er geç birileri müdahale edecek ve bundan kaçması mümkün olmayacaktır.

Eserde ele alınan şahıslar dünyası şöyledir:

Şeref Bey:

Fiziki özellikleri hakkında romanda çok fazla bilgiye sahip olamadığımız Şeref Bey, felsefe hocasıdır. “Dinç görünüşlü, açık sözlü, toplu yapılı” (s. 48) birisidir. Emekli olduktan sonra karısından ayrı olarak bir kulübede yaşamaya başlar.

Bahriye Hanım:

Şeref Bey’in karısıdır. Elli küsur yaşlarındadır. Eli yüzü düzgün, boyu posu yerindedir. “Annesinin etkisinde kalan Bahriye, tıpkı onun yaptığı gibi, daha çok para biriktirip zengin olmak istemektedir. Bu yüzden kendisini çok akıllı olarak görmektedir.” (s.44)

Suzan:

Şeref Bey’in küçük kızıdır. Huy bakımından annesine çok benzer. Oktay adında bir gençle nişanlı olan Suzan, bu nişan meselesine fazla ciddi bakmaz ve sonunda bu nişan da bozulur.

Nilgün:

Şeref Bey’in büyük kızıdır. O da annesinin etkisinde kalmış ve bu yüzden evliliği tehlikeye girmiştir.

Oktay:

Suzan’ın nişanlısıdır. “Kibar, cömert ve güzel konuşur.” (s. 46) Onun da asıl amacı, Bahriye Hanım’ı elde ederek, kocasının emekli ikramiyesine konmayı istemektedir.

Asım Bey:

“Niyet ve düşünceleri iyi, fakat çenesi biraz düşük, duyguları sığ bir eski dosttu. Biyoloji hocasıydı.” (s.8) Çok akıllı geçinen Asım Bey, fırsatını bulduğu zaman, Şeref Bey’e akıl vermekten çekinmez.

Sinan:

Genç ve yakışıklı bir gazeteci. Şeref Bey’in hayatının değişmesinde büyük rol oynar. Daha doğrusu Şeref Bey’in içinde kurmaya çalıştığı kulübesini herkese tanıtır.

Çoban Selim:

Şeref Bey’in kulübesinin yanında çobanlık yapan birisidir. Şeref Bey’le yakınlık kurarak, onun dostu olmuştur. İyi yürekli olan Selim’i karısı terk eder. Kızı Zehra ile birlikte yaşarlar.

Bunların yanında Şeref Bey’in köyüne gittikten sonra geçmişini hayal ederken öğrendiğimiz kahramanlar da vardır. Bunlardan Kuşçu Murat, köyde belalı biri olarak tanınır. Su yüzünden olmadık kavgalar çıkmaktadır. Kavgaların hemen tamamında, Kuşçu Murat ön plandadır. Ayrıca oğlu Remzi’yi bu işlerde kullanır. Aslında Remzi okuyamamıştır. Bu da Kuşçu’yu oldukça üzmektedir. Şeref Bey’in bir su kavgası sırasında babası Hasan Bey ve kardeşi Fikret tanıtılır. Ayrıca kızı Zehra da romanda yer almıştır.

Eserde açık bir zaman kavramı olmamasına rağmen, güz ve yaz mevsim olarak geçer. Ayrıca, gece ve gündüz zaman kavramı olarak kullanılmıştır. Tabir yerinde olursa, eserin konusunun geçtiği zaman pek açık olarak ifade edilmemiştir.

Roman Şeref Bey hakkında bilgi vererek başlar. “Bir eski zaman türküsünün taşırdığı bardak… Böyle de denebilirdi, iki koca valizi iki elinde şehirlerarası otobüs terminaline giren Şeref Bey için” (s. 5) Bu bölümden sonra kısa bir tahlil yapılır. Burada Şeref Bey’in o anki ruh dünyası hakkında bilgi verilir. “O eski zaman türküsünün taşırdığı bardak, aynı zamanda kırılmış… Parçaları birilerinin ellerini kanatabilecek bir kristal miyim ben?… Yo, o kadar da harcama kendini, bir bütünlüğe ulaştıramadığım felsefe kırıntılarıyla… İçindeki sessizliğin sesine bu cevabı verdikten sonra adımlarını biraz daha hızlandırdı.” (s. 6)

Şeref Bey’in arkadaşı Asım Bey’le karşılaşması ile birlikte kurulan diyalog, romanın giriş bölümünü tamamlar. Buradan Şeref Bey’in memleketine gittiğini öğreniriz.

Romanın gelişme bölümünde, Şeref Bey’in evden ayrılmasına sebep olan karısı hakkında kısa bir bilgiye sahip oluruz. “Şeref Bey, anne kız arasında konusu kendisini ve emekli ikramiyesi olan ağız kavgasını dinlemekle yetiniyordu. Eve girer girmez, karısının “ne kadar aldın, ne kadar? Çıkar say avucuma şunları…” sözleriyle karşılaşmasa, akşam yemeğini birlikte yeme teklifinde bulunacaktı.. Fakat huy bu. Onun emeklilik gününde içinde beliren buruk halleri Bahriye bilemezdi.” (s. 9)

Şeref Bey otobüse binerken, hep geçmişi, ama en yakın geçmişi düşünür. Ara sıra da uzak geçmişlere yönelir. Nihayet Şeref Bey’i Çayırlı Vadisi’nde baraj altında kalmış köyünün üzerinde salla gezerken görürüz. Bundan sonra olayın ana düğümü atılmaya başlar. Aslında Şeref Bey’in evinden ayrılıp köyüne doğru yönelmesi, ana düğümün atılmasına sebep teşkil etmiş olur. Fakat sandalla gezinme geriye dönüşlerle, roman kahramanı hakkında bilgi verilmesi sağlanır.

Şeref Bey, karısından ve evinden ayrıldıktan sonra, doğup büyüdüğü köye gelir. Bu arada gençlik yılları hakkında bilgi ediniriz. Anadolu insanının yaşadığı dramatik olaylar burada da görülür. Sulamanın yetersiz olduğu köylerde, su yüzünden nice yuvalar yıkılmıştır. Bu tip konular birçok esere konu olmuştur. Yaralı dağlarda da bu tip olaylar görülür. Şeref Bey, okumak büyük adam olmak arzusundadır. Her babanın emeli olduğu gibi Kuşçu Murat da oğlu Remzi’nin okumasını arzu etmektedir. Fakat bu mümkün olmaz. Çünkü Remzi okumaya pek niyetli değildir. Kuşçu Murat, bu yüzden okuyan Şeref’i kıskanmaktadır. Bir kavga sırasında, Şeref ile babası Kuşçu Murat’la tartışır. İş sonunda kavgaya kadar varır. “Kuşçu Murat tabancasını çıkarmış ateşlemek üzereydi. Şeref ok gibi fırlayarak Kuşçu Murat’ı yere serdi ve elinden düşen tabancayı kaptı. Bütün gücüyle baağırdı:

-Yeteerr…”(s. 30)

Bu arada, Şeref’in kardeşi Fikret’in tabancasından çıkan kurşunlar Remzi’yi yaralar. Fikret bu olaydan sonra hapse düşer. Sandal gezindikçe, Şeref Bey’in köyü ve geçmişi hakkında geniş malumatlara sahip oluruz.

Romanın üçüncü bölümü Şeref Bey’in tekrar İstanbul’a dönüşü ve şehrin uzağında bir kulübeye yerleşmesiyle başlar. Günlerini bu kulübede geçirmeye başlayan kahramanımız, mutlu ve huzurludur. Ancak, bir gün gazeteci Sinan’ın Şeref Bey’i ziyaret etmesi işleri büsbütün değiştirir. Gazetesinde büyük puntolarla şu haberi verir: “Emekli olduğu gün karısının ‘moruklaştın’ sözüne içerlendi, kulübeye çekildi.” (s. 47)

Romanın ikinci düğümünü oluşturan bu başlangıç, sonuç bölümüne atılmış ara düğümler de bulunmaktadır. Kocasının emekli ikramiyesini kendisine vermemesini bir türlü hazmedemeyen Bahriye Hanım, yeni planlar içerisine girer. Önce damadı olacak Oktay’a bir yalan uydurarak elde etme yoluna girer.

“- Tamam… Bu iş tamam. Bu sırrımızı şimdi açıklamanın zamanı geldi çocuklar. Oktay şimdi beni iyi dinle oğlum. Bizim beyin beklediği o yerde büyük bir define var…”(s. 49)

Önce Suzan’dan ayrılmak için gelmiş olan Oktay, bu haber üzerine kararından cayar. Bu sırada Şeref Bey’in kulübesi hakkında çıkan yazı üzerine, burası popüler bir yer olmaya başlar. Büyük bir kamuoyu oluşur. Genç Sinan da bu durumu değerlendirmeyi hedefler. Bu arsayı satın alarak tapusunu Şeref Bey’in üzerine aktarır. Gazetesinde de reklamını yapmaya başlar. Herkes, buraya gelerek, kendilerine bir yer almayı arzu ederler.

Bahriye Hanım ne ederse etsin, bir türlü Şeref Bey’e yaklaşamıyordu. Bu da onun türlü tertipler içine girmesine sebep oluyordu. Çeşitli yalanlar, iftiralarla Şeref Bey’i yıpratmayı ve küçük düşürmeyi hedefliyordu. Zaman zaman da bunda başarılı oluyordu.

Şeref Bey’le Sinan, el birliği ederek, burada bir köy kurmayı hedeflerler. Önce Asım Bey gelir. Buradan kendisine bir yer almayı amaçlamaktadır.

Evi almak için birçok kişi gelir. Eski hocası Memduh, kardeşi Fikret ve Hacer. “Fikret ve Hacer, Şeref Bey’i en çok duygulandıran, neredeyse ağlatan olay bu oldu. Hacer, ağabeyinin boynuna sarıldı, gözyaşlarını tutamadı.” (s. 102)

En önemli ziyaretçilerden biri de Kuşçu Murat’ın oğlu Remzi’dir.

“Gazetede okuyunca iftihar ettim. Şeref Bey… ve kapına geldim… Çok perişan olduk Şeref Bey, çok… Düşmanlık eskide kaldı. Ne de olsa aynı suları içerek büyüdük.”(s. 103) Bu arada eski sevgilisi, Seher de bu parsadan pay koparmak emeliyle gelmiştir.

Romanın ana düğümü Bahriye’nin hazırladığı tertibin geri tepmesiyle biter.

“Evet, ne var ki şehirden kaçmakla, şehrin meselelerinden uzaklaşamayız. Öteden beri insanlığın harman yeri şehirler olmuştur. Orada kaybolan insanı, yine orada bulmak zorundayız.” (s. 129)

Vakanın takdimi diyalogca zengindir. Fazla tasvirlere ve tahlile yer verilmemiştir. Ancak, hatıraların nakli sırasında, sanatkarane bir üslup kullanılmıştır. Karşılıklı konuşmalar, genellikle kahramanın kültür seviyesine göre tanzim edilmiştir.

Anlatım üçüncü tekil şahısla yapılmıştır. Sadece diyaloglarda birinci tekil şahıs kullanılmıştır. Ara düğümler, sürekli geriye doğru dönülerek atılır. Dolayısıyla yazarın bu anlatımı, ana düğümü daha net olarak çözmesine yardımcı olur.

Yazar kahramanın duygularını verirken, tıpkı yaşamışçasına realist olmuştur. Roman belli başlı bir fikri empoze kaygısından uzaktır. Her zaman her yerde yaşanabilecek bu olay, değişik bir gözle değerlendirilerek, takdim edilmiştir.

Akengin, yaşayan bir dil kullanmıştır. Tarihle ilgili olarak dedesinden bir hatıra anlatarak Plevne Savunması’nı hatırlatır.

Roman genel olarak, insanın insanda olmak yerine, insanı çevresinde aramak düşüncesi etrafında şekillenir.

Akengin, Yahya, Yaralı Dağlar, Akçağ Yayınları, Ankara 1987. Alıntılar bu baskıya aittir.

KÜLTÜR EDEBİYAT AĞUSTOS-EYLÜL 1990

HABERLER
- Advertisement -spot_img
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz