Kapat

‘Tosca’ Temsil Edilirken ‘Yeni İtalyan Operası’na Bir Bakış (Prof. Cevad Memduh Altar)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- ‘Tosca’ Temsil Edilirken ‘Yeni İtalyan Operası’na Bir Bakış (Prof. Cevad Memduh Altar)

Musiki sanatında Romantizm, millî akımlara doğru atılan ilk adım olduğuna göre, 19. yüzyılın ortalarında büyük dramcı Richard Wagner’le başlayıp gene Wagner’le sona eren “Yeni Romantizm”, musiki sahasında millî ekollerin doğumuna ve gelişmesine her şeyden önce neden olmuştu. Hattâ aynı yüzyıl içindeWagner sanatına paralel olarak gelişme eğilimi gösteren çeşitli millî yönler arasına “Slav” ve “İtalyan” dünyası da katılmıştı. Gerçi Batının çeşitli sanat merkezlerinde Wagner üslûbuna uyum yolunda harcanan büyük çaba ve enerjiye rağmen Wagner’e erişilememiş, ama Orta Avrupa sanat mirasından kısmen bağımsız bir millî ekoller zümresi oluşmuştu.

Öte yandan, başı klasik Viyana ekolünün büyük temsilcisi Beethoven’e, sonu ise müzikte izlenimciliğin kurucusu Debussy’ye bağlı olan Richard Wagner’e ancak yaklaşabildikleri oranda kendilerini mutlu hisseden bazı sanatçılarla, sahne müziğine karşıt olan “salt müzik” yandaşları arasında ansızın başlayan tehlikeli bir mücadele, millî ekoller arasında geniş ölçüde bir Wagner karşıtlığının doğmasına neden olmuştu. Nitekim Beethoven’in, herhangi bir olay, bir metin ya da bir programa bağlanmadan yarattığı salt müziğin yönünü, 19. yüzyıl boyunca, klasik bir görüş ve Wagner karşıtlığından gelen bir  mücadele zihniyeti içinde devam ettiren Brahms gibi senfoni üstatları, millî dram ekollerini sürekli olarak etkisi altına alan Wagner sanatının hızla gelişmesine engel oluyor ve o sıralarda sanat dünyasını birdenbire büyüleyen Johann Strauss’un popüler melodileri ise, yarım yüzyıldan beri Wagner etkisiyle karşı karşıya kalmış olan geniş bir dinleyici kitlesine âdeta bir sakinleştirici etkisi yapıyordu.

İşte 19. yüzyılın sonuna doğru Wagner’cilerle Wagner karşıtlarının şiddetli bir mücadeleye girdikleri sıralarda, Fransız, Rus, Çek ve İskandinav ekolleri arasında, besteci Giuseppe Verdi gibi önemli bir şahsiyetin çabalarıyla “yeni İtalyan opera ekolü” de lâyık olduğu yere geldi.

Filozof Nietzsche’nin de söylediği gibi, başlı başına bir kültür dehası olan Richard Wagner’in yol göstermesiyle yavaş yavaş göze çarpan millî hareketler, bestecilere geçmişten gelen halk şarkıları ile halk danslarına ait melodi ve motiflerden gereğince yararlanma imkânını vermiş ve bu durum Batının çeşitli ırkların yaşadığı bölgelerinde millî renk ve özelliklerin sanat eserlerinde her zamankinden fazla ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu nedenle konusunu sırf halktan alan bu yeni akım içinde, “Romantizm” ve “Geç Romantizm” v.s. gibi çeşitli ekollere özgü yaratış esprilerinin birbirlerine girift olarak ortaya çıkmalarına rağmen, bütün bu faaliyetlerin kısa bir dökümünü yapmak zorunda kalan müzik tarihinin, 19. yüzyılın sonlarına doğru, her şeyden önce tek tek halk gruplarına yönelmek suretiyle millîleşmesi gerekmiştir. İşte millî akımların -yüzyılımıza doğru-  müzik sanatına şiddetle etkili olduğu sıralarda, daha önce Gounod gibi yetenekli bir sanatçının çabasıyla kurulmuş olan millî Fransız operası yanında, aynı yüzyılın başlarında, Orta Avrupa üslûbuna bağlı olan İtalyan operasını yalnız başına temsil eden besteci Rossini’den sonra Verdi’ye gelinceye kadar, İtalya’da opera sanatı susmuş ve hiçbir gelişme belirtisi gösterememişti.

1813’te Parma’da dünyaya gelen Giuseppe Verdi, Rossini ile Wagner’in ölümünden sonra 19. yüzyılın sonuna kadar, çağdaşı olan opera bestecilerinin en büyüğü olarak tanındı. Sanatçının baş eserleri arasında sayılan “Il Trovatore” operasının ardından 1871 yılında Kahire İtalyan operasının açılışı için bestelediği “Aida” ile “Othello” ve “Falstaff” isimli operaları, birdenbire bütün kalpleri fethetmiş ve o andan itibaren İtalyan sanatına tam anlamıyla dramatik bir ideal hâkim olmuştu. Verdi’nin millî bir kimlik altında İtalyan müziğine verdiği bu derin ideali, yalnızca Wagner’den miras olarak aldığına şüphe edilemez. Nitekim o zamana kadar İtalyan operasında görülen kötü ve abartılı bir “hançere virtüozluğu”nun yerine geçen bu gerçek dramatik yapıyla, Wagner’den sonra Verdi, opera bestecilerinin en büyüğü olma şerefini kazandı. 28 Kasım 1901’de Verdi’nin ölümüyle, İtalyan sanat dünyası uluslararası müzik piyasasına kapılarını tamamen açmıştı.

Bu sıralarda Orta ve Batı Avrupa ekollerine mensup Richard Strauss, Debussy ve Stravinsky gibi sanatçıların çeşitli türdeki eserleri, İtalyan sanat çevresine girmiş, hattâ birçok sanatçı tarafından benimsenmişti. İtalyanlar bu yabancı besteciler arasında en çok Debussy’den yararlandılar ve muhtemelen başka nedenlerin de bir araya gelmesiyle, eski monodik [teksesli] şarkı söyleme tarzı yeniden canlandı. Debussy’deki narin renklerle taze bir armoni, genç İtalyanları yeni amaçlara doğru itti ve bunun sonucu olarak İtalya’da vokal bir oda müziği dönemi başladı. Bu arada İtalyan millî ekolünü etkileyen öteki yabancı besteciler arasında, millî Rus ekolünün önemli temsilcilerinden Rimsky-Korsakow’dan modern tarzın büyük temsilcisi Stravinsky’ye kadar devam eden, çeşitli bestecilerin etkisi de inkâr edilemez. Hattâ İtalya’da uluslararası sanat akımlarına karşı görülen bu eğilimin ardından, en tutucu İtalyan bestecileri bile kendilerini bu eğilimin tehlikeli etkisinden kurtaramadılar. Yalnız şurası muhakkaktır ki, modern İtalyanlar arasında yalnız Puccini ile Mascagni, kendilerini aşırı bir modernizme karşı koruyabilmişler ve dolayısıyla İtalya’da daha Rönesans’ta başlamış olan vokal geleneğe saygıyla bağlı kalabilmişlerdir.

Bununla beraber, 19. yüzyılda başlayan ve 1875 yıllarına kadar büyük besteci Verdi’nin kurduğu esaslar üzerinde seyreden İtalyan operasının, 20. yüzyılın başlarına doğru, fazla uluslararası olmasına gerek kalmadan, yepyeni bir aşamaya girdiği görülür. Öteki millî ekollerin de artık olgunluk çağlarına girdikleri bir sırada başlayan bu yenilik, bir yandan geçen yüzyılın opera varlığını yüzyılımıza devretmekte, öte yandan son yılların sanat dünyasında bile etkili olan yeni bir millî ekolün doğumunu haber vermekteydi. Nitekim büyük selefleri Verdi’den aldıkları ilhamla 19. yüzyılın sonlarına doğru bu yeni tarzı kuran genç İtalyan bestecileri, Orta Avrupa sanat esprisine kısmen tezat oluşturan “natüralist” bir temel üzerine “verismo” [gerçekçilik] ekolü diye adlandırdıkları, realist bir sanat tarzı kurmuşlar ve konusunu günlük hayattan alan samimi bir halkçılık yoluyla “hakikat operası” diye anılan yepyeni bir dram türü bulmuşlardı. “Cavalleria Rusticana” adlı halk operası ile bu ekolü kuran besteci Pietro Mascagni, bu realist eseriyle bütün sanat âlemini az zamanda fethetmişti. Mascagni’nin ardından, onunla aynı alanda rekabet eden besteci Ruggero Leoncavallo, sırf “I Pagliacci” adlı operasının kendisine sağladığı şöhretle yetinerek, sahneyi, bu ekolün en önemli şahsiyeti olan Giacomo Puccini’ye terk etmek zorunda kaldı.

1858 yılında Lucca’da dünyaya gelen Puccini, Milano’da Bazzini ve Ponchielli gibi tanınmış hocaların yanında geleneksel İtalyan sanatının hemen her aşamasını tanımıştı. Başlangıçta sanat dünyasının dikkatini çekemeyen sanatçının, bir süre sonra Genç İtalyanlar tarzının, yani “verismo” ekolünün asıl kurucusu olduğu anlaşıldı. Gerçekten de Puccini, büyük dramcı Wagner stilini İtalyan “verismo” ekolüyle dahice bir şekilde bileştirerek meydana getirdiği “Tosca” adlı operasıyla rakiplerini yenmeyi başarmıştı. Ancak sanatçıya “Madame Butterfly” operasından önce önemli bir şöhret sağlayan bu operanın konusu, çeşitli eleştirilere uğradı. Victorian Sardou’nun aynı addaki dramından esinlenilerek, Giacosa ve Illica tarafından hazırlanan metin, bazı eleştirmenlerce önemli bir konu olarak gösterilmiş, bazılarının da şiddetli saldırılarına maruz kalmıştı. Burada, dönemin pek çok opera metinlerinde olduğu gibi, siyasî bir esas üzerinde gelişen aşk hikâyesi, ihtiras, hile ve entrika gibi insan mizacının zayıf yanlarıyla karşılaşmakta ve eser, düşünsel içeriği açısından, Wagner dramının özünü oluşturan “aşk yoluyla feragat” temasını en popüler ve en açık anlamda ifade etmektedir.

Olay, Napolyon zamanında Roma’da geçer. İtalya bir yandan Napolyon, bir yandan Avusturya ordularının baskısı altında ezilmektedir. Memleket dahilinde kraliyet taraftarlarıyla karşıtları birbirleriyle şiddetli bir mücadeleye girişmişlerdir. Devrin tanınmış bir şarkıcısı olan Tosca, siyasî mahkûm Angelotti’nin bulunduğu yeri sakladığı için kendisine işkence yapılan, kraliyet aleyhtarı ressam Cavaradossi’nin âşığıdır. Tosca, işkence yapılan sevgilisini kurtarmak için, siyasî mahkûmun saklandığı yeri polis müdürü Scarpia’ya haber vermek zorunda kalır. Scarpia, Tosca’yı her ne pahasına olursa olsun elde etmek azmindedir. Bu sefer işkenceden kurtulan Cavaradossi, memleketini kurtaracak tek kurtarıcı olarak tanıdığı Napolyon’a karşı gösterdiği sempati bahanesiyle, Scarpia’nın emriyle idama gönderilir. Cavaradossi, Roma’nın ünlü St. Angelo kalesinde kurşuna dizilecektir. Scarpia, Tosca kendisinin olduğu takdirde, sevgilisine gerçek kurşunlarla ateş edilmeyeceği, görünürde infaz edilecek idam cezasının ardından, kendilerine önceden verilecek bir izin kâğıdıyla sınırdan çıkabilecekleri sözünü verir. Zalim polis müdürünün bu hilesine inanan Tosca, uzun düşüncelerden sonra bu teklifi kabul etmekle birlikte, imzalı izin kâğıdına sahip olduğu anda, eline geçirdiği bir bıçakla polis müdürünü öldürür. Artık hem tehlike savuşturulmuş, hem de kaçma imkânı elde edilmiştir. Ne çare ki, kalenin terasında bu sahte idamın sonucunu güvenle bekleyen Tosca, tüfek seslerinin ardından yere yuvarlanan sevgilisinin yanına vardığı zaman, müthiş bir tezatla karşılaşır. Cavaradossi, gerçekten kurşuna dizilmiştir. Neye uğradığını anlayamayan Tosca, polis müdürünü öldürdüğü için kendisini tutuklamaya gelenlere teslim olmamak için kendini kalenin terasından Tiber nehrine atar ve facia bu şekilde sona erer.

Puccini’yi ölümsüz yapan bu opera ile “verismo” ekolünün ilk gerçek eseri yaratılmış, ama “Madame Butterfly” gibi -konu olarak çok ilginç ve lirik olan- bir operanın temsilinden sonra, “Tosca” konusunun basitliği daha iyi anlaşılmıştır. “Tosca” operasında müzik, konuya ve metne hâkimdir. Burada eserin tatlı bir samimiyet ve bazen narin bir salon tonu içinde seyreden müzikal içeriği, bütünüyle gerçek bir dram görünümündedir. Çanlar, korolar, konserler, sololar, coşku içinde okunan cümleler ve nihayet ihtiras ve cinayet sahneleri, esere sonsuz bir hareket ve açıklık verir. Puccini bu eserinde “verismo” ekolünün öteki tanınmış şahsiyetlerinin eksiklerini de giderdiği için, bu ekolün gerçek kurucusu olarak görülmüştür. Gerçekten de Mascagni’deki çiğlik, Leoncavallo’daki basitlik, ilk defa “Tosca”da değiştirilip giderilmiştir. Üç perdeden oluşan bu güzel opera, ilk olarak 1900 yılının 14 Kasım günü Roma’da oynanmış ve 1907 yılından itibaren Avrupa’nın öteki operalarının repertuvarına girmiştir.

Puccini her eserinde, bir önceki eserine göre belirgin bir gelişme göstermiştir. Sanatçı daha önce 1893’te bestelediği “Manon” operasıyla kalıcı bir şöhret sahibi olmuştur. “Manon”un hassas konusu, bestecinin buluş yeteneğini harekete geçirmiş ve bu durum, ondaki dramatik seziş ile teatral etkilere olan derin bilgisini ve nihayet tipleri müzikle yükseltme ve karakterize etme yeteneğini geliştirmiştir. Eserinde -düşünsel içerik olarak- fazla derinlere inmeyen, Wagner gibi metafizik düşünceleri kendine amaç edinmeyen Puccini, müzik yaratışlarına, sırf o etkili ifadesiyle, daha çok Fransız müziğini hatırlatan kişisel bir inceliği etkili kılmayı başarmıştır. Bu nedenle, son derece verimli olan sanatçı, sırf cana yakın ve üretici oldukları için beğenilen besteciler arasında en önemli yeri işgal etmiştir. Puccini’nin “Manon” operasında göze çarpan özellikler, “La Bohem” operasında daha kişisel ve daha tipik bir karakter göstermiş (1896), ve nihayet sanatçı,“Tosca”da daha güçlü bir üslûba doğru etkili hamleler yapmayı başarmıştır.

Verdi’nin ölümünün ardından birdenbire yabancı etkiler karşısında kalan İtalyan sanat âleminde, kendilerini bu etkiden uzak tatmayı başaran Puccini veMascagni gibi iki önemli besteciden özellikle Puccini, belirgin bir yenilik içinde geleneğe bağlı kalmış ve son operalarında, şiirsel okuyuşun gerektirdiği müzik teması, mutlak bir ifade değerini içermeden, yardımcı bir çizgi halinde, orkestra cümlesi üzerinde seyretmiştir. Bu nedenle Puccini, kelimeye, yani metne, daha önce Verdi’nin verdiği değeri vermemiştir. Burada eserin art arda gelişmesinde vakit vakit ortaya çıkan aşırı dramatik anlara uygun bir okuma sağlama amacıyla gerçekleşen enstrümantal kesintilerde, vokal yapıya geleneksel hakkı verilmiştir. Ancak Puccini bu tarzda daha çok “Madame Butterfly” operasında başarılı olmuştur (1904). Sanatçının son eserlerinde göstermeyi başardığı bu önemli yenilikle, “Tosca” ve “Madame Butterfly” operaları kalpleri daha çok fethetmiş ve bu iki eser uluslararası repertuvarda önemli bir yer işgal etmiştir.

İtalyan “verismo” stilinin en son temsilcisi ise, halen 64 yaşını doldurmuş olan besteci Ermanno Wolf-Ferrari’dir. Ferrari, “Meraklı Kadınlar” ve“Susanna’nın Sırrı” adlı iki eseriyle, Yeni İtalyan Operası’nı bugüne kadar getirmiştir.

Zamanımızın çeşitli sanat yolları arasında sanatsal değerini her zaman koruyacak olan “verismo” üslûbunun, modern müzik terbiyesi bakımından en önce yönelinmesi gereken bir yol olduğuna şüphe edilemez.

(Ankara Devlet Konservatuvarı, Temsil ve Konserler yayını, No.1, Nisan 1941)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir