Kapat

Ve Sinema Türkiye’de (Oğuz Erten)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Ve Sinema Türkiye’de (Oğuz Erten)

Bugün karşısına geçip de iyi vakit geçirdiğimiz, bizi başka alemlere götüren, birçok kişinin hayallerini süsleyen en popüler eğlence araçlarından biri olan sinema nasıl oluştu ve ülkemize ilk defa nasıl girdi? İlk tepkiler nasıl oldu ve sinemanın büyüsü nasıl başladı? Üç, iki, bir motor…

1895’te çeşitli sinema aygıtlarının artık laboratuar dışına çıktığı bir yıldır. Yılın ilk üç ayı içinde Lumiere Kardeşler, “cinemotographe” adını verdikleri aygıtlarıyla ilk özel sinema gösterisine başlarlar. Yılın ortalarına doğru “cinemotographe”in ünü, bilim meslek, dergilerinden günlük gazete sayfalarına kadar yayılır. Gerek “cinemotographe” gerekse öbür “canlı fotograf” aygıtları dünyanın dört bir köşesine dağılır. 28 Aralık 1895 günü Lumiere Kardeşler’in Paris’teki Grant Café’de halka yaptıkları ilk genel gösterileri ile sinemanın beyazperde üzerindeki asıl serüveni başlar.

Yüz yıllık bir serüveni olan sinemanın ülkemize gelişi hiç de geç değildir. Cinemotographe ilk gösterime girdikten bir yıl sonra Türkiye’ye gelir, olayın kahramanı Romanya uyruklu bir Polonya Yahudisi olan Sigmund Weinberg’tir.

Weinberg’in bu ilk gösteriyi yapmak için seçtiği yer, İstanbul’da Galatasaray’daki tramvay yolu dönemecinde bulunan o zamanın ünlü birahanesi “Sponeck” tir. Büyük bir şans eseri olarak “Sponeck” salonundaki bu ilk film gösterisine, Ercüment Ekrem Talu da gider. Kaleme aldığı yazılarında gerçekleştirilen ilk gösterimi bire bir olarak şöyle anlatır.

Çocuktum. Sekiz dokuz yaşlarında vardım. Tam senesini söyleyemeyeceğim ama galiba 1896-97 mektepten çıktık, Cihangir’deki evimize gidecektik. Nehari arkadaşlarımdan biri yolumuzu kesti:

-Haberiniz var mı? dedi. Şurada, Sponek’in salonunda bugün Sinematograf gösterilecekmiş. Pek meraklı birşey diyorlar. Yeni icat olunmuş… Fotoğrafın canlısı gibi birşeymiş.

Ağabeyimle ben, çocuğu bizimle alay ediyor, sandık. Fakat o bizimle gayet samimi konuşuyordu. İlave etti:

-Saat dörtte başlıyacakmış; ben gideceğim.

-Belki de geliriz, diyerek ondan ayrıldık.

Öğleden sonra evden izin koparmak kolay oldu. Babamın da keyfiyetten haberi varmış. Bu yeni icadı gidip görmemize bizi teşvik bile etti.

Sponek, tramvayın Galatasaray dönemcinde, şimdi bir barın işgali altında bulunan, o vaktin maruf bir birahanesi idi. İçerisi gayet geniş, kuytu ve serindi. O gün esas sanatını terketmiş, bir temaşa salonu haline getirilmişti.

Kapıdan, onar kuruş -o vakit için mühim para- duhuliye vererek girdik, erken davranmışız. En ön sırada yer bulduk, geçtik oturduk. Zaten çok kalabalık olmadı. Sıralar dolmadı bile. Nerede sinemalara şimdiki tehalük?! O tarihte halk zevk ve sefaya daha mı az düşkündü? Yeniliklere karşı daha mı az meraklı idi? Yoksa cuma, cumartesi, pazar demeyip tatil demeden, dinlenme ihtiyacı duymadan, boyuna çalışıp kazanmayı herşeye tercih ediyordu da ondan mı? Gündüze rastlayan eğlenceler ve hatta o devirde İstanbul’u sık sık ziyaret eden yabancı tiyatro, opera operet, sirk kumpanyalarının matineleri (gündüz temsileri) ekseriyette tehna olurdu.

Karşımızda bir, bir buçuk kare metrelik bir beyaz perde duruyordu. Biz de buna, bir mana veremeden bakıyorduk. Yan duvarlardaki ilanlardan birşey anlıyamıyorduk. Canlı fotoğraf… Asrın harikası… Andlozya’da boğa güreşi… Şimendüferle seyahat… Bu ibareler, içimizdeki merakı körüklemekten başka bir işe yaramıyordu…

Derken ortalık birdenbire karardı. Zifiri karanlık içinde kaldık; korktuk. Elim gayri ihtiyari ağabeyimin elini aradı; buldum ve bir tehlike karşısında imişim gibi sım sıkı kavradım. Akamızdaki sıralardan ıslıklar fışkırıyordu. Karanlığın, vaziyet icabı olduğunu kimse takdir edemediğinden, pencerelere örtülen siyah perdelere itiraz ediyorlardı. O vakitler İstanbul’da elektirik yoktu. Abdülhamit’in vehmi, elektiriğin memlekete girmesine engel olmuştu. Sinematograf makinesini işletmek ve şeridi aydınlatmak için kullanılan petrol lambalarından intişar eden gaz kokusu da seyircileri ayrıca taciz etmekte idi. Perdenin önüne gelen bir şahıs bu karartının lüzumunu izah etti. Ve hemen onun arkasından gösteri başladı.

Avrupa’nın bir yerinde bir istasyon, Bacasından fosur fosur kara dumanlar savuran bir lokomotif, peşinde takılı vagonlarla duruyor. Rıhtım üzerinde telaşlı telaşlı insanlar gidip geliyor. Amma ne gidiş geliş! Hepsi sar’a nöbetine tutulmuş sanırsınız. Hareketler o kadar hızlı, ölçüsüz ve acayip ki… Tren kalktı. Bittabi sessiz sedasız. Aman yarabbi! Üstümüze doğru geliyor. Zindan gibi salonun içinde kımıldamalar oldu. Trennin perdeden fırlayıp seyircileri çiğnemesinden korkanlar ihtiyaten yerlerini tekettiler galiba. Hani ya ben de korkmadım değil; lakin merak galip gelip beni iskemleye mıhladı. Bereket versin ki tren çabuk geçti… gitti.

İki dakika kadar ara verdiler. Bu sefer bir boğa güreşi seyrediyoruz. Azılı hayvanlar perdede üstümüze doğru seğittikçe yüreğimiz ağzımıza geliyor. Bu film daha yaman, onu önceden göstermiş olsalardı, salonda kimsecikler kalmazdı. Tren bizi sinematografa alıştırmış oldu.

Bütün bu temaşa yarım saat sürdü. Seans geceye kadar daha birkaç defa yenilenecekti. Çıktık. Fenin bu harikasını birbirimize izaha çalışorduk. Aklımız bir türlü ermiyordu.

Mektepte bunun münakaşası haftalarca sürdü. İstanbul halkı da ekseriyetle bu mevzu üzerinde konuşuyordu. Kimi, bu sihirli icadı gidip görmeyi günah sayıyor, kimi gidip gördüğünden dolayı tövbe, istiğfar ediyor, ileri fikirliler ise bir medeniyet unsurunu daha yurda girmiş olduğuna seviniyorlardı. İşte ilk sinema, sinematoğraf namı altında İstanbul’a böyle geldi, böyle başladı.”

Osmanlı’ya sinemanın girmesiyle, Avrupalı için doğunun gizemi ve herşeyin yavaş ve sakin aktığı dünya tamamen kaybolur. Zaten 20. yy’ın başında Oryantalist düşünceye sahip Avrupa’da kalmaz. Çünkü Osmanlı’da küçük batı olmuştur. Sinemanın büyüsü yavaş yavaş toplumun tüm kesiminden insanları sarar kucaklar. Bir süre çeşitli salonlarda (bar, restoran vb.) gösterilen sinema filmlerinden sonra halka açık ilk filmi gösterime sunan Sigmund Weinberg tarafından ilk yerleşik sinema salonu da açılır. Bir zamanlar Türk tiyatrosunun kalbinin attığı Şehzadebaşı’ndaki tiyatro binaları da sinema salonlarına dönüşür. Sinema salonları açıldıkça ilgi daha da artar. İlginin artması ile Türk girişimcileri ilk Türk sinema şirketini de kurarlar; Kemal Film. İlk Türk filmi ise 93 Harbi’nde İstanbul Yeşilköy’e Rusların diktiği 150 metre yüksekliğindeki Zafer Anıtı’nın yıkılışı ile ilgilidir. Anıtın havaya uçurulmasını çeken Fuat Uzkınay da ilk Türk yönetmen olarak Türk sinema tarihine geçer. Türkiye’de ve dünyada çok hızlı bir şekilde yayılan sinema tüm çevrelerde kısa sürede büyük beğeni yakalar. 1920’lerden sonra sinema büyük bir sektör haline dönüşür. 1927 yılında ise Amerika’da küçük bir yapım şirketi olan Warner Bros’un çektiği “Jazz Singer” mütevazı bir film olmasına rağmen sesli olmasından dolayı büyük bir ilgi görür. Bundan tam dört yıl sonra Türkiye’de ilk sesli film yapılır. “İstanbul Sokaklarında” ismini taşıyan bu film Yunanistan ve Mısır ortak yapımıdır. İlk renkli filmimiz ise 1953 yılında Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğinde yapılan “Halıcı Kız” dır.

Bir süre sonra ise Yeşilçam’ın temelleri atılır. Zaman zaman Türkiye’de sinema sektörü sekteye uğrasa da Türk halkı sinemayı çok sevmiştir. Kışın gidilen sinemadan vazgeçilmez yazın bile açık havada sinema perdeleri kurulup film seyredilir olmuştur. Aktörler aktrisler toplumsal idollere dönüşmüş, onlar gibi giyinmek, onlar gibi davranmak bir sosyal statü de sağlar . 1966 yılında yapılan “Ah Güzel İstanbul” da bu meyanda çekilir. Sadri Alışık ve Ayla Algan’ın oynadığı film, köyünden kaçıp İstanbul’a şarkıcı ve aktris olmak için gelen bir kızın öyküsüdür. Sinema, eğlendirmesinin yanında eğitici bir rol de üstlenmiştir. Toplumda yaşananlar bire bir doğrusu ile yanlışı ile beyaz perde de akseder olmuştur. İzleyenler içinde yaşadıkları olaylardan bir pay çıkarmışlar, kendilerinden bir şey bulmuşlardır. Türkiye’de sinemanın büyüsü tutmuştur ve bu büyü devam ediyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir