Kapat

Sosyalizme Olan Karamsar Bakış Açısının Bilim Kurgu Edebiyatındaki Yansımaları (Bahar Karakaş)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Sosyalizme Olan Karamsar Bakış Açısının Bilim Kurgu Edebiyatındaki Yansımaları (Bahar Karakaş)

 

Bilim kurgu aslında çok popüler olan bir edebiyat dalı olmadığı için, sosyalizmle arasındaki bağlantıyı kurmak zor olabilir.  O yüzden, önce biraz ana hatlarıyla bilim kurgu edebiyatının sosyolojiyle ve düşünce tarihiyle olan bağlantısından, sosyal bilim kurgudan ve distopyalardan bahsedeceğim. Daha sonra da bu konuda yazılmış bazı kitaplar üzerinden yapılmış olan sosyalizm eleştirilerinden örnekler vereceğim.

Bilim kurgu edebiyatı için daha çok bilime ve teknolojiye dayanan kurgu denilebilir. Aslında bilim kurgu edebiyatını tam olarak tanımlamak biraz zor, çünkü pek çok türden beslenen, oldukça çok yönlü bir edebiyat dalı. Onun için, mantıklı tahminlerle bilinenin ötesine geçmeye çalışan, bu sırada da bilimi, teknolojiyi, hayal gücünü ve bazen de öngörüyü kullanan bir edebiyat da diyebiliriz. Bilim kurgu çok eski bir edebiyat türü değil, 1800’lerin sonlarında Jules Verne ve Wells gibi yazarlarla başlıyor. Altın yıllarını da 1900-1950 yılları arasında yaşıyor.

Sosyalizm ya da genel olarak dünya düzeni ve toplumla ilişkili olmasının sebeplerinden biri de bu, çünkü bilim kurgu edebiyatı altın yıllarını yaşarken, dünya çok ciddi değişiklikler geçiriyordu ve diğer edebiyat dallarında olduğu gibi bilim kurgu edebiyatında da bunun izleri açıkça görmek mümkün.

Benim bahsedeceğim türe “Sosyal bilim kurgu”da deniliyor, bu da bilim kurgu’nun alt kategorilerinden bir tanesi. Adından da anlaşılabileceği gibi, geleceği tasarlarken sosyoloji, psikoloji, antropoloji, politika gibi daha sosyal konulara ağırlık veren bilim kurgu hikayeleri bu türe giriyor.

Bu tarz hikayelerde genel olarak yazarlar arka plana teknolojik olarak gelişmiş bir yapı koyarak, bunun üzerinden geleceğin toplumuna dair umutlarını, beklentilerini ya da endişelerini ortaya koyuyorlar.

Örnek vermek gerekirse, bu konuda yazılmış en popüler kitaplardan biri H. G. Wells’in “Zaman Makinesi” isimli kitabı. 1895 yılında yazılmış bu kitap en bilinen yönüyle dördüncü boyut olarak zaman algısını ve zaman seyahatinin mümkün olup olmayacağını konu alıyor. Fakat aslında Zaman Makinesi pek çok yönden sosyal bilim kurguya kategorisine de giriyor, çünkü kitapta Wells aslında geleceğin toplumun resmini çiziyor. 800.000 yılı gibi çok uzak bir geleceğe seyahat eden ana karakter orada insan ırkının geleceğiyle karşılaşıyor, ve insanların farklı sınıflar halinde yaşadığını görüyor. Çok güzel, ama güzel olduğu kadar da tembel bir sınıf yerin üstünde yaşarken, yeraltındaki tünellerde hayvanlaşmış, çirkin ve vahşi başka bir ırk olduğunu görüyoruz. Wells kitapta bu konuyu dolaylı olarak bile işlemiyor, direk olarak bize bunun kapitalist ile emekçi arasında açılan uçurumun gelecekteki sonucu olduğundan bahsediyor, yani kendi döneminde gözlemlediği sınıflar arası kutuplaşmayı ve sömürüyü bilim kurgu aracılıyla anlatıyor okuyucuya.

Bilim kurgu edebiyatının çok yönlülüğünü göstermesi açısından Zaman Makinesi iyi bir örnek, kitapta ilk bakışta görünenin altında aslında sosyolojik, antropolojik ve felsefi olarak anlatılan pek çok şey var. Bu çerçevede daha çok sosyal yönüyle öne çıkan hikayeler gelecekteki toplumu tasvir ederken ya daha iyiye ya da daha kötüye doğru evrilen bir gidişatı anlatıyorlar. Bunlara ütopya, veya distopya/anti-ütopya deniliyor.

Özellikle distopyalar, geleceğe karamsar bakan hikayeler. Bunun da sebebi tıpkı Zaman Makinasi’ndeki gibi yazarın topluma, insan ilişkilerine ya da yönetim biçimlerine dair fikirlerinden kaynaklanıyor. Yani, tıpkı diğer sanat ve edebiyat dallarında gördüğümüz gibi burada da yazar kendi döneminin düşünce yapısını ve ideolojisini yansıtıyor, buna ek olarak da bilimle harmanlanmış hayalgücünü kullanıyor.

Pek çok önemli distopyanın 1920-1950 yılları arası yazıldığını görüyoruz. Zaman aralığı olarak savaşın, mücadelenin ve dünyayı değiştiren pek çok olayın yaşandığı bir dönem. Doğal olarak, bu dönemde yazılan distopyalar genellikle savaşın ve sosyalizmin geleceğine dair kaygılar ve eleştiriler içeriyorlar.

Bu konuda incelemek için 2 tane kitap seçtim; Yevgeni Zamyatin’den Biz ve George Orwell’den 1984. İkisi de genel olarak savaş, devrim ve sosyalizm üzerine kurulmuş distopyalar. Aslında bu iki kitabın arasında çok fazla benzerlik var, bunun sebebi ise birbirleriyle bağlantılı olmaları. Biz, aralarında ilk yazılan kitap. 1920 yılında yazılmış ve batı edebiyatındaki ilk ütopya karşıtı roman olarak görülüyor. Ayrıca, çoğu yazar tarafından da yazılmış en iyi distopya olarak kabul ediliyor. 1984 ise bundan yaklaşık yirmi sene sonra, bu konuda sonradan yazılan diğer pek çok distopya gibi, Biz’den esinlenerek yazılıyor.

Yazar Yevgeni Zamyatin eski bir Bolşevik Parti üyesi. Fakat devrim sonrası genel olarak devrimlere ve sosyalizme olan inancını kaybederek bu kitabı yazıyor. Kitap 1920’de yazılmasına rağmen çok ağır eleştiriler içerdiği için Sovyetlerde yayınlanmasına izin verilmiyor, yazar da Stalin’den izin isteyip Avrupa’ya yerleşiyor ve kitabını orada yayınlıyor.

Biz, çok büyük bir savaş sonrası hayatta kalan küçük bir dünya popülasyonu üzerinden ilerliyor. Teknoloji fazlasıyla gelişmiş, düzen olarak ise evrilmiş bir sosyalizm var. Burada insanların artık isimler yerine numaralar kullandığını görüyoruz. Örneğin kitaptaki başkahramanın ismi D-503. Bu insanlar Tekdevlet adında bir devlet tarafından yönetiliyorlar. Numaralardan da anlaşılabileceği gibi, artık “ben” diye bir olgu yok, bunun düşüncesi bile yasak, sadece “biz” var ve yaşayan herkes bütünün bir parçası. Herkes aynı düşünüyor, aynı yaşıyor, hatta kıyafetleri bile aynı, tek renk bir üniforma giyiyorlar. Özgürlük, özgür irade ve düşünce yasak. Sadece Tekdevlet’e itaat var. Zaten herhangi bir isyan ya da devrim başlatılmaması için Tekdevlet elinden geleni yapıyor. Öncelikle beyin yıkamayı görüyoruz, medya da dahil olmak üzere her şey Tekdevlet’in elinde. İnsanlar şeffaf camdan duvarların içinde yaşıyorlar, tam anlamıyla bütün hareketleri bir ekrandan sürekli gözetleniyor. Şüpheli bir hareket olduğundaysa Tekdevlet hemen o kişiyi etkisiz hale getiriyor. Kitap ilerledikçe, bu düzene isyan eden ve yeni bir devrim yapmak isteyen gizli karakterlerle karşılaşıyoruz ve sonunda esas karakter olan D-503 de onlara katılıp özgür iradeyi, devrimi ve “biz” olmak yerine “ben” olabilmenin anlamını kavramaya başladığını görüyoruz.

Sosyalist Rusya tarafından bakılacak olursa, burada karakterler açısından tam bir benzetme yok. Fakat, Tekdevlet ve Biz olgusunun sosyalizme ve totaliter rejim anlayışına bir gönderme olduğu açık. Zamyatin’in bu kitabı yazarken özellikle eleştirmek istediği olgu aslında Bolşevik Devrimi. Bolşeviklerin kendi devrimlerinin son devrim olduğuna dair olan inançlarına karşı çıkıyor ve bunu eleştiriyor. Bu devrimden sonra kurulan sosyalizm düzenini teknolojik olarak fazlasıyla gelişmiş bir distopyada ele alıyor ve Tekdevlet olmayı, Biz olmayı biraz da abartarak ele alıyor. Aslında hiç bir devrimin son olamayacağını ve sosyalizmin de mükemmel olmadığını ve mutlaka yozlaşıp yıkılmaya mahkum olduğunu vurguluyor.  Ayrıca; sosyalizmle beraber gelen eşitlik olgusunun bedelinin bireylerin özgürlükleri olduğunu vurguluyor. Kitapta herkes birbiri ile eşit, ama aynı eşitlik bireyi tamamen eritip toplumu tek bir parça halinde var ediyor. Zamyatin, sosyalizm düzenine karşı duyduğu karamsarlığı ve öngördüğü geleceği böyle tasvir ediyor kitabında. Bu kitap yazar öldükten çok sonra, ancak 1988’de kendi ülkesinde yayınlanabiliyor.

Ardından, 1949 yılında daha popüler olan 1984 yayınlanıyor. George Orwell de Zamyatin gibi Hayvan Çiftliği ile birlikte yine sosyalizme, savaşa ve totaliter rejime dair karanlık bir dünya çiziyor. Yazar, o zamanın bakış açısıyla 1984 yılında dünyanın nasıl bir yer olacağını kurguluyor. Burada dünya Avrasya(Rusya), Okyanusya(Amerika) ve Doğu Asya olarak üç büyük ülkeye bölünmüş halde ve bu ülkeler sürekli birbirleriyle savaş halindeler. Sürekli savaş halini de şu şekilde açıklıyor Orwell; teknoloji geliştikçe insanların daha eşit şartlarda yaşama olasılığı ortaya çıkıyor. Fakat üst sınıflar yukarıda kalmak istedikleri için bunun olmasını istemiyorlar, o yüzden de arada hiçbir gerçekçi sebep olmamasına rağmen ülkeler sürekli savaş haline sokuluyor ki, olanaklar belirli sınırları aşmasın ve herkesin eşit olabileceği bir düzen kurulamasın. Böylece üst sınıf oligarşik yapısını ve maddi üstünlüğünü korurken, alt sınıflar da ortada savaş olduğu için birlik olup bu duruma isyan etmesinler. Burada bahsedilen oligarşik  sistem aslında sosyalizm. Ülkede yaşayan herkes birbirine yoldaş dese bile, savaş durumu süregeldikçe bir üst yönetici sınıfın sürekli var olması kaçınılmaz oluyor. Dolayısıyla halk aslında gerçek anlamda kendi kendini yönetemediği gibi tüm yoldaşlar arasındaki eşitlik de sadece lafta kalıyor. Yine bu romanda da herkesin sürekli devlet tarafından gözetim altında tutulduğunu görüyoruz. Burada gözetleyen olarak bir simge kullanılıyor, “Big Brother” yani büyük birader. Aynı zamanda devleti yöneten partinin de kurucularından biri. Her yerde düşünce polisleri ve “Büyük birader sizi gözetliyor” posterleri var. Burada Orwell’in yarattığı big brother kavramının Stalin’e bir gönderme olduğu düşünülüyor.  Büyük birader’in iradesi altında partiye ve düzene karşı herhangi karşıt bir fikri olanlar hemen düşünce polisi tarafından yakalanıp işkence ediliyor ve öldürülüyor. Kitapta da ana karakterin aynı “Biz”de olduğu gibi bir süre sonra düzeni sorgulamasını ve devrimci harekete katılmasını görüyoruz.

1984 de tıpkı Biz gibi totaliter rejimi eleştiriyor. Bunun yanı sıra oldukça karanlık bir gelecek resmi çizerek, sosyalizmin ileride hedeflendiği seviyeye ulaşamayacağını öngörüyor. İnsanlar arasında eşitliğin asla oluşamayacağını ve totaliter rejimlerin bir süre sonra bireyi, özgür düşünceyi, ve farklılıkları nasıl bastıracağından bahsediyor. Ayrıca savaşın anlamsızlığını ve arkasında yatan esas nedenleri de sorguladığını görüyoruz.

Orwell’in bu konudaki fikirlerini 1984’den hemen önce yazdığı Hayvan Çiftliği’nde de görmek mümkün. Hatta, Hayvan Çiftliği komünizm karşıtı bir kitap olduğu düşünülerek bir süre Amerika’da liselerde örnek okuma kitaplarından biri olarak bile okutuluyor. Ayrıca Orwell’de tıpkı Zamyatin gibi solcular tarafından dışlanarak sosyalizme ihanetle ve kapitalizm lehine propaganda yapmakla suçlanıyor.

Sonuç olarak, aslında Zamyatin’de Orwell’de ilk başlarda aktif olarak sosyalist olan yazarlar. Fakat özellikle Stalin döneminden sonra iki yazar da sosyalizmin geleceğine dair karamsarlığa kapılıyorlar. Bilim kurgu edebiyatı burada iki önemli rolü üstleniyor. Birincisi, geleceğe dair bir edebiyat türü olduğu için yazarlara bilimsel, teknolojik, sosyolojik, politik, her bakımdan yeni bir gelecek tasarlama imkanını sağlıyor. Bu şekilde yazılmış çok fazla kitap var, sosyalizmi, kapitalizmi veya anarşizmi öven ya da eleştiren pek çok kitaba rastlayabiliriz. Diğer yandan, yazılan kitaplar o dönemin düşünce yapısını ve insanların hissetiklerini aktarıyor. Örneğin 1984’ü okuduğumuzda 40’lı yıllarda insanların ne hissettiklerini, nasıl bir düşünce yapısına sahip olduklarını, bunun sebeplerini ve sonuçlarını da görebiliyoruz. Bu açıdan her edebiyat dalında olduğu gibi bilim kurgu da dönemin bakış açısına ayna tutuyor. Bu bağlamda özellikle sosyal bilim kurgu’nun kurgu olmasının dışında, geleceğe dair pek çok ipucunun da içinde barındırdığını söyleyebiliriz.

Referanslar:

  • Zamyatin, Y. (2009) Biz, Versus Kitap
  • Orwell, G. (2009) 1984, Can Yayınları
  • Orwell, G. (2009) Hayvan Çiftliği Bir Peri Masalı, Can Yayınları
  • Wells, H.G. (2000) Zaman Makinesi, İthaki Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir