Pazar, Aralık 5, 2021

Sosyal Değişim Sürecimiz İçerisinde ‘Zehra, Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, Kiralık Konak ve Baba Evi’ Romanlarında Aile Kavramı Hakkında Bazı Tespitler (Prof. Dr. Gıyasettin Aytaş)

Aile, toplumun temelini oluşturan en küçük yapı taşla­rından biri olarak, onu ayakta tutan, geliştiren ve dinamiği­ni sağlayan önemli bir unsurdur. Farklı dönemlerde kültür ve medeniyet değişiklikleri aile hayatına aksetmiş, dolayısıyla tarih içerisinde çeşitli aile tipleri ortaya çıkmıştır.

Aile içindeki kişilerin sayısı, tarihi dönemlere, sosyal yapılara göre farklılıklar gösterir. Hangi çağ ve medeniyette olursa olsun, aile toplumun karakteristiğini yansıtır. Aile tipleri içinde, üç grup ortaya çıkmaktadır:

1- Geniş pederşahi aile tipleri;

2- Küçük aile tipleri;

3- Modern aile tipleri.

Her toplumun kendine göre bir aile tipi vardır. Bu aile tipini oluşturmada toplumun kültür ve medeniyeti önemli dere­cede rol oynar. Türk toplumu öteden beri çeşitli kültür değişimlerine uğramış, değişik medeniyetlerin etkisinde kalmış­tır. Bu yüzden, aile tiplerinde de tarihi süreç içerisinde farklılıklar görülür.

Aile tipleri içerisinde, anne, baba ve aralarında kan bağı bulunan ikinci ve üçüncü kuşak akrabaların bir arada yaşadığı geniş ailelere de rastlanır. Bu aile tipleri daha ziyade gelenekçi toplumlarda görülmektedir. Bir diğer aile tipi de, sadece anne, baba ve çocuklardan meydana gelen “çekirdek” ailedir. Modern toplum hayatına geçişin bir göstergesi olarak da, çocuksuz aile, bir başka söyleyişle, “modern” aileler ortaya çıkar.

Tanzimat’tan bu yana içine girdiğimiz sosyal değişmele­rin bir sonucu olarak, aile yapımızda da çeşitli değişmeler ortaya çıkmıştır. Bu değişimlerin olayları, acıları ve çalkantıları romanlara konu olmuştur. Toplumsal hayatımızdaki bu değişimlerin eserlere aksediş biçimlerini, birçok roman ve hikayemizde görmek mümkündür.

Yapmış olduğumuz bu çalışmada, aile kavramının romana yansıyışı ve bu yansımanın ölçüleri üzerinde durulmuştur. Eserlerde, aile tipleri üzerinde durulmuş, konunun bu a­çıdan bir değerlendirmesi yapılmıştır. İncelemede temel kay­nak olarak, yine eserin kendisi esas alınmıştır. Hükümlerimizde, eserin kendisi bize yardımcı olmuştur. Romanlara bu bakış açısından yaklaşıldığında, değişen ve gelişen toplum hayatımızla birlikte, aile yapımız hakkında da bilgi edinmiş oluruz.

1. “ZEHRA”

Edebiyatımızda ortaya çıkan ekollerin birçoğu batı kaynaklıdır. Türk yazarlarının büyük bir kısmının eserlerinde, Batılı meslektaşlarının etkisini görmek mümkündür. Sekiz uzun hikaye yazan Nabizade Nazım, “Zehra” [1] , romanında kıskançlık konusunu ele almaktadır. Eser ölümünden sonra arkadaşı Mahmud Sadık tarafından Servet-i Fünûn mecmuasında tefrika edilmiştir. (nr. 254, 11 Kanun-ı Sâni 1311/23 Ocak 1896 vd.) Kıskançlık konusu, Namık Kemal’in “İntibah”ında romantik anlayışla; Halit Ziya’nın “Ferdi ve Şürekası”nda realist bir tarzda ele alınmıştır. Yine Hüseyin Rahmi’nin romanlarında kıskançlık meselesine temas edildiğini görülmektedir. Nabizade Nazım “Zehra” romanında ise, kıskançlık meselesi natüralist bir anlayışla kaleme alınmıştır.

Natüralizm, müşahade metoduna tecrübe unsurlarını da katan bir edebi ekoldür. Realizm pozitivizmin sanat ve edebiyata aksetmiş halidir. Natüralizm, realizmi takip etmiş ve ondan çevrenin ruh üzerindeki tesiri gibi bazı görüşleri almış olmakla birlikte, realizmde kapalı bir halde bulunan determinizm, natüralist anlayışta yaygın hale getirilmiştir. Müşahade metodundan başka tecrübe metodunu da romana uyguladığı için realizmden ayrılır.

Romanın başlangıcında iki aile vardır. Bunlardan ilki, karısını kaybetmiş, kızıyla beraber oturan tüccar Şevket Efendi’nin ailesi, diğeri ise, babasını birkaç sene evvel kaybetmiş olan ve annesi Münire Hanım’la birlikte oturan Suphi’nin ailesidir.

Şevket Efendi, yanında çalışan dürüstlüğünü, mertliğini ve çalışkanlığını takdir ettiği katibi Suphi ile kızı Zehra’yı evlendirmeyi düşünür. “Suphi gayet kibarane büyümüş, genç, güzel bir delikanlıdır. Pederi birkaç sene evvel vefat etmiş ise de validesi Münire Hanım henüz sağdır.”(s. 13) Daha sonra, Suphi’nin de böyle bir evliliğe yatkın ve hazır olduğunu anlayınca bu iki genci birbiriyle evlendirir. Kendilerine ayrı bir ev açar. “Zehra Hanım Suphi Bey nikahlanmıştı. Vukuatın şu kalıba dökülmesi iki gencin suret-i maişetlerine bir takavvül-i külli getirmiş idi. Artık bundan sonra birbirleri için, birbirlerinin muhabbeti ile, birbirlerinin ümidi ile yaşamaya başlamışlardı.” (s.36) Libade civarında minimini bir köşk tutulmuştu. Burası, “ bir zemin katı üzerinde tek bir kattan ibaret ahşap bina olup beş oda, geniş bin sofa, bir avlu, iki küçük oda, bir mutfaktan ibaretti .” (s.40)

Şevket Efendi, “tıpkı Suphi gibi iyi yetişmiş çalışkan, henüz otuz beş yaşında bir adam olup sermayesini artıra artıra senede otuz kırk bin lira kıymetinde iş görmek derecelerine kadar mahza (sadece) sây ü tedbiri sayesinde vâsıl olmuştur.” (s. 14) Şevket Efendi’nin tek arzusu kızını mutlu etmek, onu mutlu edecek bir eş bulmaktır. Yanında çalıştığı Suphi bu bakımdan biçilmiş bir kaftandır. Ancak evlilik beklenildiği şekilde mutlu bir şekilde gelişmez.

Suphi ve Zehra’nın evliliği gayet mutlu bir şekilde baş­lamış, gelişen olaylar bu mutluluğun üzerinde kara bulutların dolaşmasına sebep olmuştur. Zehra’da ortaya çıkan aşırı kıs­kançlık aile içerisindeki huzuru olumsuz yönde etkilemiştir. Yeni oluşturulan bu ailede sık sık kıskançlığa dayalı tartışmalar görülmeye başlar. Zehra , “çocukluğundan beri gayet kıskanç idi. Hele kendisinden iki sene sonra doğan Bedri’yi o derece kıskanırdı ki birkaç kereler çocuğa âdeta bağırmak, kafasını ezmek gibi vahşetlere kadar cüreti görülmüştü.” (s. 15) Onun bu yapısı evliliği üzerinde de etkili olmuş, kocasını her şeyden kıskanmaya ve kıskançlığı da bir vehim haline dönünce, zaman zaman aile içi çatışmaların yaşanmasına vesile olmuştur.

Suphi ve Zehra’nın evliliğinde önemli olaylardan biri de eve alınan cariye Sırrıcemal’dir. Münire Hanım, bu cariyeyi gelininin rahatını düşünerek almıştır. Ancak, “Sırrıcemal bir timsal-i cemal idi. Kafkas neslinin hüsn ü an ile en ziyade meşhur olan şubesi efradından olduğunu yek-nazarda en müşkilpesent gönüllere bile teslim ve tasdik ettirecek biridir.” (s.50) Bu durumun farkında olan Zehra kocasını bu cariyeden kıskanmaya başlar. İçten içe Sırrıcemal’e karşı düşmanlığını ortaya koyar. Sonunda korktuğu başına gelir ve Suphi Sırrıcemal’e gönlünü kaptırır.

Suphi’nin Sırrıcemal’le evlenerek ayrılması, ailede parçalanmaya sebep olur. Bu parçalanmada karı-kocanın birbirine olan sevgi azlığının yanında, Zehra’nın aşırı kıskançlığı ve Suphi’nin zaaflarına gem vuramaması önemli bir etken olmuştur. Bu iki özellik (kıskançlık ve zaaf) romanın sonuna kadar kahramanlarımızda belirgin bir şekilde kendini hissettirir.

Suphi tıpkı Zehra ile evliliğinde olduğu gibi, Sırrıcemal’le de önceleri çok mutludur. Ancak, Zehra’nın intikam maksadıyla önüne sürdüğü Ürani oltasına kapılmaktan kendini kurtaramaz . Ürani, Zehra tarafından Suphi’yi mahvetmek ve Sırrıcemal’den koparmak için tutulmuştur. Fakat, Suphi’nin bundan haberi bile yoktur. “Sanki Suphi artık Sırrıcemal’i de , Zehra’ yı da unutmuş gitmiş idi. Urani’nin şüphelerine karşı muhabbetini kasemlerle temine çalışmakta idi.”(s.112)

Ailenin huzurunu ve mutluluğunu sağlayan temel öğelerin başında göstermelik sevgi ifadeleri gelmekte iken, zamanla bunun yetmediği ve daha başka davranış biçimlerine ihtiyaç duyulduğu ortaya çıkar. Suphi, ekonomik sebeplerle evlendiği Zehra’yla daha sonra karakterlerinin uyuşmadığını anlar. Sırrıcemal’e yönelmesinin altında bu sebep de yatmaktadır o, kendisine sadık bir eş ve müşfik bir hayat arkadaşı istemektedir. Bunların hepsi Sırrıcemal’de vardır.

Suphi’nin ikinci defa kurduğu bu aile, kendisinde varolan zaaf yüzünden yıkılma noktasına gelir. Zehra’nın bulduğu Marika adında bir kadın, “Beyoğlu’nda tanıdığı kadınlardan birisini Suphi’ye musallat edecek, çekip tuzağa düşürecek, onu sefahate alıştırıp hem Sırrıcemal’den ayıracak, hem başına dünyayı haram eyleyecek idi.” (s.130) Zehra’nın yaptığı bu plân neticesinde Suphi Ürani’nin tuzağına düşer. Durumu öğrenen Sırrıcemal kendisini evin önündeki kuyuya atarak intihar edecer.

Ailenin yıkılmasında evlilik bağlarının zayıf olmasının büyük etkisi vardır. Bilhassa, karı-koca arasında ortaya çıkan karşılıklı güvensizlik yıkımlarda büyük rol oynamaktadır. Romanda ele alınan ailenin yıkılmasında en büyük etken Zehra’nın aşırı derece kıskançlığıdır. Suphi, bu kıskançlık karşısında herhangi bir tedbir almak yerine Zehra’nın, daha sonra da Sırrıcemal’in kıskançlık duygularını depreştirecek davranışlar yapmaktan geri durmaz. Suphi, evini ve dükkanını terk ettiği ve Ürani ile gönül eğlendirdiği için, dükkanında çalışan Muhsin’in ihanetine uğrar. Önce, dükkanı kendi zimmetine geçiren Muhsin, daha sonra da Zehra’nın Suphi’yi kıskandırmak için yapmış olduğu evlilik teklifini kabul eder. Böylece, Suphi’ye iki yönlü bir darbe vurmuş olur.

Romanda sosyal ve psikolojik çatışmalar oldukça fazladır. Bunda, kahramanların eğitim ve aile terbiyeleri önemli derecede rol oynar. Zehra’nın evlenmeden önceki psikolojik yapısı evlendikten sonra nispi bir değişikliğe uğrasa bile aile hayatında olumsuz etkilere sebep olur. Sosyal statü bakımından Suphi’ye uygun olmayan Zehra, psikolojik yapısı itibariyle de uygun değildir. Bu durumu önceden kestiren Şevket Bey, kızının yapmış olduğu evlilikten ve bu evliliğin geleceğinden endişelidir. Ona göre, “Bu tabiatta olanlar -bahasus kadın iseler- ileride gayet faci (acıklı) vukuata sebep olacaklar” dır. (s.15)

Osmanlı cemiyet hayatının bir geçiş dönemini yansıtmakla beraber Zehra romanında devrin aile yapısının belli bir kesiti yansıtılmak istenmiştir. Zehra’nın özel olarak seçilmesinde, bu tip kadınların ailenin mutluluğunun ve huzurunun bozulmasında ne kadar etkili oldukları belirtilmek istenmiş olabilir. Ayrıca, Suphi gibi kocaların karısına ve yuvasına sadık olma yerine gönlünü her gördüğü güzele kaptırması da ailenin huzursuzluğunda önemli derecede rol oynar. Suphi’nin annesi Münire Hanım, bir kaynanadan ve anneden beklenen tavırları gösteremez. Oğlunun yuvasının yıkılmaması için bir faaliyette bulunmaz. Hatta, Sırrıcemal gibi birini cariye olarak eve getirmekle, belki de dolaylı olarak bu ailenin yıkılmasında rol oynamıştır.

Sonuç olarak; Zehra romanında kıskançlıkların, ihanetlerin ve intikamların görüldüğü bir aile faciası sergilenir. Teknik bakımdan çok başarılı olmasa bile, devrin aile yapısı hakkında az da olsa okuyucuya belli bir fikir vermesi bakımından roman başarılı sayılabilir.

2. AŞK-I MEMNU

Romancı, içinde yaşadığı sosyal hayattan çeşitli şekil­lerde etkilenir. Eserlerinde de bu etkilenmeleri belli ölçüde yansıtır. Aşk-ı Memnu [2] bu açıdan değerlendirildiğinde ya­zarının içinde yaşadığı cemiyet hayatını çok başarılı bir şekilde yansıttığı söylenebilir. Romanda ele alınan ilişkiler, birbi­ri içine girmiş ve oldukça karmaşık bir yapı gösterir.

Kırk beş yaş­larında zengin, zarif ve kültürlü bir adam olan Adnan Bey,. karısını kaybettikten sonra Boğaziçindeki yalısında çocukları ve hizmetkârları ile birlikte yaşamaya başlar. Bir gün, Melih Bey takımından Firdevs Hanım’ın kızı Bihteri görür ve onunla evlenmeye karar verir. Bihter, yirmi iki yaşında, çok güzel bir kızdır. An­nesinin karşı çıkmasına rağmen Bihter, Adnan Beyle evlenir.

Ölçüsüz ve manevi değerleri olmayan bir evliliğin ortaya çıkardığı toplumun değer yargılarına ters düşen bir aşkın hi­kayesinin konu edildiği Aşk-ı Memnu romanında sağlam temelle­re dayanmayan ve ön hazırlığı olmayan bir aile kurumu oluştu­rarak, bu kurumun felakete sürüklenmesi anlatılır. Firdevs Hanım ile kızları Bihter ve Peyker Melih Bey takımı olarak ­anılmaktadır. Bunlar İstanbul’un gözde çevrelerinde zariflik­leri ve serbest yaşama biçimleriyle ün salmışlardır.

Firdevs Hanım’ın gezme, eğlenme ve bütün bunlara sahip olmak için; zengin olma veya zengin bir koca bulma emeli, kızlarına da yansımıştır. Bu yüzden Bihter’in kendisinden çok büyük olan Adnan Bey’le evlenme isteğinin altında annesi­nin gerekçeleri yatmaktadır. Çünkü, Bihter’in fiziki ve ruhi gelişmesinde annesinin büyük rolü olmuştur. Eniştesi, Adnan Bey’in kendisiyle evlenmek istediğini söyleyince, ” bu habe­rin Bihter üzerinde büyülü bir etkisi olmuştur. Eniştesinin son sözü duyguları uyuşturan tatlı bir su sesi gibi kulakla­rında titreşiyordu. O büyük yalının tek kadın egemeni ol­mak… “(s. 28)

Bihter için tek gerekçe olarak görünen bir yalının tek kadını olmak ve gönlünce yaşamak emeli, ta baştan itibaren bu evliliğin yanlış olduğu izlenimini açıkça ortaya koymaktadır. Halbuki, bir ailenin devam edebilmesi için, maddi unsurların yanında, bazı manevi unsurların da olması gerekir. Bunlar; karşılıklı saygı, sevgi ve karı koca sorumluluğudur. Bihter bu ikincisine pek dikkat etmemiştir. 0na göre ” Adnan Bey’le evlenmek demek, Boğaziçi’nin en büyük yalılarından biri o ö­nünden geçilirken Lois XV. sandalyeleri, iri kalpaklı lamba­ları, yaldızlı iskemleleriyle masaları, kayıkhanesinde üze­rinde temiz örtüleri çekilmiş mahun sandalıyla beyaz kiki gö­ze çarpan yalı demekti.” (s. 30)

Elli yaşında zengin bir dul olan Adnan Bey bu muhteşem yalıda kızı Nihal ve oğlu Bülent ile birlikte oturmaktadır. Bu arada yeğeni Behlül de sürekli olmasa bile, yalıda yaşamak­tadır. Karısı öldükten sonra, sırf çocuklarını düşünerek bir müddet evlenemeyen Adnan Bey sonunda Melih Bey takımından o­lan Bihter ile evlenmeye karar verir. Aslında mizaç olarak hiçbir zaman uyuşamayacak birini kendisine eş olarak seçmekle Adnan Bey baştan yanlış bir evlilik yapmış olur. Hazır bir yuvaya gelen Bihter’in ilk yaptığı icraat, yalıda kendi arzu­suna göre değişiklikler yapmak oldu. Önceleri sadık bir eş, müşfik bir anne rolünü başarıyla oynamasına rağmen, bu davra­nışını uzun müddet devam ettiremez. Yalıda birlikte yaşamak durumunda oldukları Behlül’ün çapkın tutumu ve kocasının genç­liğini, tazeliğini dikkate almayan umursamazlığı onu bir he­saplaşmanın içine iter. Behlül ilk önce Bihter’in ablası Peyker’e yanaşırsa da ondan gerekli ilgiyi göremez. Peyker bu konuda Bihter’e “-Biliyor musun Bihter? Kaynınız mıdır, yeğe­niz midir nedir tuhaf ve cesur bir çocuk! Eniştenin hukukuna ufak bir tecavüze tahâmmül edemeyeceğimi bilirsin. Ben koca­ma hıyanet etmek fikri ile evlenmedim, beni rahat bırakmayacak olursa evime kabul etmemeye mecbur olacağım.”( s. 84)

Bihter kocasına hıyanet etmemek için Behlül karşısında çok direnir. Ancak, o da tıpkı annesinin kızı olduğu için, pek fazla dayanamaz ve Behlül ile “Memnu ” bir aşka girer. Yazar bu noktada, Bihter’in böyle bir aşka hazır olduğunu ifade e­der. Yazara göre Bihter , “sonunda Firdevs Hanım’ın kızı ol­muştu. Evet yalnız onun için gitmiş, bu adamın kollarında kirlenmiş bir kadın olmuştu. Başka bir sebep bulamıyordu. De­mek onun kanında kanının en küçük parçacıklarında bir şey vardı ki onu böyle sürüklemiş sebepsiz özürsüz Firdevs Hanı­m’ın kızı yapmıştı. Bütün bu günahın bu kirin sorumluluğunu annesine yöneltiyordu. Bu kadına bir düşmandı. Ondan iğre­niyordu. ” (s. 194)

Bihter’in bütün suçu annesine yüklemesinin altında kendi yaptığı yanlışa haklılık payı kazandırma arzusu vardır. Bu arada kocası Adnan Bey’in kendi evinde, böyle bir yasak aşkı anlamaması ve hissetmemesi yadırganmaktadır. Buradan çı­kan sonuca göre Adnan Bey, Bihter’ i bir eş olarak değil de, belki de bir aksesuar gibi düşünüp, ihtiyaç hasıl oldukça, ca­nı istedikçe Bihter ile ilgilenmektedir. Böylece bir nebze de olsa, Bihter’in yasak ilişkiye girmesinde dolaylı yoldan il­gilidir.

Nihal kendisiyle nişanlı olan Behlül’ün bir yanlış içe­risinde olduğunu hissederse de, bunun kaynağını önce kesti­remez. Daha sonra üvey annesiyle Behlül’ün tartışmalarından nişanlısının üvey annesiyle yasak ilişkiye girdiğini öğrenir.

Adnan Bey’in de bu ilişkiyi kölesi Beşir tarafından öğ­renmesi işi büsbütün karıştırır. Artık Bihter için yapacak tek şey kalmıştır: O da kirlenmiş ve kocasına ihanet etmiş bedenini ortadan kaldırmak.. Sonunda tabancayla canına kıya­rak, kocasını kızı ve oğluyla baş başa bırakmıştır.

Romanda bir tezin sonuçları bütün açıklığıyla ortaya konmak istenir. Firdevs Hanım gibi yaşlanmayı kabul etmeyen hatta kızına talip olan Adnan Bey’in niçin kendisini tercih etmediğine kızarak, kızın evliliğine karşı çıkar: Gönlü eğ­lence ve zevkten başka bir şey istemeyen birinin Bihter gibi kızı olması normal karşılanmalıdır. Yadırganan en önemli ko­nu ise, Adnan Bey gibi mazbut aile hayatı olan birinin ken­disinden çok küçük ve olumsuz şöhrete sahip Bihter’le evlen­mesidir. Aslında bu evlilikteki istekler temelde çatışmış ve ailenin sonunu hazırlamıştır. Bihter’in arzusu gönlünce zen­gin bir hayat, Adnan Bey’in arzusu da sadık bir eş, müşfik bir anne…

Aşk-ı Memnu’da ele alınan Adnan Bey’in ailesi içinde ya­sak bir ilişkinin ailenin sonunu hazırlaması romanın başından beri haklılık paylarıyla beraber anlatılmıştır. Bu da romana~ belli bir gerçekçilik özelliği kazandırmaktadır.

Romanın diğer kahramanlarından Nihal ve Bülent kendi hallerinde yaşarken, üvey annenin gelmesiyle birlikte, Nihal hırçınlaşır, aksine Bülent memnun olur. Firdevs Hanım ise, baştan beri arzu etmediği Bihter’in evliliğinin sona ermesi için, her türlü girişimde bulunmaktan kaçınmaz. Bunlar içe­risinde Behlül’ün kafasına Bihter ile evlenme düşüncesini sokmak da dahildir. Peyker, Nihat’la yaptığı evliliğinden mut­ludur. Behlül ise, kararsız ve hercai gönüllüdür.

3. YAPRAK DÖKÜMÜ

Edebi eserlerin başarısı, mensubu oldukları toplumun sosyal hayatını yansıtmasıyla doğru orantılıdır. Bu durum bilhassa tahkiyeli eserlerde daha fazla ortaya çıkar. Hikaye ve romanların bir çoğunda içinde yaşanılan cemiyet hayatının çeşitli kesitlerini görmek mümkündür. Kimi romanlar birer tahlil; kimisi de, devrin sosyal hayatını teşhis eder.

İçinde bulunduğu çıkmazı aşmak için Batılı bir hayat tarzının gerektiğine inanan Osmanlı aydını ve Osmanlı yöneticileri bunun acı faturasını çok geçmeden ödeyecektir. Belli kalıplara oturmuş aile hayatı, bu düşünceler doğrultusunda yavaş yavaş kabuk değiştirerek, gelenekçi yapısından kurtulup daha modern bir tarz içerisine girmiştir.

Her baba ve annenin evlatlarını en iyi şekilde ye­tiştirme ve onların mutlu geleceklerini görme arzusu mutlaka vardır. Yaprak Dökümü [3] romanındaki Ali Rıza Bey de böyle düşünmektedir. Dürüstlükten taviz vermeyen, bu yüzden de devrin değer yargılarıyla sürekli ters düşen Ali Rıza Bey, “insanların paradan başka şeylerle de mesut olacaklarına” da inanmış, “Bab-ı ali yetiştirmelerinden bir mülkiye memuru idi.” (s. 10)

“Evlendiği zaman kırkına” yanaşan Ali Rıza Bey, evliliği “yeni bir devlet kurmak kadar ehemmiyetli bir iş” olarak dü­şünüyordu. “Bunun için belki de hiç evlenmeyecekti; fakat ya­kın bir arkadaşı bir gece akrabasından bir kızı teklif etmiş Ali Rıza Bey de “hayır” demeğe utandığı için “Pekala” diye cevap vermişti.”(s. 12)

Gayet mazbut bir aile hayatına sahip olan Ali Rıza Bey’in “yedi sene içinde bir biri ardı sıra dört çocuğu dünyaya gelir.” (s.13) Elli yaşına girdiğinde ise bir kızı daha olunca çocuklarının sayısı beşe yükselmiş olur. Bir babanın beş çocuğa sahip olması onları mükemmel bir şekilde yetiştirmesi ne kadar zorsa, Ali rıza Bey gibi bir babanın işi daha zor olsa gerektir.

Trabzon sancaklarından birinde mutasarrıfken, ortaya çı­kan bir haksızlığa tahammül edemediği için görevinden ayrılır. Bir müddet işsiz olarak gezen Ali Rıza Bey, ailesinin sefalete düşmemesi için, Bağlarbaşı’nda babadan kalma eviyle karısının birkaç parça mücevherlerini satarak geçinmeye çalışır. Daha sonra da, eskiden öğrencisi olan Muzaffer’in genel müdürü olduğu Altın Yaprak Anonim Şirketi’nde işe başlar.

Ali Rıza Bey, çocukları için her türlü fedakarlığı yap­maya hazır bir babayken, zamanla ekonomik olarak içine düş­tüğü sıkıntılı durumdan ötürü, çocukları üzerindeki babalık otoritesini kaybetmeye başlar. Her ne kadar bir bankada işe başlayan ve kendisine çok güvendiği oğlu Şevket, babasına karşı hürmet ve ihtiramda kusur etmezse bile, ailesinin diğer fertleri Ali Rıza Bey’e otoritesinin kaybolduğunu, ona karşı göstermiş oldukları tavırlarla hissettirirler. Hayriye Hanım, kocasına çocuklarının bazı davranışlarına katlanmasını söy­ler: “Saçım ağarıncaya kadar sana çocuk gibi inandım. Ne bi­leyim “saçlı sakallı, okumuş, yazmış adam. Elbette bir bildi­ği var.” diyordum. Artık yeter…Madem ki bu işi bırakmak na­mus icabı imiş, bırak… Lakin unutma ki, pahalılık günden güne artıyor. Bak artık saklamıyorum melek gibi çocukların zapt edilmez hale geliyorlar. Yoksulluk yüzünden evlatlarım birer birer dökülmeye başlarsa iki elim, on parmağım yakan­dadır. Ölüp gitsen bile, seni mezarında rahat bırakmam.. “(s. 36)

Ali Rıza Bey’in büyük kızı Fikret, her ne kadar diğer kardeşleri gibi aşırı davranışlar içinde olmasa bile, O da babasının bazı tutumlarını onaylamaz. Zaman zaman,kardeşlerine gösterdiği müsamaha yüzünden, kendisini tenkit eder. Ailenin birlik ve beraberliğinde, aile bireylerinin uyumlu olmasının büyük bir rolü vardır. Yaprak Dökümü romanında aile kurumunu devam ettirebilecek bu özelliği görmek mümkün olamamaktadır. Bundan ötürü, romanda ailenin kabuk değiştirip dağıldığını gözlemliyoruz. Ailenin küçük kızı Necla ve Leyla, çevrenin de olumsuz etkisiyle, içinde yaşadıkları sefalet ortamından kurtularak gönüllerince eğlenip yaşayacakları ortamları hayal etmektedirler. Abilerı Şevket’in çalıştığı bankada yanlış bir ilişkiye girerek, Ali Rıza Bey’in bütün karşı çıkmalarına karşı evlenmek zorunda kaldığı Ferhunde’nin de aileye katılmasıyla Necla ve Leyla, özlediklerini daha rahat bir şekilde kendi evlerinde yapmaya başlarlar.

Aile içindeki kötü gidiş birbirini takip ederken, Şev­ket in evdeki eğlencelerin daha mükemmel olması için, banka­dan zimmetine geçirdiği para yüzünde hapse düşmesi; Ferhunde’­nin evi terk etmesi, ayrı bir yıkıma sebep olur. Ali Rıza Bey, kendisinin yerine geçirdiği Şevket’in Ferhunde gibi bir ka­dınla evlenmesi ve hele hiç bir suretle kabul edemeyeceği zim­mete para geçirme meselesini bir türlü kabullenmek istemez

Bu yüzden Ali Rıza Bey, artık yıkılmış, yavaş yavaş ailenin birer kuru yaprak gibi dağıldığını görmeye başlamıştır.

Aile içerisinde anne ve baba çatışması sürekli olarak görülmektedir. Bu çatışmanın temelinde, çocuklarının aşırı is­teklerini makul karşılayarak, yerine getirilmesini isteyen Hayriye Hanım’ın gereksiz baskıları yatmaktadır. Oğlunun ev­lenmesinde, kızlarının balolarda dansetmek, eğlenmek, kadın erkek ilişkilerinde sınır tanımamak gibi isteklerine karşı mücadelede Ali Rıza Bey hep yalnız kalır.

Tutarsızlıkların birbirini takip ettiği ailede, Necla’nın hiç beklenmedik bir şekilde babasının karşı çıktığı bir evli­liğe, “Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın?” deme terbiyesizliğini gösterir. Evlendiği Suriye’li Abdülvehap’la, sonradan anlaşılacağı gibi mutlu olamaz. Bunu da babasına yazdığı mektuptan anlıyoruz.

Babasının en çok takdir ettiği Fikret de, hiç beklenme­dik bir sırada, üç çocuklu, elli yaşlarında biriyle evlenerek baba ocağından ayrılır. Ayrılırken babasına söylemek istediği birçok şeyi söyleyemez. Ancak “Canın sıkılırsa bana gel, ben sana bakarım” diyebilir.

Ailenin diğer bir ferdi olan Leyla’nın da bir avukatla metres hayatı yaşamaya başlaması, Ali Rıza Bey’i tamamen çö­kertir. Bir ümit kapısı olarak yanına gittiği Fikret’ten de gereken ilgiyi göremeyince geri döner. Bir müddet dışarılarda kalırsa da, hastaneye düşünce, Leyla için dostu tarafından tutulmuş olan daireye yerleşmek zorunda kalır.

Ali Rıza Bey’in bu davranışı artık onun güveneceği ve dayanacağı hiç bir şeyin kalmadığını gösterir. Ailenin bu duruma gelmesinde, sürekli olarak kocasının karşısında; ço­cukların kayıtsız şartsız yanında yer alan annenin büyük rolü olmuştur.

4. KİRALIK KONAK

Türk romanlarında içerisinde, bir devrin çöküşünü konak­la sembolleştiren Yakup Kadri, Naim Efendi’nin şahsında Os­manlı neslini; Konak’la da bir devletin çöküşünü anlatmak is­temiştir. Romanda [4] , II. Abdülhamit devrinin önemli mevkile­rinde bulunmuş bir kişi olan Naim Efendi ve ailesinin, Meşru­tiyet (1908) sonrası, toplumsal değişmelere paralel olarak, “Konak”la özdeşleşen hayatlarının, Batılılaşmanın getirdiği yozlaşma ile, yavaş yavaş çöküşü anlatır.

Romanda ele alınan kuşaklar arası çatışmada Naim Efendi ve kız kardeşi Selma Hanım eski kuşağı temsil ederken; Naim E­fendi’nin damadı Servet, torunları Seniha ve Cemil de yeniliğin temsilcisi olarak karşımıza çıkarlar. Kocası ve çocuk­larının baskısıyla Sekine Hanım da bunların yanında yer almak zorunda kalır. Aynı zamanda, Naim Efendi’nin torunlarının arkadaşı olan Faik ve babası da yeniliğin temsilcisi olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Yeni kuşağın bir diğer temsilcisi olarak ortaya çıkan Naim Efendi’nin yeğeni Hakkı Celis, diğer­lerinden farklı bir yapıdadır.

Romanda iki devirden bahsedilmektedir: Bunlardan biri, “İstanbulin; diğeri redingot devri… Osmanlılar hiçbir za­man, İstanbulin devrindeki kadar zarif, temiz ve kibar ol­madılar. Tanzimat-ı Hayriye’nin en büyük eseri İstanbulinli İstanbul efendisidir. Bu kıyafet dünyaya yeni bir insan tipi çıkardı ve Türkler bu kıyafet içinde ilk defa olarak vahşi Asya ile haşin Avrupa’nın arasında gayet hususi yeni bir mil­let gibi göründü.” (s. 24-25) Osmanlı tipi konak hayatı bu dönemde olgunlaşıyor. Daha sonraki devreye ise ” Redingot ” devri adı verilmektedir . “Redingotu içinde yarı uşak, yarı kapı kulu riyakar, adi bir nesil türedi. Bu neslin en yüksek, en kibar simalarında bile bir saray hademesi hali vardı.” (s.26)

Naim Efendi, kendisine daimi iki tutku edinmiştir. Bunlar­dan biri, içinde yaşadıkları konak; diğeri de torunu Seniha’­dır. Bu ikisini elinden çıkarmamak, kaybetmemek için, sonuna kadar mücadele etmiştir. Ancak, her ikisi de Naim Efendi ‘ye vefasızlık etmiş, torunu Seniha onun istemediği bir hayat tarzını arzu ettiği için, konağı ve kendisini terk etmiş; konak da yıkılıp yok olma noktasına gelmiştir.

Karısını kaybettikten sonra, alafranga düşkünü damadı Servet Bey, kızı Sekine Hanım, torunları Seniha ve Cemil’le birlikte bu konakta yaşamaktadır. Servet Bey, geleneklerine ve eskiye bağlı olan Naim Efendi’nin konak içindeki hakimiye­tini kırmak için elinden geleni yapar. Çocuklarının yapmış olduğu bir takım aşırılıkları çok normal karşılar. Bu durum­dan tedirgin olan Naim Efendi, kızı Sekine Hanım’a der ki:

” Yavrum, çocukların ahval ve harekatını hiç beğenmiyorum Bu Lehli kadın zannederim ki, bunlara yanlış bir terbiye verdi.” (s. 34) Bu yanlış eğitime bir çare bulamayan Naim Efendi, torunlarını çok sevdiği için, pek ses çıkarmaz. Yoksa”konağın içinde hürmet edilen, korkulan yegane amir yine o idi.” (s. 34) Konaktaki hakimiyetini git gide kaybeden Naim Efendi, torunlarının aşırılıklarına, hoppalıklarına içten içe üzülmektedir. Bu yüzden, ortaya çıkan aşırı harcamalara göğüs germek için, elinde bulunan menkul ve gayri menkullerinin bir kısmını satmak zorunda bile kalır. Buna rağmen para yetiştirmekte, yine de zorluk çeker. Seniha’nın çıkardığı sıkandallar konusunda, kendisini sürekli olarak ikaz eden kız kardeşi Selma Hanım için “Sağ olsun; diyordu, hemşire kendini hala eski devirlerde zannediyor. Kıyafetler gibi ruhlar da değişti. Büyüklere eski itaat, eski hürmet nerede, kimde var? Bizim gördüğümüz terbiye ile şimdi alay ediyorlar .” (s. 57)

Seniha’nın, aşırı alafranga düşkünü Faik’le olan ilişkisi Naim Efendi’yi derinden yaralamasına rağmen, Servet Beyi o kadar etkilemez. Sonunda Seniha Avrupa’ya kaçar. Babası ve annesi de Şişli’de yeni yapılarn apartmanlardan birine taşınarak, Naim Efendi’yi konakta yalnız bırakırlar. Aile, mekanla beraber küçülmeye başlar. Önce konakta çok geniş bir aile iken, daha sonra Servet Bey’ in batılı hayat özentisi uğruna buradan ayrılmasıyla beraber aile parçalanarak küçülür. Naim Efendi kızının çok zorlamasına rağmen,içinde yaşadığı ve kendisiyle bir bütün gördüğü bu konaktan ayrılmak istemez. Çünkü, “burası hayatta onun yegane sığınağı idi. Asrın tepkileri onu ite ite evvela şehirden konağın içine, sonra konağın içinden bu odaya sürükleyip tıkamıştır. Buradan ötesi biliyordu ki artık yoktur ve sevincine yakın bir hisle biliyordu ki buranın ötesi ukba denilen sessiz ve ilahi âlemin ilk merhalesidir. Nitekim pek neşeli zamanlarda hoşlandığı bazı kimselere derdi ki:

– Bu oda Azrail’in intizar salonudur.” (s.121)

Ailenin dağılışı karşısında metanetini bir türlü kaybetmeyen Naim Efendi, damadının yeni taşındığı apartman dairesinin altı aylık kirasını bile öder. Hem yalnızlık. hem de yoksulluk içine düşen Naim Efendi, kendi halini şöyle anlatır:

“Yalnızlık kimsesizlik olsa ne ise evladım; ya bu yoksul­luk…Geçen gün ekmeksiz kaldım…Yemeği ekmeksiz yedim. Val­lahi evladım; bu da başıma geldi…Bazı geceler, karanlıkta kalıyoruz. Gaza para yetiştirmek ne mümkün…Bir gün Canan’a dedim ki: Bari yatağımı sokak üstündeki odalardan birine nak­ledelim, hiç olmazsa caddenin fenerinden biraz aydınlık alı­rız. Canan acı acı güldü ve o gece tabağın altına biraz zey­tinyağı koydu, etrafına pamuk ve bez parçaları sıraladı. Ben karanlıkta kalmayayım diye bu acayip kandili yaktı. Çoktandır kahvenin, çayın tadını unuttum.” (s. 243) Naim Efendi’nin damadı Servet bey ve ailesi ise, gayet şatafat içinde yaşamaya devam etmektedirler.

Naim Efendi, ailenin parçalanmasında ekonomik sebeple­ri ön planda tutmakla birlikte, asıl sebeplerin başında, sosyal de­ğişmenin geldiğini göz ardı etmiştir. Yazar, bir neslin bunalımlarını anlatırken, seçtiği tipleri de konusuna uygun o­larak eserine almıştır.

Konakla birlikte tarihe karışan bir devrin anlatıldığı Kiralık Konak romanı, devirlerle birlikte nesillerin de deği­şime uğrayışını yansıtmıştır. Bunlar içerisinde, Servet Bey gibi yeni bir aile biçimini benimseyenlerle, gelenekten kopma­yan Naim Efendi gibilerin mücadelelerini görürüz. Bundan ga­lip çıkan ise, yenilik taraftarı olanlardır.

5. “BABA EVİ”

Toplumu meydana getiren en önemli yapı taşlarından biri olan aile, edebi eserlere değişik biçimlerde yansır. Orhan Kemal “Küçük Adamın Notları” serisi içerisinde yazmış olduğu “Baba Evi”nde [5] aileyi temel konu olarak ele almıştır. Baba Evi’nde konu edilen aile, zaman içerisinde çeşit değişimlere uğramış, sosyo ekonomik yapısında farklılaşmalar ortaya çıkmıştır. Sert tabiatlı bir babanın dayanılmaz baskısı altında devam eden hayat, aile fertlerini olumsuz bir şekilde etkilemiştir.

Önceleri büyük bir konakta birlikte yaşayan ailenin hem ekonomik, hem de sosyal yapısı belli bir seviyenin üstüde­dir. Savaş yüzünden, yerini yurdunu terk eden aile, Adana’dan Konya’ya taşınır. Buradaki evleri, Adana’dakinden küçük olma­sına rağmen, aile fertlerine yetmektedir. Daha sonra da ” kar­gası bol bir cenup kasabasının dışında, akarken duruluyormuşa benzeyen bir nehrin kenarında, ulu dutlara gömülmüş bir çift­liğe ” (s. 167 taşınırlar.

Olayların gelişmesinde devrin sosyal şartlarının bi­rinci derecede rolü vardır. Bu sosyal şartların bir sonucu olarak, ailenin içine düştüğü sevinç ve bunalımlardan birinci derecede sorumlu olan baba, ” kalın ve kıpkırmızı boynunda ke­mik kadar sert kolalı yakası, fevkalade şık sarı çantasıyla büyük bir memurdu. Uzak memleketlere gider gelirdi.” (s. 17) Babanın uzak memleketlere gittiği günlerde, ailenin bütün fertleri rahat bir nefes aldıkları gibi, gönüllerince is­tediklerini yapmanın zevkini çıkarırlardı. Herkes o güne ka­dar yapamadığı birçok şeyi yapma fırsatını bulurdu.

Baba, romanda bir baskı unsuru olarak karşımıza çık­maktadır. Belli bir sosyal statüye sahip olduğu için, bu sta­tüsüne zarar verebilecek davranışlardan kaçınır. Bu yüzden de oğlu X’in okuması için bütün baskı yollarını dener. Ona göre, kendisi gibi bir adamın çocuğu çok başarılı olmalıdır. Aile içerisinde belli kurallar oluşturan baba, bu kuralların­ dan hiçbir zaman taviz vermez.

Karısına karşı köle muamelesi yapan, onun haklarına ve kişiliğine değer vermeyen baba, ailenin diğer fertlerinin de nefretini kazanır. Hatta, köylüler tarafından, oturdukları evin altında bulunan bir deponun yağma edilmesinden karısını sorumlu tuttuğu için, onu bir hayvan gibi döver. “Karısını saçlarından yakaladı, sofada sürüdü sürüdü… Sonra çizmele­riyle tekmeledi, tekmeledi, ezdi ve avuçlarında kalan bir tutam saçı nefretle silkeledi.” (s. 23) Böyle bir babanın reisi bulunduğu aile fertlerinin psikolojik yapılarının nasıl olabileceğini düşünmek zor olmasa gerek.

Aile içinde gelin kaynana ilişkisinde de tutarlılık yoktur. Kaynana gelinini oğluna şikayet ederek, onu kışkırtmaktadır. Savaşın sona ermesiyle birlikte, ailenin tekrar Adana’ya döndüğünü görüyoruz. Ancak, bir müddet sonra da, babanın bir siyasi olay nedeniyle aile tekrar Adana’yı terk eder. Aile tekrar mekan ve vatan değiştirmek zorunda kalır. Lübnan’a giden aile, önceleri annenin birkaç parça bilezik­lerini satarak açtıkları lokanta vasıtasıyla geçinmeye çalı­şırlarsa da, bir müddet sonra bunda başarılı olamayarak lo­kantayı kapatmak zorunda kalırlar. Ailenin geçimi ise, Niya­zi’nin omuzlarına yüklenir. Her ne kadar baba avukat ise de, yabancı bir memlekette bu görevini yapma imkanına sahip de­ğildir.

Her türlü baskı ve zulme karşılık kocasına son derece bağlı olan anne, onun bu sıkıntılı zamanlarda yegane destek­çisi olur. Çocuklarını da babaları konusunda yumuşatan yine annedir. X, bir türlü ısınamadığı ve sevmediği bu yabancı memlekette iş bulamaz. Bulduğu işlerde de başarılı olamaz. Onun bütün hayali, vatanına dönmek ve yarım kalan tahsilini tamamlayarak büyük bir adam, hatta subay olmak. Böylece a­ilesini de yanına alacaktır. Babanın da yapacak bir işi olma­dığı için, günlerini kitap okuyarak geçirdiğini görüyoruz.

Romanda sözü edilen babanın sert ve haşin bir tabiatta olmasının altında, onun kültürel birikiminden ziyade, aldığı aile terbiyesinin ve gelenekçi davranışların rolü daha çok­tur. Kendisinin çok hasta olduğu bir sırada, büyük oğluna söylediği sözler, onun bir başka cephesini yansıtır. “Evladım dedi, babanız ölüyor artık… Öksüz kalıyorsunuz…Sana çok zulmettim, çok dövdüm seni…(…) Memlekete hısımlarınıza yazın, babamız öldü deyin, kimsesiz kaldık deyin, para isteyin, dönün memleketinize!” (s. 42) X, geldiklerinden beri, memlekete dönme hayalini nihayet gerçekleştirir. Memlekete kavuşma arzusu onu bütün heyecanıyla sarmış, yapacağı birçok işi hayalinde canlandırmıştır. Ancak, memlekete geldiğinde, umduğu ve arzu ettiği şeylerin hiç birini yapamama durumu ile karşı karşıya kalmıştır. Babaerkil bir aile düzeninin anlatıldığı Baba Evi romanında, ekonomik ve sosyal şartların bir ailenin yapısında ne gibi değişiklikleri yapacağı ifade edilmek istenmiştir. Bu değişiklikleri üç grupta toplayabiliriz:

1-Savaştan önceki ailenin yaşantısı ve sosyal durumu. Bu devrede ailenin ekonomik seviyesi gayet yüksektir. Tek olumsuzluk, aşırı baba baskısı sonucunda ezilen aile fertleri.

2-Savaştan sonra ailede meydana gelen değişmeler. Bu dönemde, ailenin bir takım sıkıntılar içine düştüğünü görüyoruz. Bu sıkıntılar, daha ziyade mekan ayrılığından kaynaklanmaktadır.

3-Lübnan’a gitmek zorunda kalan ailenin durumu. Bu dö­nem ailenin en çok ezildiği ve sıkıntılar içine düştüğü bir dönemdir. Dillerini bilmedikleri ve kendilerine çok yabancı olan bir memlekette vatan hasretiyle yaşamak zorunda kalmış­lardır. Sefalet ve ekonomik sıkıntı bütün ağırlığıyla kendini hissettirmektedir.

Bir devrin sosyal ve siyasi baskılarının aile üzerinde meydana getirdiği değişiklikler romanda en dramatik bir şekilde işlenmiştir.

Yukarıdaki romanlardan da anlaşılacağı gibi, Türk toplumu çok hızlı bir değişim süreci yaşamış, bu süreç içerisinde aile anlayışlarında da, temelde olmasa bile bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Toplumun en küçük birimi olan ailenin, siyasal ve sosyal gelişmelerden etkilenmesi kaçınılmazdır. “Zehra” romanında birden fazla kadınla evlenmenin getirdiği olumsuzluk, aile içi mutluluğu olumsuz bir şekilde etkilerken, “Aşk-ı Memnu” romanında evlilikte dengelerin iyi korunması gerektiği anlaşılmaktadır. Batılılaşmayı yanlış anlayan gençlerin, geleneksel Türk aile yapısının dışına çıkarak, yoz ilişkiler içerisine girmesi, ailenin bozulmasına sebep olmaktadır. “Yaprak Dökümü” romanında ise, aileyi koruması gereken babanın, onun çöküşü karşısında çaresizliği, hali kabul edişindeki acziyeti anlatılmaktadır. Aynı durum “Kiralık Konak” romanı için de geçerlidir. Her iki romanda da nesiller arası çatışmanın yanında, bireysel yozlaşmanın toplum üzerindeki etkilerini görmek mümkündür. “Baba Evi” romanı ise, ailenin yerleşik mekanından ayrı yerlerde yaşamasının getirdiği zorluklar dile getirilirken, siyasal etkilerin aile üzerinde oluşturduğu baskı anlatılmıştır.

KAYNAKÇA

ABADAN, Neriman Unat: Türk Toplumunda Kadın , Ekin yayınları, İstanbul, 1982.

ADIVAR, A. Adnan: Osmanlı Türklerinde İlim , Remzi Kitapevi, İstanbul, 1970.

AĞAOĞLU, Ahmet: İslâmlıkta Kadın , Nabioğlu Yayınları, İstanbul, 1959.

Aile Yazıları, Derleyenler: Beylü Dikeçligil-Ahmet Çiğdem, Aile Araştırma Kurumu Yayınları, Ankara, 1990.

AKALIN, L. Sami: Halit Ziya Uşaklıgit-Hayatı, Sanatı, Eser­leri , Varlık yayınları, İstanbul, 1968.

AKTAŞ, Şerif: Yakup Kadri Karaosmanoglu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987.

AKTAŞ, Şerif: Edebiyatta Üslûp ve Problemleri, Akçağ Yayınları, Ankara, 1986.

AKYÜZ, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri I (1860-1923), 4. bs., Mas Matbaacılık, Ankara, 1987.

AYDIN, M. Aydın: İslâm-Osmanlı Aile Hukuku , İstanbul, 1985.

BAKİ, Hayati: Tanzimat Edebiyatında Roman ve İnsan , Promete Yayınları, Ankara, 1993.

BANARLI, Nihad Sa­mi: “Yaprak Dökümü”, Kitaplar ve Portreler, Istanbul 1985.

BANARLI, Nihad Sâmi: Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, c. I-c.II, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1971.

BAYDAR, Musta­fa: Edebivatçılarımız Ne Diyor ,İstanbul 1960.

BERKES, Niyazi: Türkiye’de Çağdaşlaşma , Doğu-Batı Yayınları, İstanbul, 1979.

BİLGİSEVEN, Âmiran Kurtkan: Genel Sosyoloji, 4. bs., Filiz Kitabevi,.İstanbul, 1986.

BİRRİNCİ, Ali , Nabizade Nazım , Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1987.

CEBECİ, Dilâver: Tanzimat ve Türk Ailesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1993.

Celal Nuri: Kadınlarımız , Hazırlayan: Özer OZONKAYA, Kültür Bakanlığı Yayınları, y.t.y.

Cevdet Kud­ret, Türk Edebivatında Hikâye ve Roman , Istanbul 1965.

CEVİZ, Macit: Geçmişten Bugüne Kadın, Bulut Yayınevi, 1978.

DEMİRDİREK, Aynur: Türk Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikâyesi,İmge Kitabevi, Ankara, 1993.

EMİL, Prof. Dr. Birol: Reşat Nuri Gün­tekin’in Romanlarında Şahıslar Dünyası , İstanbııl 1984.

ENGİNÜN, İnci: “Feminizm”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. III, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1979.

ERÖZ, Mehmet: Türk Ailesi, İstanbul, 1977

ESEN, Nüket: Türk Romanında Aile Kurumu, Aile Araştırma Kurumu, Arkara, 1991.

FİNN, Robert P.: Türk Romanı (İlk Dönem 1872-1900) , Bilgi Yayınevi, Ankara, 1984.

GÖNENSOY, H. Tevfık: Tan­zimattan Zamanımıza Kadar Türk Edebiyatı Tarihi , İst-1949.

Huyugüzel , Ömer Faruk: “Halit Ziyâ’nın Sefile Romanında Re­alist Teknikler”, Mehmet Kaplan’a Armağan, İstanbul, 1984.

ILBERT, Paul: Osmanlı İmparatorluğu’nda Yenileşme Hareketleri , Çeviren: A. Cemgil, Havas Yayınları, İstanbul, 1981.

İNAL, Ibnülemin Mahmud Kemal: Son Asır Türk Şâirleri, c. 6, İstanbul 1938.

İsmail Habib: Edebî Yeniligimiz , c. 2, İstanbul 1932..

İsmail Habib: Tanzimattan Beri Edebiyat Tarihi , Remzi Kitabevi, İstanbul, 1942.

İsmail Hikmet (ERTAYLAN): Türk Edebiyatı Tarihi , c. 2. Baskı 1926.

KAPLAN, Mehmet: “Halit Ziya Uşaklıgil”, İstam Ansiklopedisi, 1950

KURDAKUL, Şük­ran: Şairler ve Yazarlar Sözlüğü , Istanbul 1971.

KURNAZ, Şefika: Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını, 2.bs., Ankara, 1991.

LEWIS, Bernard: Modern Türkiye’nin Doğuşu , Çeviren: Prof. DR. Metin KIRATLI, 4. bs., Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991.

NACİ, Fethi: Türkiye’de Roman ve Top­Iumsal Değişme , Istanbul 1981.

NAYIR,Yaşar Nabi: Edebiyatçılarımız Konuşuyor, Varlık Yayınları, Istanbul 1953.

NECATİGİL, Behcet: Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, Varlık Yayınları, 2. bs., İstanbul,

PARLATIR, İsmail: Tanzimat Edebiyatında Kölelik, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1987.

RCİLASUN, Bilge: İkinci Meşrutiyet Devrinde Tenkit (1. Türkçü Tenkit), Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1995.

SEZAL, İhsan: “Aile: Bugünden Yarına Bir Sonuç Denemesi”, Türkiye Aile Yıllığı , Ankara, 1990.

TURAL, Sadık Kemal: Zamanın Elinden Tutmak , 2. bs., Ecdâd Yayınları, Ankara, 1991.

Türk Aile Ansiklopedisi c. I-II-III, Aile Araştırma Kurumu Yayınları, Ankara, 1991.

TÜRKDOĞAN, Orhan: Türk Ailesinin Genel Yapısı, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi , Aile Araştırma Kurumu Yayınları, Ankara, 1992.

Türkiye Aile Bibliyografyası, Aile Araştırma Kurumu Yayınları, y.t.y.

UĞURCAN, Sema: “Tanzimat Devrinde Kadının Statüsü”, 150. Yılında Tanzimat , Hazırlayan: Hakkı Dursun Yıldız, Ankmara, 1992.

ÜLKÜTAŞIR, M. Şakir: “Aile (Türkler’de Aile), İslâm-Türk Ansiklopedisi, c. II, İstanbul, 1941.

ÜNAYDIN, Ruşen Eşref: Hazırlayan: Şemsettin Kutlu , Diyorlar ki, İs­tanbul 1972

YÜCEL, Hasan Ali: Edebiyat Tarihimizden , Ankara 1957.

Edebiyat Güncesi, S. 14, Ocak-Şubat 2000

[1] Nâbizâde Nâzım, Zehra, 2. bs., Remzi Kitabevi, İstanbul 1969. Sayfa numaraları bu baskıya aittir.

[2] Uşaklıgil, Halit Ziya, Aşk-ı Memnu, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1978. Sayfa numaraları bu baskıya aittir.

[3] Reşat Nüri Güntekin, Yaprak Dökümü, 13. bs., İnkılap Aka Kitabevi, İstanbul, 1981. Sayfa numaraları bu baskıya

[4] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak, İletişim Yayınları, İstanbul 1984. Sayfa numaraları bu baskıya aittir.

[5] Orhan Kemal, Baba Evi, 10. bs., Tay Yayınları, İstanbul 1988. Sayfa numaraları bu baskıya aittir.

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz