Pazartesi, Ekim 18, 2021

Ses, Duyma, Dinleme (Semih Fırıncıoğlu)

Buyurun, şunu sesli olarak okuyun: “Pazartesi.”

Ardarda bir takım sesbirimler (fonemler) çıktı ağzınızdan.

Bununla “mmnotskarrliomsk” sesbirimleri dizisi arasında ne fark var?

Birincisi Türkçe konuşanlar arasında dilsel bir kod olarak saptanmış, sözlüğe girmiş — yani, simgesel bir gösterge (symbolic sign). Diğeri Türkçe sözlüğe girmemiş, anlamsızlık dışında herhangi bir kavrama ya da koda gönderme yapmayan bir sesbirimler dizisi. Ses olmaları açısından ikisinin arasında hiçbir fark yok. Her ikisi de ses, ama biri dilsel birim olarak kodlanmış, diğeri kodlanmamış. Müziğin anlamı konusundaki tartışmaların dönüp dolaşıp geldiği nokta, şöyle ya da böyle, hep budur.

Ses ve anlam arasında doğrudan bir bağlantı yok. Dilde kullanılan kodlanmış sesbirim kombinasyonları “simgesel gösterge” niteliğinde (Gösterge ve Kod başlıklı bölümlerde bunları açıkladım). Bunların dışındaki seslerin hemen hepsi “belirtme göstergesi” (indexical sign)niteliğinde. Ne demek bu? Kardeşiniz sokak kapısına gelip de “kapıyı aç” diye bağırınca “kardeşim ‘kapıyı aç’ diye bağırdığına göre ‘kapıyı aç’ diyor” demiyorsunuz. Ama kardeşiniz bağırmak yerine zile bassa, “zil çaldığına göre kapıda biri var” diyorsunuz, deneyimlerinize dayanarak arada bir neden-sonuç ilişkisi kuruyorsunuz. Zil sesinin dilsel göstergeler gibi simgesel bir değeri yok.

Sesleri öncelikle tınılarıyla tanıyıp birbirinden ayırdediyoruz — tabak çanak sesi, tahta sesi, borazan sesi, patlama sesi, araba sesi, piyano sesi gibi. Bu ayırdetmede tınının yanısıra tizlik-peslik, gürlük-kısıklık, uzunluk-kısalık gibi nitelendirmeler de rol alıyor. Ancak, bir sesin kaynağını ya da fiziksel niteliğini belirlemek onu anlamlandırmak demek değil. Tabak çanak sesi yemek vaktinin geldiğine, borazan sesi uyanmak gerektiğine, patlama sesi tehlikeli bir duruma işaret edebilir ama bunların kendi başlarına kelimelerin anlamları gibi anlamları, yani “sözlüksel” (lexical) değeri yok.

Bu açılardan, dilsel olmayan sesler arasında, yapısal farklılıkları dışında, bir fark görülmemesi gerekir. Gürlüğü veya tizliği kulakta fizyolojik rahatsızlık yaratmadığı sürece, ses sestir, birinin ötekinden daha üstün, güzel, kaliteli falan sayılması için bir neden yok. Ama bunu bol bol yapıyoruz: “dün gece korkunç bir ses duydum” diyoruz, örneğin. Korkunç olan sesin kendisi değil, sesin işaret ettiği, ima ettiği, o sesle özdeşleştirdiğimiz kaynak. Örneğin, tokat atma sesiyle alkış sesi arasında pek bir fark yok, ama birini ürkütücü buluyoruz, diğerini olumlu. Örneğin, bir fabrikaya gidiyoruz, bir noktada sirenler çalmaya başlıyor, “alarm veriliyor” diyoruz, “hayır, paydos vakti geldi” diyorlar. Biz böyle irkiltici bir sesin mutluluk (iş bitimi) sinyali olarak kullanılmasına şaşırıyoruz ama o ses işçiler için epeyce farklı bir gösterge niteliği kazanmış.

Anlamla doğrudan bağlantılı olmadıkları için seslere hep yer aldıkları ortamlarla, işaret ettikleri olaylarla özdeşleştirerek (association) sıfatlar, bazen de yapay dilsel anlamlar yüklüyoruz. Seslerin anlamlandırılması hep dil ya da görsel olayların kavramlarıyla ve terminolojisiyle yapılıyor.

Bu dolaylı, özdeşleştirerek anlamlandırma nedeniyle sözsel olmayan seslerle doğrudan ilişki kurmuyoruz, seslere tepkilerimiz genellikle bilinçaltındaki çağrışımlarla, koşullanmalarla oluyor. Bu açıdan, ses insanların “çaktırmadan” manipülasyonu için en etkili araçlardan biri olarak kullanılıyor (marketlerde, mağazalarda sürekli müzik çalındığını, her filmde müzik kullanıldığını hatırlayın).

John Cage’in adını ilk kez üniversitenin birinci ya da ikinci sınıfındayken, İstanbul’da, İlhan Mimaroğlu’nun elektronik müziği tanıtan bir konuşmasında duymuştum. Mimaroğlu’nun makaralı bir teypten çaldığı elektronik müzik örnekleri için birisi “ama bunlar müzik değil, gürültü” gibisinden bir yorum yapmıştı, Mimaroğlu da “John Cage’in dediği gibi, oturmuş Mozart dinliyorsanız sokaktan gelen sesler gürültü olur, sokaktan gelen sesleri dinliyorsanız da Mozart gürültü olur” yanıtını vermişti.

Her anımızda, her yerde sürekli sesler var. Yine Cage’in dediği gibi, sessizlik diye birşey yok. Olabilecek en sessiz ortamda bile gövdemizde sürekli yer alan hareketlerin sesini duyarız. Sürekli sesle kuşatılmış olmakla başedebilmek için, çoğunlukla farkında olmadan, kademelendirmeler yapıyoruz, bu kademelerden yerine göre bazısını ön plana getiriyoruz, bazısını geriye itiyoruz (aural segregation). Başka bir deyişle, hepsini duyuyoruz ama hepsini dinlemiyoruz, istediğimizi ya da gerekli gördüğümüzü dinliyoruz. Bir tür bir filtreleme yetisinden söz ediyorum.

Söz gelimi, yabancı ülkelerden Türkiye’ye gelenler için en kaydadeğer farklılıklardan biri minare hoparlörlerinden günde beş kez okunan ezan oluyor. Birkaç gün sonra onlar da orada yaşayanlar gibi ezan okunduğunu farketmemeye, sabahları ezan sesiyle uyanmamaya başlıyorlar. Beyin ezan sesini arka plana itiyor, duyuyor ama dinlemiyor. Başka tipik bir örnek: “şu televizyonu kısın, ne söylendiğini anlayamıyorum” sözü, televizyonun sesini arka plana itmeye çalışıyorum ama gürlüğü bunu yapmamı zorlaştırıyor, karşımdakiyle iletişimimde parazit (interference) yaratıyor anlamına geliyor.

Bu söylediğimin eminim kognitif psikolojide çok daha teknik açıklamaları ve terminolojisi var. Benim duymak ve dinlemek dediğim ayrıma duymak ve farkında olmak ya da duymak ve algılamak demek daha doğru olabilir. Bilmiyorum — öğrenirsem yazarım. Benim burada üzerinde durduğum çevremizdeki sesler arasında bazen bilinçli, çoğunluk da farkında olmadan bir tercih yaptığımız. Yaşamı sürdürebilmek için beynimizin “akıl ettiği” pratik tekniklerden biri de bu herhalde. Ama bunda sandığımız ya da istediğimiz kadar başarılı olamıyoruz; yukarda da belirttiğim gibi, dinlemiyor olsak bile duyduğumuz sesler görsel ögelerle arka planda özdeşleşiyor.

Umberto Eco’nun alıntıladığı eski bir fıkra:

Zamanında Moskova’da iki köpek karşılaşıyor, biri son derece şişman, öteki sıskalıktan ayakta zor duruyor. Sıska olan “bu yoklukta sen yiyeceği nerde buluyorsun da böyle semirmişsin?” diyor. “Kolay” diyor öteki, “her öğlen Pavlov Enstitüsü’nün binasına giriyorum ve ağzımdan salya akıtmaya başlıyorum, bunu ordaki bilim adamlarından ilk hangisi görürse hemen koşup bir zili çalıyor, ardından bana yemek getiriyor.” (1)

_______________________

(1) Umberto Eco, A Theory of Semiotics, s. 20.

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz