Kapat

Türk Tiyatrosunda Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli (Doç. Dr. Abdullah Şengül)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Türk Tiyatrosunda Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli (Doç. Dr. Abdullah Şengül)

 

Tiyatro edebiyatımız Türk mistiklerinin yaşam felsefesi ve düşüncelerine ilgi duymuş, insanımızın Türk kültürünün bu önemli şahsiyetlerini tanımalarını istemiştir. Hoca Ahmet Yesevî, Mevlâna, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli Türk tiyatrosunun ilgi gösterdiği isimlerdir. Tiyatro yazarlarımız, özellikle Türk mistiklerinin yaşam felsefesini sahneye taşımak suretiyle Türk milletinin manevî köklerini dikkatlere sunmayı amaçlamışlardır. Ancak bir asra yaklaşan bir sürede hem nitelik hem de nicelik açısından bu oyunların yeterli olduğunu söylemek elbette zordur.1 Bununla birlikte, Türk mistiklerinin hayata ve insana bakışlarının çağdaş insanın problemlerine çare olacağını düşünülmüş olması, Cumhuriyetin oluşturmak istediği yeni insanın kimliği açısından son derece anlamlıdır.
Teknolojinin sevimsizleştirdiği insanı, Türk mistiklerinin insana ve hayata bakışları sayesinde güçlendirmek, bu oyunların amaçları arasındadır. Oyunların taşıdığı mesajlardan bunu anlamak mümkündür. Bu oyunların arka planında, Cumhuriyetin oluşturmak istediği yeni insanın sadece medeniyeti doğru algılayan değil, dünü de doğru algılayan ve geleceğe sentez yoluyla ulaşması hedeflenen insan olduğu düşünülebilir.

Bu hedeflerin, dilindeki ve yaşayışındaki sadelikten dolayı daha çok Yunus Emre ile gerçekleştirilebileceği hesaplanmış olmalı ki, onun düşüncelerine ve hayatına Türk tiyatrosunda daha fazla yer verilmiştir. (Bkz., Tan, 2000: 42-47; Şengül, 2009: 295-299) Bilindiği gibi Mevlâna, özellikle Mesnevi’sini Farsça yazmasından dolayı yakın zamana kadar belli bir kültürel kesimin ilgi duyduğu bir aydın olarak kaldı. 1950’lerden sonra Mevlâna’nın eserlerinden Türkçeye yapılan çevirilerin artması, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, Mevlâna’yı anlatan görsel öğelere daha fazla yer verilmesi – Konya’da Mevlâna müzesinin açılması ve her yıl anma törenlerinin üst düzey katılımlarla gerçekleştirilmesi sayesinde bu büyük mütefekkirin fikirlerinin daha geni çevrelere duyurulmaya başladığını görüyoruz. Buna rağmen dilinden ve düşüncelerindeki felsefî derinlikten dolayı anlaşılması zor olmuştur. Bunu tiyatro yazarlarının Yunus Emre’ye Mevlâna’dan daha fazla yer vermesinden de anlayabiliriz.

Daha önce kaleme aldığımız iki yazımızda Mevlâna ve Yunus Emre’nin Türk tiyatro eserlerine ne şekilde yansıdığını değerlendirmeye çalımıtık. (Bkz.; engül, 2008a: 86; Şengül, 2008b: 587-590; Şengül, 2009: 295-299) Bu çalışma ile Türk tiyatro edebiyatında Hoca Ahmet Yesevî ve Hacı Bektaş-ı Veli’yi anlatan tiyatro eserlerini ele alacağız. Bu eserler, Nezihe Araz’ın Kutlu Melek, Remzi Özçelik’in Ahmet Yesevi, Aydemir Gültekin’in Pîr-i Türkistan Ahmet Yesevi, Orhan Asena’nın Hünkar Bektaş-ı Veli, Sabahattin Engin’in Hacı Bektaş-ı Veli ve Recep Bilginer’in Sevgi ve Barı isimli oyunlarıdır. (Bu oyunlardan bazılarının tahlili için bkz.; Adıyaman, 2003: 90-93; Çatalba, 2005: 528-661)

 

 

Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunda anlatılan Türk mistikleri arasında, Anadolu’da Türk medeniyetinin kurulmasına yardımcı olan “Velî tipi” diyebileceğimiz kahramanlara da yer verilir. (Kaplan, 1985: 120-131) Anadolu’nun Hoca Ahmet Yesevi ocaklarından yetienler tarafından ne şekilde gönül fethine tabi tutulduğunun anlatıldığı Nezihe Araz’ın Kutlu Melek isimli eseri didaktik bir tarzda yazılmıştır. (Araz, 1998: 1-82) Kısaca oyun, bir öğrencinin hocasından aldığı tezde, masalların, efsanelerin, menkıbelerin Türk kültür tarihindeki yeri vurgulamaya çalışmasıyla geliştirilir. Oyunda zaman zaman geri dönüşler yapılarak, çeşitli mizansenler oluşturulur. Türkistan’dan Anadolu’ya gönül fethine gelenler dört gruba ayrılır: Birincisi Alp-Erenler (Gaziyân-ı Rum) toplumun seçilmiş kesimidir. İkincisi Ahiler (Ahiyâ-i Rum) ticaret ve ekonomik hayatı düzenler. Üçüncüsü Abdallardır. Bunlar
toplumun entelektüel takımını oluştururlar. Dördüncüsü Bacılar (Bacıyân-ı Rum) dır. Bunlar örgütlenmiş
kadın takımlarıdır.

Oyunda çeşitli mizansenlerle Ahmet Yesevi’den Osman Bey’in ölümüne kadar verilen mücadeleler anlatılarak beylikten devlete geçiş süreci anlatılmaya çalışılır. Yesevi’nin öğrencilerini Anadolu’ya yollarken:

“Şunu bilin ki… Açları doyuracak, çıplakları giydirecek, ağlayanları güldürecek, yıkılanları yapacaksınız. Hoşgörü inancınız, barış kılıcınız olacak. Az halkı çok edeceksiniz. Ve de… Türkçe! Güzel Türkçemiz… Birlik ve beraberliğin altın anahtarı olarak elinizden ve dilinizden eksik olmayacak” (Araz, 1998: 7-8) diyerek fethin hedefini ve amacını belirler. Oyunda Bektaş’ın ağzından Osmanlı Devleti’nin felsefesi de anlatılır:

“Adın her yerde okunsun. Açlar sende doysun… Toklar sende çalışsın. Savaşmayı da sevişmeyi de eş değerde bil. Eksik adınız artık olsun. şimdi adın Osman Bey, az sonra Osman Sultan ol. Gazilik makamı da önce senin olsun.” (Araz, 1998: 77) .

Remzi Özçelik’in Ahmet Yesevi ismini oyunu ise Ahmet Yesevi’yi merkezi şahıs olarak ele alır. (Özçelik, 2000: 1-88) Eser, Ahmet Yesevi’nin eitim amacıyla bulunduğu Buhara’da ve döndükten sonra Yesi’de yaşadığı olayların hikayesidir. Hocası Yusuf Hemedâni’nin tezgahında ilmek ilmek işlenen Ahmet Yesevi, Yesi’ye döndükten sonra, yetiştirdiği öğrencilerden Süleyman Hâkim’i devesi ile birlikte kendisine yurt edinip insanları irşat etmesi için görevlendirir. Horasan şehrinin batısında Bi-neva Arkası denilen yere gelen Süleyman Hâkim, burada Buşra Hanı’ın kızı Anber’le tanışır. Sarayı ve Buşra Han’ın kendine sunduğu dünyaya ait bütün zenginlikleri reddeden Süleyman Hâkim, bu sayede başta Buşra Han olmak üzere herkesin takdirini kazanır ve hocasının kıydığı nikahla Anber Hatun’la evlenir.

 

 

Anadolu’nun gönül mimarlarının manevî hocası olarak takdim edilen ve oyunun merkezî şahsı olan Ahmet Yesevi, Anadolu’daki birliğin sağlanmasının gerçek mimarıdır. Onun geliştirdiği felsefe sayesinde bu topraklar bin yıldır Türk ve Müslüman’dır. Allah’a ana diliyle daha yakın olduunu anlatan Ahmet Yesevi, bu yüzden herkesin Arapça ve Farsça şiir yazdığı dönemde “Hikmet”lerini Türkçe söyler. Oyunun teması, sevginin bu dünyadaki en büyük zenginlik ve değer olduğudur. Onun açamayacağı hiçbir kilit, kapı yoktur. İşte bu yüzden insanoğlunun bu dünyadaki en büyük varlığı, sevginin barınıp büyüdüğü gönüldür.

Ahmet Yesevi’nin tiyatro diliyle anlatıldığı oyunlardan biri de Aydemir Gültekin tarafından kaleme alınan Pîr-i Türkistan Ahmet Yesevi isimli oyundur. Henüz basılmamış olan bu oyun, Merkezi İstanbul’da olan Fatih Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenmiştir.

Anadolu’nun manevi mimarı Hoca Ahmet Yesevi’yi tiyatro severlerle buluşturan Pîr-i Türkistan Ahmet Yesevi Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesinde ve Türk dilinin korunmasında büyük katkıları olan Hoca Ahmet Yesevi’nin hayatı, düşünce dünyası, çağında yaşadığı olaylar yazılı belgeler ve menkıbelerden yararlanılarak hazırlanmıştır.2 Yer yer Ahmet Yesevi’nin Divan-ı Hikmet’indeki şiirlerine de yer verilen tek perdelik oyunda, kendisinden yıllar sonra yaşamış olan Evliya Çelebi’nin zaman içinde yolculuğa çıkması ile başlar. Osmanlı coğrafyasında ayak basmadık yer bırakmayan Çelebi, bu sefer ceddim dediği Ahmet Yesevi’nin zamanına gider. İlk bölümde Sayramlı Ahmet’in Yesili Ahmet’e dönüşmesi, Buhara’da aldığı eğitim ve Türkistan’a geri dönüşü konuları hem menkıbeler hem de hikmetlerle desteklenerek sahnelenir. Oyunun ikinci bölümünde ise, Türkistan’da talebe yetiştirmeye başlaması, öğrencilerin dergâha teveccühü ve şehrin bazı ileri gelenlerinin bu ilgi karşısında yaşadıkları
çekememezlik anlatılır. Ahmet Yesevi’nin halkla iç içe yaşayan bir insan olduğu; yetiştirdiği dervişlerin Anadolu ve Rumeli’nin manevi fethinde bulunduğu gibi düşünceler, eserin taşıdığı önemli mesajlardır.3 Tiyatro diliyle anlatılan bir diğer Türk mistiği Hacı Bektaş-ı Veli’dir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya gelip, burada yaşayan insanları irşat edişini anlatan eserlerden ilki Orhan Asena’nın yazdığı Hünkâr Bektaş-ı Veli isimli müzikal oyundur. (Asena, 1995: 1-78) Selçukluların dağılmasından sonra Kayı boyunun desteklenmesini salık veren Hacı Bektaş-ı Veli, bu boyun bir cihan devleti kuracağı müjdesini de verir. Aynı konularda yazılan diğer oyunlarda da karşılaştığımız Hacı Bektaş-ı Veli’nin kendi cenazesini yüzü nikablı bir adamın yıkaması ve bu adamın Hacı Bekta Veli’nin kendisi olduğu inanışı bu oyunda da verilir. Eserin temasını Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’nun birlik ve beraberliine yaptığı hizmet ve bu
topraklarda, özellikle Müslümanlar arasında devam eden sen-ben kavgasına karşı verdiği mücadele oluşturur. Bu kavganın sebep olduğu felaketi ve yanlışlığı Hacı Bektaş-ı Veli Armağanşah’a şöyle anlatır :

“Bektaş –
Bilmez misiniz küfür küfrü çeker, nefret nefreti,
Bu dünyada yengiler de yenilgiler de iğreti.
Armağanşah –
Çok konuşursun derviş, ama anlamış değilim
Demek istediğin ne ? Ve sana bunu söyleten kim?
Bektaş –
Ben bir Türkmen dervişiyim, sen bir Türkmen beyi.
Arkasını görmek gerek yırtıp perdeyi.
Batıda Bizans at sürer, doğuda Moğol üşüşür,
Ve sizin kılıcınız kardeş kellesi devşirir.” (Asena, 1995: 28)

Sebahattin Engin’in Hacı Bektaş-ı Veli isimli oyununda, Bektaş- ı Veli’nin Anadolu’ya gelişi, düşünceleriyle, yaşayışıyla halk içinde saygınlık kazanışı ve gittiği yerleri aydınlatığı anlatılır. (Engin, 1996: 1-142) Hocası Lokman Perende tarafından Moğol istilasına uğramış Türkmenlere yardım etmekle görevlendirilen Bektaş- ı Veli, hoşgörü ve insan sevgisini her şeyin temeli sayan bir anlayışla, bütün insanlığa yardım eder. Onlara çalışmayı, kendilerini geliştirmelerini öğütler:

“Evet. Elime geçenle yetinen, onu geliştirmek için çalışmayan kişi suçludur. Bunu bize öğretmedikleri için sizleri suçladığımı sanmayınız. Asıl suçlu onlardır. Onlardan öğrendiklerimizi sürdürmek ise Çalab’ın verdiği aklımızı kullanmamaktır.” (Engin, 1996: 55)

Hacı Bektaş-ı Veli’nin Sarı Saltık’ı öven sözleri, hem kendi felsefesinin, hem oyunun temasının özeti gibidir:

“….Tanrıya korku ile değil, sevgiyle saygıyla varılacağını benimsemişsin. şan ve şöhrete, insanlığa hizmetle ulaşılabileceğini kavramışsın. Saygının ve sevginin her şeyin, her iyi şeyin başlangıç ve sonu olduğunu sezmişsin.” (Engin, 1996: 61)

Recep Bilginer’in yazdığı Sevgi ve Barış oyunu, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Hoca Ahmet Yesevî’den aldığı icazet üzerine Anadolu’ya gelişini ve buradaki fitne ve cahillikle mücadelesini anlatır. (Bilginer, 1998: 1-148)

Özellikle Anadolu’da Alevî-Sünnî Müslümanlar arasında büyük problemler vardır. Birbirlerini doğru tanımayan bu iki mezhebe mensup insanlar, farklı dinlerdenmiş gibi birbirlerine karşı düşmanlıklar beslemektedirler. Bektaş-ı Veli, öncelikle bu problemi ortadan kaldırır. Alevilik ve Sünniliğin aslında Allah’a ulaşmanın iki farklı yorumu olduğunu anlatır. Güç de olsa bunu başaran Bektaş-ı Veli, bütün hayatı boyunca sevgi ve barışı esas alan bir felsefeyi Anadolu’ya yaymak ister. Eser boyunca sürekli insanlara nasihat eden Hacı Bektaş-ı Veli, bu felsefeyi halkın anlayacağı kadar yalın bir dille ifade eder:

“Hacı Bektaş– Kuran’da, Peygamberimizin hadislerinde, bilginlerin yazdıklarında, ozanların dizelerinde, türkülerin sözlerinde, doğanın bin bir güzelliğinde (…) En büyük kitap olan aklımızda. Yaşadıklarımızda. İnançlarımızda. (…) İyi huylu, iyi ahlâklı, sevgi dolu ve barışçı olmak. İnsanı sevmek, dahası inandığın gibi yaşamak. Yaşadığına inanmak. (…) Ne buyurmuş Peygamberimiz : Her kim kendisini bilirse Tanrısını da bilir. Yani Tanrı kendimizde, kendimiz de Tanrıdayız. (…)

Hakikat nardadır, sacda değildir
Akıl baştadır, taçta değildir.
Her ne arasan kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.” (Bilginer, 1998: 74-75)

Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız eserler son on sekiz yıl içinde kaleme alınmıştır. Bu oyunları son dönem tiyatro yazarlarının Türk milletinin erdemlerini, ideallerini, millî kültür değerlerini ve sahip olduğu hoşgörü mirasını tanıtma gayreti olarak değerlendirilebiliriz. Söz konusu eserlerde anlatılan insan sevgisi ve hoşgörü, dünden bugüne en önemli kültürel mirasımız olarak takdim edilmiştir. Çünkü, oyunların tamamına yakınında Türk mistiklerinin sahip olduğu temeli insan sevgisine dayanan hoşgörü, bu oyunların çatısını oluşturur ve bu mirasın kaynağı olarak tarihimiz ve inancımız gösterilir. Son dönem tiyatro yazarlarının insanı hoşgörü temelinde değişen ve gelişen bir varlık olarak görmeleri, bu oyunların hemen hepsine bir iyimserlik katmış; yarına olan güveni vurgulamalarına sebep olmuştur. Bu oyunlarla gündeme getirilen konuların, kültür tarihimiz ve günümüz insanının problemleri açısından önemli olduğunu belirtmekle birlikte, nicelik açısından yetersiz olduğunu söylemeliyiz. Düşünceleri ve dünyaya bakışlarıyla günümüz insanına model olacağını düşündüğümüz bu kültür devlerinin, başta edebiyat olmak üzere, güzel sanatların diğer kolları tarafından da yoğun bir şekilde işlenmesinin gerekli olduğuna inanıyoruz.

NOTLAR:

  1. Cumhuriyet döneminde kitap olarak basılmamasına rağmen çeşitli tiyatro grupları tarafından temsil edildiği bilinen, özellikle Yunus Emre’yi ve düşüncelerini çeşitli yönlerden ele alan oyunlar da vardır. Mesela, Zeki Büyüktanır ve Erdoğan Aytekin’in yazdığı Yunus Emre isimli oyunlar, 1986 ve 1991 yıllarında İzmir Oyun Gençlik Merkezi tarafından temsil edilmiştir. Bunun gibi birçok amatör tiyatro gruplarının daha çok okullardaki tiyatro etkinliklerinde bu tip oyunlara yer verdiini biliyoruz. Bunlar, çok amatörce yazılmış, üslûp ve teknik açıdan zayıf olduğunu düşündüğümüz oyunlardır. Amatör tiyatroların arşiv sistemleri olmadığı
    için maalesef bu oyunlara ulaşmak mümkün olamamaktadır. Buna rağmen, Türk tiyatrosunun, kültür tarihimizin bu önemli isimlerine gereken ilgiyi gösterdiini söylemek oldukça zordur.
  2. http://www.turkistanulkuocaklari.com/haber/hoca-ahmed-yesevi-turkiyede-ilk-kez-tiyatro-sahnesinde_59.html (28.12.2010)
  3. http://www.turkbirlik.gen.tr/lang-az/Haberler/56-turkiye-haberler/1182-ahmet-yesevi-tiyatro.html (28.12.2010)

 

KAYNAKÇA
ADIYAMAN, Halil (2003). Orhan Asena’nın Tiyatroları, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Afyon: Afyon Kocatepe
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
ARAZ, Nezihe (1998). Kutlu Melek, Anlara: Kültür Bakanlıı Yayınları.
ASENA, Orhan (1995). Hünkar Bekta Veli, Ankara: İlke Yayınları.
BİLGİNER, Recep (1992). Mevlâna Âşık ve Mâşuk, Ankara: Kültür Bakanlıı Yayınları.
BİLGİNER, Recep (1998). Sevgi ve Barı, Ankara: Kültür Bakanlıı Yayınları.
ÇATALBA, Rabia (2005). (1985–2000) Arası Konusunu Türk Tarihinden Alan Dramalar, Yayımlanmamı Yüksek Lisans Tezi,
Afyon: Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
ENGİN, Sebahattin (1996). Hacı Bektaşı Veli, İstanbul: Can Yayınları.
KAPLAN, Mehmet (1985). Türk Edebiyatı Üzerine Aratırmalar III Tip Tahlilleri, istanbul: Dergâh Yayınları.
ÖZÇELİK, Remzi (2000). Ahmet Yesevi, Ankara: Tutibay Yayınları.
ŞENGÜL, Abdullah (2008b). “Mevlâna’nın ki Tiyatro Eserindeki Yorumu”, I. Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Sempozyumu
Bildirileri 23-26 Ekim 2007, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Yayınları, s. 587-590.
ŞENGÜL, Abdullah (2009). “Tiyatro Diliyle Yunus Emre”, I. Uluslararası Yunus Emre Sempozyumu Bildirileri, Aksaray: Aksaray
Üniversitesi Yayınları, s. 295-299.
ENGÜL, Abdullah (2008a). Cumhuriyet Döneminde Tarihî Tiyatro, Ankara: Alp Yayınları.
TAN, Nail (2000). “Yunus Emre Konusunda Yazılmı Oyunlar”, Türk Dili, S. 589, s. 40-44.
http://www.turkistanulkuocaklari.com/haber/hoca-ahmed-yesevi-turkiyede-ilk-kez-tiyatro-sahnesinde_59.html (28.12.2020)
http://www.turkbirlik.gen.tr/lang-az/Haberler/56-turkiye-haberler/1182-ahmet-yesevi-tiyatro.html (28.12.2010)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir