Pazartesi, Ağustos 2, 2021

Saflarını Belirleyemeyenlerin Öyküsü: Zengin Mutfağı (Ege Küçükkiper)

 

Vasıf Öngören’in 1977 yılında yazdığı ve ertesi yıl Şehir Tiyatrolarında sahneye konan bu eser, aradan geçen 35 seneye rağmen güncelliğini koruyor. Keşke korumasaydı demeyi çok isterdim ama ne yazık ki koruyor. Şehir Tiyatrolarındaki sahnelenişinde Şener Şen başrolü üstlenmiş, Başar Sabuncu yönetmişti. 1988 yılında ise aynı reji ve kadro, aynı adla filme çekti. Dönemin yasaklı filmleri arasındaydı. Ayrıca oyun epik tiyatronun ilk örnekleri arasında yer alıyor. Yıl 2013… Zengin Mutfağı yeniden sahnelenmeye başladı ve daha ikinci gecesinde, bazı izleyiciler tarafından tepkiyle karşılandı. Oyuncular yuhlandı, diğer izleyiciler tepkilerini göstermek için oyunu ayakta seyretti ve çıkışta oyuncuların başlarına bir şey gelmemesi için nöbet tuttu. İki ayrı kesim. Aslında oyunda da bu şekilde. Sağ ve Sol… Bu arada oyun ilk oynandığında bombalı saldırı düzenlenmişti. Bu olaylar neden sadece bizim ülkemizde baş gösteriyor? Yıllar geçmesine rağmen neden yerimizde sayıyoruz anlamak güç!
15-16 HAZİRAN 1970 OLAYLARI

Oyun özünde; 15-16 Haziran 1970’de “Haziran Olayları” olarak da bilinen Türkiye’nin en büyük işçi devrimi sonrasında yaşananları anlatıyor. O döneme kısaca değinecek olursak; işçilerin sendikalarıyla ilgili bir yasa değişikliği söz konusuydu. Bu yasa değişikliği, işçilerin sendika değiştirmesine olanak tanımamakla beraber, onların özgürlüklerini kısıtlar nitelikteydi. (Dönemin önemli partileri AP ve CHP bu tasarıyı hazırladılar.) Türk-İş sendikasından DİSK’e geçiş önlenmek isteniyordu. 100.000 işçi, İstanbul merkezli olmak üzere yürüyüşe geçti ve bu yürüyüş birçok ile yayıldı. İşçi sınıfı nihayet “sınıf bilinci”ne varmış ve grev yapmıştı. Türkiye İşçi Partisi, bu tasarıyı iptal ettirmek için başvurdu ve yasa iptal edildi. Çıkan olayda, 1 polis, 1 esnaf ve 3 işçi yaşamını yitirdi. Hükümet, sıkıyönetim ilan ederek durumu kurtarmaya çalışsa da beklediği sonucu alamadı.

OYUN HAKKINDA

Oyun, adı üstünde zengin bir konağın, en alt katındaki zengin mutfağında geçiyor. Bu mutfakta çalışanlar: Lütfü (Aşçı), Kız, Selim (Kızın nişanlısı), Seyfi (Şoför) ve Ahmet (Seyfi’nin ağabeyi). Bu karakterlerin haricinde, yalnızca adını duyduğumuz Kerim Bey (Ev sahibi) var. Oyunun eleştirisini karakterler üzerinden yapmayı daha uygun buldum. Lütfü Usta’dan başlamak gerekirse, yirmi yıldır çalıştığı mutfaktan dışarıya adımını atmayan ve sürekli hizmet eden biri. Memleket meselelerine dair hiçbir bilgisi yok. Kapatmış kendini bir mutfağa ve saklanmış her şeyden… Burjuva sınıfına hizmet etmekten hoşnut değil fakat ekmek parası için çalışmak zorunda. Neden çalışıp, onu sömürenlere çanak tutmak zorunda? Neden hakkını aramak yerine, diğerleri gibi grev yapmak varken, onunla aynı yolda yürüyen işçilere köstek olmak zorunda? Çünkü grev yapmanın ne demek olduğunu bile bilmiyor. Kime, ne için hizmet ettiğinin farkında değil. “İnsan kime hizmet ettiğini bilmeli!”

Kerim Bey, işçilerin ayaklanmasının ardından yurtdışına kaçıyor. Lütfü Usta, eski bir pehlivan. Koskoca pehlivanın patronu hiç işçilerden korkup kaçar mı diyor? Kendisinin, işçi sınıfının bir üyesi olduğunu düşünemiyor. Gerçeği öğrenince, yani patronunun kaçtığını anlayınca telaşa kapılıyor ve o da korkmaya başlıyor işçilerden. Tam o sırada sıkıyönetimin ilan edildiğini duyuyor radyodan ve rahatlıyor. Kerim Bey, eğitimli bir kurt köpeğiyle dönüyor bir zaman geçtikten sonra. Lütfü Usta, patronu yetmiyormuş gibi bir de bu itleri besliyor bifteklerle. İt dediğin, mutfağın artığıyla beslenir. Zengin mutfağının artığı da ancak böyle olur. Köpek eğitimli deniyor fakat herkesi ısırıp, hastahanelik ediyor. Hastahanelik ettiği herkes emekçi. Lütfü Usta karar veriyor, zehirleyecek bu köpeği. Yapıyor da dediğini ama bilmiyor ki bir köpek gider, yerine tam üç köpek birden gelir. Lütfü Usta onları da zehirlemek istiyor fakat işi uyanıyor. Bu sefer papaz, pilavı yemiyor. Yerine yenilerinin geleceğini anlıyor artık. Geç de olsa…
Kız ise oyunda adı olmayan tek karakter. Annesini ve babasını çocukken kaybetmiş ve Lütfü Usta’nın yanına verilmiş. Lütfü Usta’dan aşağı kalır yanı yok. Selim adında bir genci seviyor. Selim’de seviyor kızı ve o gece nişanlanmak için geliyor. Ortalık karışık. Ne yapsak ne etsek derken, nişan mutfakta oluveriyor. Selim, söz veriyor nişanlısına “Seni bu zengin mutfağında bırakmayacağım” diye. O sıra radyodan bir haber daha geliyor. Olaya karışan bazı işçilerin arandığı ve yerlerini bilenlere para verileceği söyleniyor. Bu işçilerden birini de bizim Selim tanıyor. Yerini de biliyor. Düşünüp, taşınıyor ve ihbar etmeye karar veriyor. Kızı kurtarmak için yapıyor bunu. Polise yakalattığı arkadaşı, polisler tarafından oracıkta öldürülüyor. Selim, pişman oluyor olmasına ama kısa bir süre sonra iyi bir şey yaptığını anlıyor. Neden mi? Çünkü Kerim Bey duyuyor Selim’in yaptıklarını ve “Bizim, işte böyle vatansever gençlere ihtiyacımız var.” diyor. Kerim Bey’in himayesi altına giren Selim, mutfakta kalmaya başlıyor bundan böyle. Adeta bir dönüşüm geçiriyor kendi içinde. Eskiden, işçilerin yanında duran Selim gidiyor, yerine Faşizmin öncülerinden biri geliyor. Kerim Bey’in adamı diye anılıyor artık. Lütfü Usta düşünüyor kendince. “Ben de Kerim Bey’in adamıyım. Yani bende mi…….” Patronun emriyle, Lütfü Usta bir boğaza daha bakmak zorunda kalıyor ve Selim’i de etle besliyor. Tıpkı dışarıda ki itleri beslediği gibi. Faşizmi beslemekten yorulmuyor…
Lütfü Usta’nın zehirleyerek öldürdüğü köpeğin katilini aramaya başlıyor Selim. Bilmek istiyor yandaşını kimin öldürdüğünü. Çünkü ona göre iki taraf var. Kendi tarafından olmayan herkes ölmeli. Faşizm bunu gerektirir öyle ya! Nişanlısına şöyle diyor:” Ya o taraftansındır, ya bu taraftan. Bunun ortası yok.” Bir savaş açmış kendince. Kimlere karşı? Sayıyor Selim, Ermeniler, Rumlar, Ruslar, Acemler, Kürtler, Araplar vs. Nişanlısı da diyor ki: “Eee kim kaldı? Savaş orduyla, askerle olur. Ben ortada böyle bir şey görmüyorum.” Gerçekten de böyle bir şey yok ama Faşizmin doğasında var bu. Nihayet katil bulunuyor. Aslında bulduğunu sanıyor Selim. Nişanlısının yaptığına emin. Çünkü kızın ağabeyi, işçi devriminin en başında gelen isimlerden biri. Kızın saf numarası yaptığını sanıp, Lütfü Usta’dan şüphelenmiyor.

O gece bir baskına hazırlanılıyor. Şoför Seyfi’nin de gelmesi isteniyor patron tarafından. Seyfi devamlı kitap okuyan bir şoför. Olayların son derece bilincinde ama etliğe sütlüğe karışmayan cinsten. Tıpkı ağabeyi Ahmet gibi. Ahmet’in, diğer karakterlerden tek ve en önemli farkı safını belirleyebilmiş oluşu. Selim, Lütfü Usta’ya söz geçirebiliyor artık. Ne de olsa arkasında “kapı” (!) gibi Kerim Bey var. Baskına gidilince, kız topluyor pılını pırtısını ve ayrılıyor mutfaktan. Ayrılmasa öldürülecek! Üstelik sevdiği tarafından! Bu işte ana, baba, kardeş, eş, dost hiçbiri farketmiyor… Selim’in devamlı söylediği bir söz daha var oyunda. “İşin ölçüsünü bileceksin.” Merak ediyor Lütfü Usta bu ölçünün ne olduğunu ve öğreniyor Faşizmi. Saydırıyor bir güzel. Yıllar sonra gazete de bir haber çıkıyor. Selim ve kız gırtlak gırtlağa girişmişler. Lütfü Usta hayıflanıyor bu durumdan ve utanıyor kendinden. “Şu kız kadar olamadım” diyor. Ve görevinden ayrılmaya karar veriyor. Veriyor vermesine de yine de bizlere danışıyor. Gitmek mi zor, yoksa kalıp hizmet etmek mi? diye. Biz de soruyoruz kendimize aynı soruyu. Cevabı bildiğimiz halde devam ediyoruz hizmet etmeye. Ne acı…

Sahi, biz kime hizmet ediyoruz?
REJİ VE MÜZİK 
Aslı Öngören (Yazarın kızı), metaforlarla yüklü, manidar, insanı koltuğunda rahat oturtmamaya kararlı, gerçeklerin farkına varmamız için elinden geleni yapmışa benziyor. Metni amacına ulaştırmada başarılı olmuş. Selim’in dönüşüm geçirirken ki evresi yani Lütfü Usta tarafından önüne konan pişmiş eti deli gibi yerken, arkadan gelen köpek sesleri durumu çok iyi özetlemiş. Her tablonun sonunda, oyuncuların hareketsiz durup poz vermeleri ve sahneye sarı ışığın hakim olması eski fotoğrafların oluşumunu yerinde betimlemiş. Lütfü Usta’yı oyunda anlatıcı olarak kullanması hem şimdiye kadar olan olayları toparlamak için hem de içinde yaşadığı masalsı dünyadan çıkamayan, sanki bir hikaye anlatıyormuş hissi veren bir yapı kurmasını sağlamış.
Oyunda  “es” verilen kısımlar var. Bu da oyunun dinamizmini düşürüyor. Daha seri hareket edilebilseydi, oyun daha kısa ve akıcı olurdu. Oyunun orijinalinde müzik yokmuş. Fakat Aslı Öngören, yedi tane şarkı sözü yazmış ve bestelemesi için Çiğdem Erken’e vermiş. Sözler, oyunda anlatılmak istenen olaylara vurgular yapan ve dönemim şartlarını anlatan cinsten. Bu nedenle bu şarkıların oyunda ne işi var dedirtmedi bana. Çiğdem Erken’de çok güzel bestelemiş. Müzikler canlı bir şekilde çalınıyor. Bir keman ve org bu işi halletmeye yetiyor. Burçak Çöllü ve Doğa Başak’ın emeklerine sağlık. Bu arada radyodan gelen Türk Sanat Müziği şarkıları da dönemi ifade edebilmede başarılı.
DEKOR – KOSTÜM – IŞIK – EFEKT 
Dekor tasarımı Aysel Doğan’a ait. Çok başarılı buldum. Her şey çok gerçekçiydi. Tam bir mutfak havası yaratılmıştı. Hem de gerçek bir zengin mutfağı. Doğal gaz gerçekten yanıyordu, su gerçekten akıyordu. “Ne var bunda?” diyebilirsiniz fakat pek alışılagelmedik bir durum. Yer için özel döşemeler yapılmış. İlk defa bir oyunda sahnenin tahtalarını ve çıkarttığı gıcırtıları duymadım. Merdivenlerin çıkış kısmı gösteriliyor fakat sonunun nereye bağladığı belirsiz. Kerim Bey’in odasına çıktığını biliyoruz fakat oyun boyunca Kerim Bey’i görmüyor oluşumuz, merdivenin işlevini, “ulaşılmazlık” sembolü olarak iyi betimlemiş. Ayrıca merdivenin tersten çıkılır oluşu da ironiyi sağlamlaştırmış. Zaten epik-diyalektik tiyatro bu şekilde değilmidir…
Kostümler ise Nihal Kaplangı’ya ait. Karakterlerin, meslekleri nelerse, kıyafetlere bakıldığında anlaşılıyor. Burada dikkat çekmek istediğim bir husus Selim karakterinin başındaki “beyaz bere”si. Hrant Dink suikastinin sanığı Ogün Samast’ın başında bulunan beyaz bere o zamanlar çok tartışılmış ve bir sembol haline gelmişti. Selim karakteri de, Türk olmayan herkesten nefret eden ve Faşizm yanlısı oluşu, Ogün Samast ile özdeşleştirilmesi bakımından esaslı bir tutum olmuş.
Işık tasarımında daha önceden değindiğim fotoğraf oluşumu için sarı ışık kullanılması hoşuma gitti. Şarkılar esnasında her oyuncuya sahne ışığı verilmesi klasik ama yapılacak daha iyi bir şey yok. Gece olduğunda lambalar yanıyor. Ama dikkat etmeyenler, lambaların yandığını anlayamaz çünkü sahne çok aydınlık. Biraz loşluk olsun isterdim ki zaman kavramına varabilelim. Kemal Yiğitcan, benden yarım artı aldı. Efekt tasarımıyla ilgili ilk kez bu oyunda konuşuyorum. Köpek havlamaları, evin tepesinden geçen helikopter sesleri, radyodan gelen sesler oldukça başarılı. Gökçe Selim, iyi bir iş çıkartmış.
OYUNCULUKLAR
Murat Garipağaoğlu (Lütfü Usta), Şener Şen’in filmde canlandırdığı karakterin aynı hareketleri, jest ve mimikleriyle bende bir “kopya” oluşturma hissi verdi. Oyunculuğunu çok abartılı buldum. Özgün bir karakter yaratmasını beklerdim. Belli ki, kendisi de etkisinde kalmış. Irmak Örnek (Kız), her şeyiyle saflığın ve masumiyetin ifadesini çok güzel uygulamış yüzüne. Kusursuz oynadı diyebilirim. Genç bir yetenek geliyor… Özellikle ses tonu çok yerindeydi. Ozan Gözel (Seyfi) ve Selçuk Yüksek (Ahmet), görevlerini başarıyla yerlerine getirdiler. Birkaç defa isimleri yanlış söylediler ama o kadar olsun diyorum ve daha fazla uzatmıyorum. Ve Ali Mert Yavuzcan (Selim), geçirdiği dönüşümü, seyirciye de geçirdi. Hem çaresiz, korkak, uysal; hem de sert, katı ve cesur portresini harika yaratmış. Rolüne “cuk” diye oturmuş. Kendisini ve tüm ekibi tebrik eder, alkışlarının bol olmasını dilerim.

“ÜÇ MAYMUN” ŞARKISI (Söz: Aslı Öngören)

Dedim sana karışma sen

Ne olur sen karışmasan

Neme lazım adam sen de


Herkes kendi bacağından

-Kaza var!

-Yavaşlama! Başkaları uğraşsın!


-Kavga var! 


-Hiç bulaşma! Başına iş açarsın!


-Eylem var!


-Adam sen de! Haklı haksız karıştı!


-Grev var!

-Hani nerede? Bu işler bizi aştı!


-Yalan var!


-İnandım de! Kaldı mı soru soran?


-Gerçek var!


-Sen amin de! Mutlu mu şüphe duyan?


Ne gör! Ne işit! Ne söyle!


Sen yine soranlara insanım de!


Ne gör! Ne işit! Ne söyle!


Üç maymun var senin zihninde!

-Haksızlık var!

-Haklı da ne?


-Hastalık var!


-Şifa dile!


-Açlık var be!


-Zekat niye?


-Yoksulluk var!


-Allah vere!


Sömürü var!


-Sömür sen de!


Savaş var!


-Barış olsun diye!

Dünya battı, batacak! Sen misin kurtaracak?

Ne gör! Ne işit! Ne söyle!

Sen yine soranlara insanım de!


Ne gör! Ne işit! Ne söyle!

Üç maymun da senin zihninde!

Not: Oyun 140 dakika / 2 perdedir. 

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz