Kapat

Şiir Sanatı ve Türk Şiiri (Musa Takçı)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Şiir Sanatı ve Türk Şiiri (Musa Takçı)

Söz sanatları içinde tartışmasız büyük bir yeri olan şiir, insanlık tarihi boyunca gücünü ve varlığını hissettirmiştir. Genel anlamda “duygu ve düşüncelerin, okuyan ya da dinleyenlerde güzellik duygusu uyandıracak biçimde aktarılması” olarak karşımıza çıkan şiirin tam bir tanımını yapmak, bir bakıma güçtür. Çünkü, şiir anlayışları çağlara, toplumlara, felsefe temellerine, yaşanılan hayata ve insanlara göre farklılık göstermektedir. Kimi zaman dizelerin ses uyumu, ölçü, uyak gibi ögelerin yer aldığı yapıya şiir denilirken, kimi zaman da, dizeler içine serpiştirilen seslerle süslenen, duygu, düşünce ve hayalin ahenkli bir biçimde aktarılmasına şiir denmiştir.

Şiir nesirle doğmakla birlikte, bambaşka bir özelliktedir. Etkileme gücünden olacak ki, şiir her zaman nesirden çok sevilmiştir. Şiirde kelimeler farklı çehreleriyle karşımıza çıkarak, bizi nesrin götüremeyeceği bir duygu dünyasına ulaştırırlar. Şiir dil içinde ayrı bir dildir. Nesire ait kurallar şiir için geçersizdir. Nesirde bir şeyi söylemenin pek çok yolu varken, şiirde bir tek yolu vardır. Nesrin çaresiz kaldığı yerde şiir imdadımıza yetişir. Bu yönüyle şiire, mensubu olduğu dilin en son anlatım yeteneği diyebiliriz.

Her şiirin dil, biçim ve konu olmak üzere üç temel ögesi vardır. Dil, şiirin maddesi; biçim, şiirin anlatım tarzı; konu, şiirin anlattıklarıdır. Şiirin özü ise, şairin tabiat, insan, toplum ve dünya görüşlerini yansıtır. Şiir bir bakıma kelimelerle güzel biçimler kurma sanatıdır. Şiirde önemli olan, kelimeleri iyi bir biçimde kullanmaktır. Bunun için kelimeleri tanımak, kelimeler arası ilişkileri iyi bilmek gerekir. Mallarme’nin “şiir kelimeler dinidir” demesi bundandır. Şüphesiz şiiri şiir yapan, ne biçim kusursuzluğu, ne de öz üstünlüğüdür. Şiirsel aydınlık öz-biçim dengesine ve öz-biçim güzelliğine bağlıdır. Bütün bunların yanı sıra, şiirin gerçek özelliği duyurup duygulandırmasında, ürpertip düşündürmesinde aranmalıdır. Şiir bizi bulunduğumuz ruh hâlinden alıp başka bir ruh hâline götürebilmeli, bizi düşündürmeli ve hatta zihnimizi allak bullak edebilmelidir.

Aslında, şiir çağlar boyunca insanoğlunun içinde var olan iyiye, doğruya ve güzele ulaşma isteğinin bir sonucudur. Şiirin olmadığı yerde insan sevgisi eksik kalacak, hatta insanlar korkunç bir duygusuzluğun pençesine düşecektir. Çünkü şiir yaşadığımız dünyanın güzelliklerine yeni güzellikler katmakta, yaşamı bizim için daha renkli, daha güzel ve daha anlamlı kılmaktadır. Şiirle daha güzel bir dünyaya sığınabilir, çirkinliklerden kurtulabilir veya rahatsızlığını duyduğumuz bir yükten kurtulabiliriz. Şiirin sonsuz etkileme gücü duygularımızı uyararak, yaşamın bütün yönlerini, en ince ayrıntılarına varıncaya kadar önümüze serer.

Yaşamımız boyunca bizi sonsuz güzelliklere ulaştıran şiir, kuşkusuz sürekli bir çalışmanın ürünüdür. Emeksiz, disiplinsiz hiçbir yetenek meyve veremeyeceği için, şiir yazmak da sürekli bir çalışma ve sürekli bir disiplin ister. Gerçek bir şiirin nasıl yazılacağı konusunda elbette ki elimizde hazır formüller yoktur. Bu konuda belirlenmiş bir ölçü de olamaz. Çünkü her şair ayrı bir değerdir ve ayrı bir “poetika” üretir. Örnek verilebilcek, taklit edilebilecek tek poetika yoktur. Yalnız, şimdiye kadar yazılmış iyi şiirlerin ortak yanlarına baktığımızda ise, kendinden önceki şiirleri aşan, yaşanılan çağa damgasını vuran, evrensel değerlerin derinliğini taşıyan, fikirlere aydınlık, kuvvet veren ve tüm insanlığı sarabilecek söyleyiş, duyuş, düşünüş güzelliğine varan türde özelliklere sahip olduğunu görürüz.

Şiir yazan insan öncelikle ne yaptığını, ne yapmakta olduğunu bilmek zorundadır. Eğer bir şiir zekâsına ve bir şiir yazma yeteneğine sahip değilse, bu işe kalkışmamalıdır bile. Şiir yazmak, kolay bir uğraş olarak görüldüğü sürece, ortaya çıkacak yapıtlar da o derece şiirden uzak olacaktır. Oktay Akbal bir deneme yazısında aynen şunları söylüyor: “Şairlik heveslilerinin ilk başta yapacakları şey, kendinden önce neler yazılmış, hangi gerekçelerle, itmelerle, duygulanmalarla, düşüncelerle yazılmış bunları bilmek ve incelemektir.” Ve ekliyor: “Şair diye ortaya atılmak bir yürekliliktir, saygı duymalı bu yürekliliğe. Öte yandan biraz da acımalı bu yürekliliği gösterenlere, hele böylelerinin çiziktirdikleri şiirle ilgisiz şeylerse.” Rober Suares ise şu görüştedir: “Her isteyen şair olamaz. Şair olmak için mısralar sıralamak yetmez. Şairlik az kimsenin nasibine düşen bir altınca duygudur.” Bu sözler de bize gösteriyor ki, şairlik basite indirgenecek bir olay değildir. Her resim yapana ressam diyemiyeceğimiz gibi, her şiir yazana da şair diyemeyiz. Şair ilham alandan çok ilham veren, içinde ayrı bir dünya taşıyan, olayları kuvvetle duyan, duyduklarını duyuran ve güzellik yaratan insandır. Gerçek şair tüm insanlığın yükünü omuzlarında hisseden kişidir. O, bize yaşama sevinci verebilen, hayatımızı daha renkli, daha canlı ve daha derinden duyurabilen bir yaratıcıdır. Ve onun asıl özelliği, bir duyguyu alıştığımız deyiş düzeni dışında anlatabilmesi, yaşantının nabzını bir şiir diliyle duyurabilmesidir.

Bu genel değerlendirmelerden sonra gelelim Türk şiirine… Türk şiirinin çok eskilere dayandığını Çin kaynaklarından öğreniyoruz. M.Ö. 2. yy.da Türk şiir çivirilerine rastlanılmıştır. Hiç kuşkusuz Türk edebiyatında en çok gelişme gösteren tür şiir olmuştur. Ulusumuzun tüm iç özelliklerini şiirlerimizde bulmak mümkündür. Edebiyatımıza giren sayısız yazı türüne rağmen hiçbirisi şiir kadar rağbet görmemiştir. Edebiyat denilince ilk aklımıza gelen şeyin şiir oluşu, yüzyılların bize bıraktığı bu büyük mirastan ileri gelmektedir.

Türk şiiri yüzyılların verdiği alışkanlıkla vezinsiz, kafiyesiz pek düşünülmemiştir. Fakat 19. yy’dan itibaren batı etkisi altına giren şiirimiz, Fransız sembolistlerinin etkisiyle vezin ve kafiye gibi kayıtlara bağlı olmayan bir şiir akımıyla, yani serbest nazımla tanışmıştır. Özellikle 1937’den sonra Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le başlayan vezinsiz-kafiyesiz şiir akımı, Türk şiirine yeni bir soluk getirmiştir. Buna rağmen bu şiir akımı günümüze kadar gelen tartışmalı bir konu olmuştu. Cahit Tanyol’un bu tartışmalar çerçevesinde eski şiirle yeni şiiri değerlendirmesi ilginçtir: “Birçok şair keman çalmasını bilmediği hâlde koltuğunda kemanla dolaşan adama benzer. İşte kafiyesiz şiir söyleyen gençler, bu gibilerin sahteliğini açığa vurmak için o aleti kırmakla iyi bir iş gördüler. Vezinli-kafiyeli binlerce tekerleme ve klişeleşmiş hayaller Türk şiirinde tekrarlanıp durdu. Vezinsiz-kafiyesiz şiir cereyanı bu kişilerden şiiri kurtardı ve kötü şiiri dayandığı en sağlam temel destekten mahrum etti.“ Yeni şiirin mimarlarından Oktay Rıfat ise meseleye bir başka açıdan bakıyor: “Duyu ettiğimiz şeyi şiir hâlinde tespit ederken, klâsik şairin yaptığı gibi akla baş vurmak, vezin ve kafiyenin de işe karıştığı akla uygun bir mimarî hazırlamak, bir şimşek gibi çakıp sönen duyunun elimizden kaçıp gitmesine mal olabilir.”

Şu bir gerçek ki, serbest şiirler şiirin alanı genişlemiş, yetenekleri artmış ve bugünkü modern Türk şiiri doğmuştur. Bugünkü modern Türk şiiri dünya şiirinde olduğu gibi, insan duygularındaki karmaşıklığı bütün yönleriyle yansıtabilmektedir. Bugünkü şiir adetâ gerçeğin, yaşantının dili konumundadır. Ancak, bu şiir akımı da yeteri kadar anlaşılmadığı için, birtakım yozlaşmalara uğramıştır. Serbest şiir çoklarının sandığı gibi bir kuralsızlık, bir başıboşluk ve bir vezinsizlik değildir. Serbest şiirin kendine has bir vezni, bir kurgusu ve bir bütünlüğü vardır. Serbest şiirde bir rahatlık değil, aksine, bir kaos vardır. Serbest olarak yazılan her bir şiir için ayrı bir vezin gereklidir. Bir şiir için yaratılan vezin, bir başka şiir için kullanılamaz, kullanıldığı takdirde tekrara düşülür ve gelişigüzel şiirler ortaya çıkar. Maalesef serbest şiirin bu incelikleri gözden kaçırıldığı için ortaya şiirle alâkası olmayan yığınla şiir, hatta şiir kitapları çıkmaktadır. Ne yazık ki böylesi hatalar yüzünden Türk şiiri birtakım yaralar almaktadır. Şiir alanında yaşanılan olumsuzlukların bir sebebi de hiç kuşkusuz şiire meraklı bir toplum oluşumuzdur. Aziz Nesin şiire olan bu merakımızı, “Türkiye’de her üç kişiden dördü şairdir.” sözleriyle gayet çarpıcı bir şekilde dile getirmiştir. Nesin, bu sözüyle şiire olan bilinçsiz ilgimizden yakınıyordu.

Amacımız Türk şiirini bir yerlere taşımaksa, günümüze kadar gelen Türk şiirini iyi incelemek ve anlamak zorundayız. Eski ve yeni Türk şiirini tartışmak yerine, her ikisini de iyi anlamak zorundayız. Türk şiiri en büyük gelişimini elbette ki serbest şiire boçludur, ama bunun da çıkış noktası Tanzimat şiiridir. Şinasi olmasa, Orhan Veli olmaz ve bugünkü modern Türk şiiri doğmazdı.

Bütün bu sözlerden sonra belki de şunları söylemek yerinde olacaktır: Şiiri seviyor olabiliriz, şiir de yazıyor olabiliriz. Yeter ki kendi beğenimize takılıp kalmayalım, yeter ki yazdığımız şiirleri eşi benzeri olmayan birer yapıtmış gibi ortaya çıkarmayalım. Çünkü şiiri biz başlatmadık ve bizimle de bitmeyecek.

KAYNAKÇA:

1. Denemeler (Oktay Akbal) Cem Yay., 1990.

2. Türk Şiiri Sanatı (S. Kemal Karaalioğlu) İnkılâp ve Aka, 1980.

3. Papirüs Dergisi (Haziran, 1999).


* Suludere İlköğretim okulu Öğretmeni Kiraz/İZMİR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir