Kapat

Sinemada Feminist Teori (Yrd. Doç. Dr. Mehmet Arslantepe)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Sinemada Feminist Teori (Yrd. Doç. Dr. Mehmet Arslantepe)

Feminist eleştiri kuramları sanat yapıtlarının anlatı yapılarını çözümlemek amaçlı kullanılmaktadırlar. Ebebiyat ve sinema söz konusu kuramın kullanıldığı önemli alanlardır. Kadın roman yazarlarının katkısı kuramın ortaya çıkışında etkili olmuştur. Aynı şekilde sinemada da kadın sinemacıların ve kadın sinema yazarlarının gündeme gelmesi sinemada feminizmi gündeme getirmiştir. Kadınların birer üretici olarak yer almasıyla ve varolan piyasalar içinde kendilerini göstermeleriyle farklı bakış açılarının varlığı dikkat çekmeye başlamıştır. Egemen düzen ile bir anlaşmazlığa düşen kadın sanatçılar ve yazarlar kadın merkezli teoriler üreterek sorunu ortaya koymuşlardır. Sinema alanında yeni arayışlar ile klasik sinemanın karşısında yer alacak fikirler üretilmiştir. Bu fikirler zaman içinde değişime uğramış ya da hayatta kalmayı başaramamıştır. Ana akım sinemaya karşı duruşlar kadın sinemacıları avant-garde bir duruşa götürmüş ve egemen piyasa şartları karşısında başarıdan uzaklaştırmıştır. Bunu seçen kadın sinemacılar olduğu gibi egemen piyasada da var olmayı seçen kadın sinemacılar da olmuştur. Böylelikle feminist yönetmenler ve sinemacılar kendi aralarında da bölünmelere gitmiştir. Son yıllarda sinemanın teknik yanlarında da kadınların çalışıyor olmasıyla teorilerin pratiğe dönüşmesi beklenir olmuştur. Teoriler çok sayıda üretilmiştir, fakat ne kadarı sinemada pratiğe dökülebilmiştir. Teoriler çoğunlukla filmleri çözümlemek amaçlı kullanılmıştır.

Bu çalışmada film yapımında feminist teorilerin ne kadar etkili olduğu üzerinde durulmaktadır. Filmlerin çözümlenmesinde değil, film yapımında feminist teorilerin varlığı ve etkisi ana sorun olarak ele alınmıştır.

2. Feminist Hareketin Ortaya Çıkışı

1920 yılına kadar olan feminizm hareketi birinci dalgayı oluşturmaktadır. Bu süreçte kadınlar oy hakkı gibi kazanımlar sağlamışlardır. 1960 yılında ikinci dalga feminizm hareketi başlamıştır. Bu dönemde kadınlar kendilerini akademik çalışmalarla kabul ettirmek istemişlerdir. Erkek merkezciliğine karşı eleştiriler yapılmıştır (Marshall, 1998).

1960’lı yıllardan sonra feminist düşünce çeşitlenmeye başlamış ve bilimsel bir ağırlık kazanmıştır. Genel olarak baktığımızda şu şekilde çeşitlendirilebilmektedir (Humm, 2002)

İkinci Dalga

Mit Eleştirisi

Marsist/sosyalist feminist eleştiri

Fransız feminist eleştiri

Psikanalitik eleştiri

Postyapısalcılık/yapısöküm/postmodernizm

Siyah feminizm/Afrika diasporası

Lezbiyen feminist eleştiri

Üçüncü Dünya feminist eleştiri

Feminist gelecekler

3. Sinemanın Anlatı Yapısının Kökeni Olarak Edebiyat

Sinema diğer sanatlara göre oldukça genç bir sanattır. İçinde diğer sanatları da barındırmaktadır. Özellikle anlatı yapısı, olayları kurgulaması romanın kullandığı tekniklere benzemektedir. Sinemanın hareketli görüntü farkı onu diğer sanatlardan farklılaştırmıştır. Yapısı kurulurken egemen görüşler ve bakış açıları da bünyesine katılmıştır. Yeni bir sanat olarak kendini kanıtlamadan önce yeni bir ticari alan olarak kendini göstermiş ve egemen olan yapıları da yeniden üretmek durumunda kalmıştır.

Kapitalizmin egemenlik, meta, yabancılaşma, başarı kazanma, rekabet açıları toplumları değiştirmiştir. Toplumsal sınıflar belirginleşmiş ve psişik hayatlarında bir fırtına başlamıştır. Kapitalist toplumdaki insan kendisine söylenen işi yapmak zorundadır. Tüm yaşamı kendi dışındaki kurallarla biçimlendirilmiştir. İnsanın, toplumsal ilişkilere egemen olmaktan çıkması yabancılaşmanın en belirgin özelliğidir (Duhm, 1996). Burjuvazi ile bireycilik, insan yüceliği görüşleri gündeme gelmiştir. Roman bu görüşün ürünüdür. Ian Watt’a göre roman, bireysel yaşantıyı ve belirli bir konuma sahip belirli insanları anlatması, mitolojik değil genel ve evrensel tipleri ve mekanları ele alması, tarihi ve maddeci zamanıyla burjuva sınıfının ürünü durumundadır. Güzel ve şiirsel üsluptan gerçekçi bir üsluba da romanla geçilmiştir (Belge, 1994). Sinema ilk kez insanların karşısına çıktığında şüpheleri de beraberinde getirmiştir. İnsanların ilgisini çekmek ve prestij kazanmak amaçlı olarak tiyatro ve edebiyat eserleri, gerçek bir uyarlama olmasalar da, perdeye taşınmışlardır. Böylelikle varolan eserlerin hem ünlerinden, hem de saygınlıklarından yararlanılmıştır. Öncelikli amaç ticari başarıyı sağlayabilmektir. Romanlarda varolan egemen bakış açıları sinemada da sürmüştür.

Kadın roman yazarlarının yapıtları ile feminist görüşler, yeni bakış açıları tartışılırken hemen hemen aynı durum sinemada da tekrarlanacaktır. Fakat sinemanın çok daha fazla kişiye ulaşma zorunluluğu ve yapım giderlerinin yüksekliği ve de kadın sinemacıların sayısının azlığı ile feminist kuramların sinemadaki varlığı daha geç ve güç şekillenecektir. Teorilerin uygulamaya konulması ise sinemanın yapısı gereği son derece tartışmalı olacaktır.

Feminist bir gözle okunan edebiyat ikili bir bakış açısı gerektirmektedir. Bu, Wirginia Woolf’un elde ettiği önemli bir kazanımdır. Birinci bakış açısına göre, kadın yaşantısının edebi biçem tasviri cinsiyetlendirilmiştir; toplumsal gerçekliği cinsiyet tarafından biçimlendirilmiştir. İkinci bakış açısı, edebiyattaki kadın tasvirleri gerçek bir kadının yaratılışından gelen belirleyici özelliklerini betimlemez (Humm, 2002). Bu belirleyici noktalar gelişecek teorilerin de ortak noktalarını oluşturmatadır. Sinemada da söz konusu ikili bakış geçerli görünmektedir.

4. İlk Kadın Sinema Yönetmenleri

Sinema tarihinde bilinen ilk kadın yönetmen Fransız Alice Guy’dır. Alice Guy (Alice GuyBlache 1873-1968) konulu filmin de öncülerindendir. Geç dönemlerde feminist araştırmacılar tarafından yeniden keşfedilmiştir. Sinemanın estetik gelişimine katkıları büyüktür. Filmlerinde feminist bir tutum olduğu iddia edilmektedir. Fransa’da yapımcı Leon Gaumont’un yanında filmlerin sanatsal yönüyle ilgilenmiştir. Guy, 1896’da La Fee aux Choux (Lahana Perisi) isimli ilk filmini çekmiştir. Bu film muhtemelen dünyanın ilk konulu filmidir. Filmde lahanalardan bebekler çıkarıp yeni evli çiftlere veren bir kadının öyküsü anlatılmıştır. Guy, Amerika’ya gitmiş ve orada daha rahat çalışma koşulları bulmuştur. Guy’ın filmlerinin çoğu kayıptır. Konu olarak kadını ele aldığı filmlerinin isimlerinden de anlaşılabilir: The Gril in the Armchair (1912), A Daughter of the Navajos (1911), The Gril and the Bronco Busters (1911), The Woman of Mystery (1914), The Heart of a Painted Woman (1915) The Monster and the Gril (1914) (Foster, 1995).

İlk uzun metrajlı film çeken kadın yönetmen ise Where Are My Children? (1916) filmi ile Lois Weber olmuştur. Weber, bu filmde istenmeyen çocuk ve kürtaj konusunu ele almıştır. Filmin çekildiği dönemde gizli kürtajlar ve kötü sonuçları oldukça yaygındır. Filmde bu duruma dikkat çekilmiş ve doğum kontrolü önerilmiştir (Keil, Singer, 2009). Fakir ve çalışan sınıfın sorunlarına dikkat çeken filmler de yapmıştır (Loukides, Fuller, 1996).

Dorothy Arzner sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş yıllarında adını duyurmuş diğer bir kadın yönetmendir. Erkek elbiseleri giyen Dorothy Arzner’in filmleri erkeksi görüntüsü nedeniyle farklı yorumlara her zaman açıkolmuştur. Günümüz feministleri tarafından tam bir feminist kadın yönetmen olarak görülmemektedir. Bununla birlikte sinemada kadın psikolojini anlatan filmleriyle tanınmaktadır (Hurd, 2007).

Amerika Birleşik Devletleri sinemacılar için Avrupa’ya göre daha rahat çalışma şartlarına sahip olmuştur. Büyüyen sinema endüstrisi ülkenin belki de tek eğlence kaynağıdır. Alice Guy Fransa’da bulamadığı rahatlığı bu ülkede bulmuştur. Đlk kadın yönetmenler ise ABD’de ortaya çıkmıştır. Bundan sonra İngiltere’de de birkaç kadın yönetmen görülecektir. Fakat öncülüğü ABD sineması yapmıştır. Sinemada kadın varlığını, hem yönetmen hem de konu olarak, farkına varmamızı sağlayan ilk yönetmenler Guy, Weber ve Arzner olmuşlardır. Sinemadaki erkek egemen bakışın farkına varan ilk kadın sinemacılar oldukları da söylenebilir.

5. Sinemada Feminist Kuramların Başlaması

Sinemada feminist kuramların toplumsal, politik ve psikanalitik teorilerin birlikte çalışmasından oluştuğu görülmektedir. Ortaklık, cinsiyet eşitsizliğine eğilmeleridir. Bu teori eleştiri amaçlı kulanılmakta ve anlatıların çözümlenmesi yapılmaktadır. Ataerkil sinemaya karşı durmaktadır. 1960’lı yıllarda teorik olarak güçlenmeye başlamıştır. 1960’lı yıllar pekçok sorunun sorgulandığı yıllardır. Sinemada klasik sinema kurallarının da yıkılmaya başladığı, Fransız Yeni Dalga gibi ilk çağdaş sinema akımlarının da ortaya çıktığı bir dönemdir. Ele alınmamış, tabu konuları ele alan, klasik sinemanın çekim kurallarını değiştiren filmlerin dönemidir.

Erken feminist sinema kuramcıları olarak Laura Mulvey ve Claire Johston görülmektedir. Cinselliğin sunumunun erkek egemenliğiyle ilişkisini ele almışlardır. 1973’de Claire Johston’ın karşı sinemayı ileri sürdüğü makalesi (Women’s Cinema as Counter-Cinema) feminist sinema teorisi ve pratiği üzerine yazılan ilk makalelerdendir. Kadının sessiz sinemadan beri tektipleştirildiğini ve erkek bakışının uzantısı olduğunu savunmuştur. Dominant sinemaya karşı çıkan, avant-garde ve sol görüşlü bir karşı-sinema önermektedir. Claire Johston, sinemayı semiyotik bir gösterge sistemi olarak inceleyen ilk feminist eleştimen olmuştur. Laura Mulvey ise Freud ve Lacan temelli psikanalitik bir teori ileri sürmüştür. Sinema filmlerindeki ataerkil bakışa dikkat çekmektedir. Ona göre haz, bakmaktan doğmaktadır. Bu bakış erkek bakışıdır (Nelmes, 2003). Psikanaliz yardımıyla eril bakış (male gaze) teorisini geliştirmiştir. Eril bakış, feminist film teorisinin en sık kullandığı olmuştur. Sinemanın büyüleyiciliğini skopofili (görme arzusu – scopophilia) ile açıklamıştır. Cinsel kaynaklı olan bu dürtü sinema perdesine bakmamızın da nedenidir. Klasik sinemanın dikizcilik ve narsizm yapılarını öykü ve imgeyle birleştirerek bakma arzumuzu kamçıladığını savunmuştur (Smelik, 2008).

Skopofili, röntgencilik (voyeurism) ve narsist özdeşleme’ye (narcissitic identification) yöneliktir. Sinema, röntgenci bakış için uygun bir alandır. Burada erkek kontrole sahiptir. Kadın izlenen erotik bir nesnedir. Narsistik özdeşleme’ye göre ise film erkek kahraman üzerinedir. Kadın ise bir tehdit unsurudur. Mulvey, kadının hem öyküde erotik bir nesne, hem de izleyici için erotik bir nesne olduğunu ileri sürmektedir (Nelmes, 2003). Erkek karakterler, bakışlarını dişil karakterlere yöneltmektedirler. İzleyici de bu eril bakışla özdeşleşmektedir (Smelik, 2008).

Mulvey’e göre dikiz hakkı sinemada erkeklere aittir. Buna da anlatım ve sinemasal teknikler neden olmaktadır. Klasik sinemada anlatı yapısı erkek karakteri etkin kılmaktadır. İktidar sahibidir. Dramatik aksiyon erkek çevresindedir. Seyirci erkek kahraman ile özdeşleşmektedir (Nelmes, 2003).

Mulvey’in teorisi özetle, röntgencilik, narsist özdeşleme ve fetişizm (nesneleştirme) üzerine kurulmuştur. Erkeklerin bakışı filmdeki kameranın bakışıdır. Öyküdeki erkek karakterin bakışı erkek bakışıdır. Kadınların nesne haline getirilmesi erkek bakışıdır. Seyirci de erkek gözüyle izlemektedir. Mulvey’e göre, dişil seyirci filmdeki pasif kadınlık konumuyla özdeşleşmektedir. Kadın seyirci, erkeksi bakış açısıyla özdeşleşmekten keyif almaktadır.

Đlk dönem feminist kuramcılar bir karşı-sinema önermişledir. Geleneksel anlatı ve sinema tekniklerinin kullanılmadığı, deneysel bir sinemayı savunmuşlardır (Smelik, 2008 )

Mulvey, sinemasal hazzı reddetmeyi önermektedir. Kadın bu şekilde ona atfedilen rolden kurtulabilecektir. Chrisitine Gledhill ise karşı sinemanın geliştirilmesini savunmaktadır. Sinemanın edebiyat üzerine kurulduğunu söyleyerek bu bağlantının koparılmasını önermektedir (Nelmes, 2003).

Çözüm olarak klasik sinemanın erkek bakışını bırakması ve yeni bir dilin oluşturulması gerektiği sonuçları ortaya çıkmaktadır.

1980’in başında Laura Mulvey ve Sally Potter teorileri uygulamaya yönelmişlerdir. Avantgarde sinema onlar için uygun bir çalışma alanı sağlamıştır. Fakat avant-garde sinema geniş kitlelere ulaşmak açısından uygun değildi. Gelenekleri yıkan ve anlaşılmaz hale gelen filmleri seyirciye konferanas ya da toplantılarla ayrıca açıklamak gerekmiştir. Erkek egemen toplum ve sinemaya yansımaları çözümlenmişti. Feminist sinemaya ilgi ise çok sınırlıydı. Feminist filmler bir sanat ürünü olmaktan çok topluma bir karşı çıkış olarak görülmekteydi (Nelmes, 2003).

Feminist teori daha çok çözümleme yönünde yararlar sağlamış olarak görünmektedir. Filmlerdeki erkek egemenliği herkes tarafından anlaşılmış ve kadın yönetmenler film piyasasının izin verebileceği ölçüde kitlelere sınırlı bir ulaşım sağlayabilmişlerdir.

Bu gerçek karşısında feminist sinemacılar geleneksel anlatı yapılarını kullanarak izleyiciye ulaşmayı düşünmüşlerdir. Örneğin, Sally Potter avant-garde olmaktan çok, Marksizm’e yönelmiştir. İşçi sınıfı kadınlarını hedefleyen bir sinema geliştirmeyi denemiştir. Psikanaliz temelindeki sinema kuramları da tam bir destek görmüyordu. Bu kuramlarda bireysellik öne çıkmaktaydı. 1980’lerin sonunda bir belirsizlik görülmektedir.

1980’lerin sonuna doğru feminist sinema kuramında ve uygulamasında belirsizlikler devam ediyordu. Kuramcılar ve uygulayıcılar arasında uzaklaşmalar yaşanıyordu. Geleneksel sinemaya olan ilgiyi kazanmak isteyen kadın yönetmenler ve teoriyi pratiğe dökmek isteyen sınırlı bir alanda kalacak feminist sinemacılar olarak bir ayrılma gözlemlenmektedir

Teresa De Lauretis 1990 tarihli bir makalesinde (Guerilla in the Midst – Women’s Cinema in the 1980’s) kadın sinemacıların çalışma alanlarının alternatif gerilla sineması ya da egemen sinema olduğunu ileri sürmüştür (Nelmes, 2003). 1990’lara gelindiğinde böyle bir ayrım feminist düşünce için gerçekçi gibi de görünmektedir.

Feminist yönetmenlerden Sally Potter’ın filmografisi ilginçtir. Feminist sinemanın gelişimi ya da nereye gideceğinin gösterilmesi açısından Jill Nelmes’in kısa Sally Potter incelemesi önem taşımaktadır (Nelmes, 2003)

Sally Potter, en çok Thriller (1979), The Gold Diggers (1983) ve Orlando (1993) isimli filmleriyle tanınmaktadır. Filmleri avant-garde olarak tanımlanmıştır. Orlando ise öykülü film özelliğindedir. Potter’ın filmleri feminist olarak tanımlanmaktadır, fakat kendisi bir röportajda feminist sözcüğünün bozulduğunu söylemiştir. Potter, kadın filmcilere de artık bir yönetmen gözüyle bakıldığını düşünmektedir.

Thriller isimli filmi Puccini’nin operası La Bohéme’in feminist bir okumasıdır. Kadınların nesne haline getirilişlerini eleştirmektedir. Ticari başarı kazanamamış, Avant-garde bir tarza sahip olan film yine de adından sözettirmiştir.

The Gold Diggers, Đngiliz Film Enstitüsü’nün desteği ile çekilmiştir. Kadın ve güç arasındaki ilişkiler, para ve ataerkil egemenliği arasındaki ilişkileri keşfetmeye çalışmaktadır. Filmde iki kadın karakter bulunmaktadır. Filmin tüm ekibi de kadınlardan oluşmaktadır. Klasik olay örgüsünün bulunmadığı film anlaşılmadı. Düşsel görsellik, gerçeküstüne olan eğilim ile izlenmesi zor bir film ortaya çıkmıştır. Beyaz beyaz çekilen kasvetli bir filmdir.

Orlanda ise Virginia Woolf’un romanından uyarlanmıştır. Film ölümsüzlük kavramı ve cinsiyet değişimi düşünceleri ile ilgilidir. Orlando, 400 yüz yıllık bir seyahat yapar. Erkekken kadın olur. Kadın olduğunda parasını, evini kaybeder. Sadece kadınlığı vardır. Kadınların incitilmesi ana sorundur. Potter, cinsiyetin önemsizliği üzerinde daha çok durmuştur

6. Sistemin İçine Çektiği Feminizm Kavramı

Sally Potter, feminist sözcüğünün artık anlamının kalmadığını söylerken günümüzün sinema sektöründe kadınların da çalışabildiğinden, teknik konularda da söz sahibi olduklarını düşünmüş olabilir. Kadınların da yeraldığı ve kendini kanıtladığı bir alanda feminizme gerek kalmamış olabilir mi? Bu durum sisteme karşıt düşüncelerin sistem tarafından içine çekildiği iddiasını da akla getirmektedir. Sistem dışında kalarak film üretimine devam etmek de göreceli olarak mümkündür. Günümüzün teknolojisi, video ve digital teknolojisi, film çekimini ve dağıtımı farklılaştırmıştır. Daha kolay yollarla filmler çekilebiliyor ve dağıtılabiliyor. Bu şekilde büyük bir maddi kazanç sağlanamamasa da düşüncelerin pratiğe dönüşmesi eskiye oranla oldukça serbestleşmiştir. Günümüzde bağımsız sinemacılara kapılarını açan bağımsız film şirketleri ve film festivalleri de önemli kanallardır.

Bunların ötesinde feminizm kavramının içinin boşaltıldığı da görülmektedir. Kavramın anlamsızlaşmasına neden olan pek çok olay gözlemlenmektedir. Feminizm kavramı giderek salt cinsellik içeren bir kavrama dönüştürülmektedir. Berlin’de düzenlenen Avrupa Feminist Porno Film Ödülleri bunlara gösterilecek bir örnektir. 1970’lerden beri varlığını sürdüren Sekspozitif feministler erkek egemen bakış açısıyla üretilen pornografiye karşı çıkmaktadırlar. Söz konusu ödüllerde de bu amaçlanmıştır (http://www.sabah.com.tr/Ekler/Pazar/Guncel/2009/10/25/feminist_porno_odulu_mu_olurmu s).

7. Tür Filmlerinde Kadının Konumu ve Şiddet

Feminist eleştirinin en büyük yararı günümüzde kadının medyada sunumunun ne şekilde gerçekleştiğini anlamamızı sağlaması olmuştur. Bu konuda çok sayıda çalışmalar da yapılmıştır. Feminist eleştiri sinema endüstrisini sarsacak bir etki yaratamamış, bağımsız sinemacıların ilgilendiği bir teori olarak varlığını korumuştur. Popüler sinemanın ya da ticari sinemanın kalıpları oluşmuştur. Bu kalıpların dışındaki anlatılar sinema izleyicisinin büyük bir çoğunluğunun izlemekten zevk almadığı yapımlar konumundadır.

Sinemada formüllere dayalı kalıplar tür filmleri ile yaşamaktadır. Film türleri zaman içinde, zamana uygun olarak kendilerini yenileseler de, bazıları zaman karşı koyamayıp gündemden düşseler de temellerindeki kalıplar değişime uğramamaktadır. Tür filmlerine feminist çözümleme yöntemlerini uygulamak günümüzde sıklıkla yapılmaktadır.

Tür filmleri egemen anlatı kalıplarının dışına çıkmamaktadırlar. Egemen bakışın devamını sağlamaktadırlar. Mekanları, hikayeleri kalıplaştığı gibi kahramanları da kalıplaşmıştır. Tür filmlerindeki ana kahraman erkektir. Olayların merkezinde erkek karakter bulunmakta ve yönlendirici de erkek karakter olmaktadır. Kadınların rolleri de kalıplaşmıştır. İzleyicinin beklentisi boşa çıkarılmamakta, görülmek istenen sergilenmektedir.

Tür sineması gündelik yaşamla etkileşim içindedir. Sosyal-ekonomik hayatta yaşananlar popüler sinemaya da yansımaktadır. Son yıllardaki popüler filmlerde kadına karşı artış göstermektedir. Özellikle 1990’lı yıllarda şiddet, tecavüz dikkati çekecek oranda artmıştır. Kadına karşı şiddetin yanında, 1990’lı yıllarda femme fatale kadın karakterinin tekrar dirilişi de dikkat çekicidir. Sinema tarihinde özellikle film noir (kara film) türündeki filmlerin ana karakterlerinden biri olan tehlikeli ve güzel kadın tipi geri dönmüştür. Kadının bu filmlerde taşıdığı cinsellik aşırı dozda da olabilmiştir. İlginç olarak, popüler filmler bazı feminist bakışları da bünyesine eklemiştir. Egemen sistemin karşı görüşleri içselleştirdiği ileri sürülebilir.

Kadınların öldürüldüğü, tecavüz edildiği popüler filmlerin bazılarında feminist yaklaşımlar da görülmüştür. Örneğin Kuzuların Sessizliği’nde kadınların derilerini yüzen sapık katil ile erkekler tarafından küçümsenen kadın ajan birlikte sunulmuştur. Thelma ve Louise filminde ise iki kadının kendilerini takip eden bir adamı öldürmeleriyle başlayan cinayet zincirleri ve kaçış serüvenleri anlatılır. Katil Doğanlar isimli filmde ise cinayetler zinciri aile içinde şiddete ve tecavüze uğrayan kız yoluyla onaylanmaktadır. Kill Bill’de de intikam için öldüren kadın motifi kullanılmıştır. Örnekler arttırabilir.

8. Sonuç

Feminist teorilerin başlıca itirazı kadınların filmlerdeki edilgenliği, onlara verilen rol olmuştur. Kadınların erkek egemen bakışın bir nesnesi oluşuna karşı çıkmışlardır. Kadın rollerinin tektipleşmişliğini ortaya çıkarmışlardır. Daha sonra teorisyenler seyirciyi de incelemişlerdir. Kadın izleyici erkek gözüyle izlemekten haz duymaktadır. Perdedeki, erkek bakışıdır ve izleyici o bakışla özdeşleşmektedir. Teorisyenler en çok erkek bakış açısı üzerinde durmuşlardır.

Kullandıkları yöntem göstergebilim, psikanaliz ile politik ve toplumsal kuramlardır. Bu verilerle film içerikleri çözümlenmiştir.

Kadına verilen roller ve tektipleşen kadın rolleri feminist teori ile ortaya konulmuştur. Geleneksel ataerkil kadın rollerini belirlemektedir.

Bu verilerle bir feminist film teorisi kurulmuştur. Sağlam temelleri olduğu görülmektedir. Buna rağmen sinemacılar tarafından pratiğe dönüştürülmesinde sorunlar yaşanmıştır. Günümüzde bir feminist film pratiği olduğunu söylemek zor olarak görülmektedir. Teoriler, çözümleme yöntemleri olarak verimli bir şekilde kullanılmıştır.

Kadın yönetmenler tarafından oluşturulmuş bir feminist film yapımı teorisi saptanamamıştır. Daha çok bakış açısı ve kameranın görüntülemesi üzerinde durulmuştur. Sinemasal teknikler geliştirilmemiştir. Feminist teori pratikte geniş kitlelere ulaşan filmler üretememiştir. Festivaller ve bağımsız filmlerle sınırlanmıştır. Giderek de içeriği boşaltılmış ve sistem tarafından içine çekilmiştir.

Feminist teorinin geleneksel bakış açılarını ortaya çıkarmasına rağmen izleyici kadına karşı şiddetin yer aldığı filmlere ilgi göstermeye devam etmiştir. 1990’lı yıllarda şiddet filmlerinin oranı daha da artmıştır.

Kadın sinemacılar ise sinema endüstrisi tarafından kabul edilmiştir. Feminist film teorisi eski canlılığını ve önemini taşımamaktadır.

KAYNAKLAR

Belge, M. (1994), Edebiyat Üstüne Yazılar, Đstanbul, Yapı Kredi Yayınları.

Duhm, D. (1996), Kapitalizmde Korku, çev. Sargut Şölçün, Ankara, Ayraç Yayınları

Foster, G.A. (1995), Women Film Directors: An International Bio-critical Dictionary, Greenwood Publishing Group

Humn, M. (2002), Feminist Edebiyat Eleştirisi, çev. Özge Altay vd., İstanbul, SayYayınları.

Hurd, M.G. (2007), Women Directors and their films, Praeger Publishers Inc

Keil, C. (2009), American Cinema of the 1910’s, Rutgers University Press

Loukides, P. (1996), Beyond the Stars: Themes and ideologies in American Popular Film, Bowling Green University Popular Press.

Marshall, G. (1998), Sosyoloji Sözlüğü, çev. Osman Akınbay, Ankara, Bilim ve Sanat Kitabevi.

Nelmes, J. (2003), An İntroduction to Film Studies, Taylor and Francis Inc.

Smelik, A. (2008), Feminist Sinema ve Film Teorisi, çev. Deniz Koç, İstanbul, Agora Kitaplığı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir