Kapat

Saatler ve Mrs. Dalloway: Virginia’nın Meta-Kurgu Dünyası ve Adapte Edilebilirliği (Rümeysa Özcan)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Saatler ve Mrs. Dalloway: Virginia’nın Meta-Kurgu Dünyası ve Adapte Edilebilirliği (Rümeysa Özcan)

 

“İnsan her zaman kağıda dökebildiğinden daha iyi bir kitap taşır kafasında” (1)

Michael Cunningham’a 1999’da en iyi kurgu dalında Pulitzer ve Pen/Faulkner ödüllerini kazandıran Saatler, Virginia Woolf ve romanı Mrs. Dalloway üzerinden bir kadının bir gününe dair zaman-mekân ilişkisi bakımından metinlerarasılık, kurgu içine ve dışına dair yeni bir bilinç akışı örneği sunar. Cunningham’ın Virginia Woolf ve Mrs. Dalloway’i uyarladığı romanını Stephen Daldry’nin 2002’de beyaz perdeye aktarmasıyla adaptasyon ve kurgu katmanları metinlerarası şölene dönüşür. Hikâye Mrs. Dalloway’in üç farklı zaman ve hayattan kadının dünyasına nasıl yansıdığını anlatırken yazar Virginia Woolf’un bizatihi kendi hayatı bu kadınlardan biri oluyor. Saatler, yazarının Mrs Dalloway’i, kurgu karakterlerini ve intiharını yazma sürecini yansıtırken üç gölge kadın üzerinden girift bir kurgu-kader anlatısı sunuyor.

Modernist romanının önde gelen temsilcilerinden Woolf’un Mrs. Dalloway’inde kurgu, lineer bir zaman-mekân anlayışından ziyade dış dünyayı olumsuzlayarak, insan bilincini sürekli inşa eden iç gerçekliğini sonsuz ve helezonik bir zaman algısıyla monumental kurguya, bir bilinç akışı denemesine dönüştürür. Gerçekliğin bu dairevi zaman-mekân kurgu-dışılığında zayıflaması ve anlarda erimesi bilinç akışı yönteminin bu kurgu türünde belirmesine de müsaittir. “Gerçekçiliğe özgü ayrıntı, görevi endişeyi [angst] çağırmak olan kabusvari bir dünyanın, hayaletsi bir gerçek-dışılığın ifadesidir… Bilinç akışının bizzat kendisi realiteyi sunan bir vasıta olduğu için elbette yoğun olacaktır.” (2) Mrs. Dalloway’in yoğun ve iç içe geçmiş zaman ve mekân vurgusu bu kurgu dışılığı daha da vurgular. Saat zamanı ve psikolojik zaman Mrs. Dalloway’de en belirleyici ayıraçtır. Saat zamanı, zamanın gerçek yapısını bozar ve “saat zamanı” (temps) ile “psikolojik zaman” (durée) arasını ayırmaya ihtiyaç duyarız (Bergson). “Belirli bir zamanda olan hadiseleri konuştuğumuzda zamanları sanki mekânlarmış gibi düşünürüz. Zamanı “mekânsallaştırırız”. Bir sinema filmi ise tam manası ile işte bunu yapar: Selüloit üzerinde mekansal olarak birbirine bitişik kareler olarak belirir. Saat de aynı şekilde Woolf’un yaptığı gibi zamanı “ufalayarak ve dilimleyerek” on iki saat dilimini fiziksel olarak belirgin bölümlere ayırır”. (3) Mrs. Dalloway’de Virginia kendi psikolojik saat medium’u üzerinden bilinç akışının bir uyarlamasını yansıtır. Aynı şekilde Michael Cunningham, bu tekniği ileri düzeyde ustalıkla kullanarak, psikolojik saat dilimleri arasında geçişler yapar ve yazarıyla eserini de buna dahil eder. Birbirine geçişlere bir perde daha katan Stephen Daldry ise edebi düzeydeki ikili (double) kurgu plânını sinemaya aktarmasıyla adaptasyonun metinlerarası doğasına ve tür’üne üçüncü kez vurgu yapar. Virginia, bir Woolf olarak Mrs. Dalloway’de kendini adapte edebilmiş midir? Bir kadın olarak Virginia kendini hayat perdesine uyarlamayı başarmış mıdır? Bunların ötesinde Michael Cunningham’ın Saatler’i meta-kurgu bakımından yazar ve kitabı olarak Virginia Woolf’u, monumental ve dairevi bir zaman dışılıkla kadın-hayat-ölüm üçgenini romanında nasıl uyarlamıştır? Sinema perdesindeki adaptasyonu bu kurgusallıklara nasıl bir boyut katmıştır?

Bayan Dalloway Çiçekleri Kendisinin Alabileceğini Söyledi

Mrs. Dalloway’de Clarissa Dalloway akşam parti verecektir ve sabah çiçek almak için evden çıkar. Hikâye bir kadının bir gününü anlatır. Saatler ise yirminci yüzyılın sonlarında NewYork’ta yaşayan Clarissa Vaughen’ın hikâyesi olacaktır; yakın dostu Richard için bir parti vermek ister, zira Richard bir yazardır ve akşam önemli bir ödül alacaktır. Aynı zamanda bir AIDS hastası olarak Richard ölüm karanlığında bir nevi bitkisel olan hayatını devam ettirmeye çalışır, bunu Clarissa için yapar. “Hâlâ bu gelişi güzel aşk Clarissa’ya tümüyle ciddiyet hissi verir, sanki dünyadaki her şey engin, esrarengiz bir niyetin parçasıymış ve dünyadaki her şeyin kendi gizli bir ismi varmış gibi; sözle söylenemeyip şeylerin kendisinin tümüyle bir bakışı ve hissedişi olan bir isim. Bu kati, değişmeyen büyüyü kendisinin ruhu olarak düşünür ([ruh] huzursuz edici, hassas bir kelime, ama başka nasıl söyleyebilir ki?)  beden ölümünde hayatta kalacak olan muhtemelen bu parçadır”. (4)

Kitapta iç sesler sürekli dış seslerin önüne geçer. Tüm duygu ve his durumları Woolf’taki edebilik zirvesinde devam eder. “Evet, Clarissa, kitaptaki kadın, efsanevi bir yazarın en çok beklenen romanının konusu, ama kitap başarısız oldu, değil mi?” (5) Bu iç ses, romandaki Clarrisa’nın hem Richard’ın yazdığı romandaki kadın karakterinin hem de Woolf’un Clarissa’sının bir ikinci şahsiyeti, yansımasıdır. Kitapta Clarissa çiçekleri aldığı sırada dışarıda bir film çekilmektedir. Çekim esnasında ünlü kişinin kim olduğunu görmeye çalışır Clarissa Vaughen. Bu kişi Meryl Streep midir, yoksa Vanessa Redgrave mi? (6) “Gerçekte” de Stephen Daldry’nin Saatler  filminde Clarissa karakterini  Meryl Streep oynar. 1997 yapımlı Mrs. Dalloway’in adaptasyon filminde ise Clarissa’yı Vanessa Redgrave oynar. Michael Cunningham kitabında her fırsatta metinlerin arasında -geçmişte ve gelecekte ustalıkla dolaşır. “Clarissa diğerleri gibi ünlü kişilere yaltaklık etmiyor, ama ünün aurasına çekilmekten kendini alıkoyamıyordu -ve ünden ziyade- fragmandaki bir film yıldızının varlığında imlenmiş asıl ölümsüzlük hissine çekiliyordu.” (7)

Mrs. Dalloway’de Richard, Clarissa’nın kocasıdır ve sonsuza dek mutlu yaşarlar. Septimus karakteri ise savaştan yeni dönmüş hasta bir askerdir ve intihar eder. Saatler’de ise Richard, Clarissa’nın gençlik aşkı ve ebedi arkadaşı olmuştur. Ödül almak üzere olan, AIDS’e yakalanmış bir roman yazarıdır. Clarissa’ya “Mrs. Dalloway” diye seslenir. Son romanında da Clarissa’yı yazmıştır. Clarissa akşam onun onuruna verdiği partiye gelmesi için ikna etmeye çalışır. Bir Virginia karakteri olan Richard’ın saat algısı yerini sonsuz zaman algısına bırakacaktır. Richard, Septimus’un Mrs. Dalloway’de yaptığını şimdi Saatler’de yapmaya hazırlanıyordur:

 —Mrs.Dalloway her zaman parti verirdi, sessizliğini örtmek için.

 — Partiye geliyorsun?

 — Sanırım yalnızca seni mutlu etmek için hayatta kalıyorum.

 — İnsanlar bunu yapıyor; birbirleri için hayatta kalıyorlar. (8)

 …

 — Parti ve tören bu gece olacak. Yani gelecek zamanda.

 — Anlıyorum, bir bakıma anlıyorum. Zamanın içinden düşmüş gibi hissediyorum. Ama işte görüyorsun, gelecek olana gitmiş gibiyim sanki. Henüz gerçekleşmemiş olan partiyi çok net hatırlıyorum. Ödül törenini tümüyle hatırlıyorum. (9)

Kaçınılmaz olan, Clarissa’nın önceden hissettiği huzursuzluk, bir ölüm ağırlığında gelecektir. “Clarissa bir nefes aldı ve yeniden aldı. Şaşırtıcı bir şekilde sakindi –kendini zor bir sahnede oynuyormuş gibi hissetti– fakat aynı zamanda sanki zaten yaşanmış bir şeye şahit oluyormuş gibi kendini kendinden, odadan uzaklaştırılıyormuş gibi hissetti. Hafıza gibi bir histi. Sanki kendi içinde bir şey, bir sesin içinde bir şey ama bir ses değil, tümüyle kalbinin atmasından ayırt edilemeyecek içsel bir bilişle şöyle dedi, Bir keresinden Richard’ı yerden beş kat yukarda pencere kenarında otururken buldum.” (10) Cunningham, karakterini zor bir sahneyi oynayacağının farkına vardırıyor, aynı zamanda bir diğer meta-kurguyu, Clarissa’nın başka bir hikâyede yaşadığını deja vu olarak incelikle veriyor. Mrs. Dalloway’de  Septimus aynı şekilde kendini pencereden atar. Clarissa Vaughen, bir kurgu hafızasıyla iki anlatı arasındaki bağı edebi şekilde hisseder.

Mrs.Dalloway’de doktor Bradshow Clarissa Dalloway’in partisinde Septimus’un kendini nasıl pencereden attığını anlatır. Neden Bradshow Clarissa’nın partisinde bir ölümden bahsediyordur? Gizlice Bradshow gibi adamların Septimus’u ölüme sürüklediğini düşünür. “Bir keresinde Serpentine’e deniz kabuğu fırlatmıştım. Ama Septimus kendi hayatını fırlatıp attı. Neden yaptı bunu?” (11) Sonra eski günleri düşündüğünü hatırlar, yaşlandığını fark eder. Ama Septimus hep genç kalacaktır, günlük hayatın yalanlarından, sahtekârlıklarından ve dedikodularından uzak… Anne ve baba sonuna kadar yaşanması gereken bir hayata bırakmıştır bizi… Bu yolu huzur içinde yürümeliyizdir. “Bazen yoluma devam edemeyecekmişim gibi berbat bir korku hissediyorum kalbimde, yavaşça canlanan bir kuş gibi ona sığınırken orada oturup sakince Times’ı okuyan Richard olmadan herhalde mahvolurdum.” (12) diye düşünüp partiye geri döner Clarissa. O anda ölümün bütün ağırlığını düşünüp, yaşamıştır. Ama kurgusunu yazan onu ölümden azad etmiştir. Clarissa şimdi hayata yeniden döner.

Aynı şekilde şimdi, Saatler’de, Richard’ın gidişinin dehşetine şahit olan Clarissa, Richard’ın annesi Laura’nın (Saatler’deki diğer kadın kahraman) hayat kurgusunu dinledikten sonra, Sally’e, hayata geri döner. Clarissa’ya mutluluk ve hayat biçilmiştir.

Şair ölecektir, hayalperest! (The poet will die, The Visionary!)

Saatler’in diğer karakteri 1923 tarihinde Richmond’dan Bayan Virginia Woolf’tur. Virginia kitabını yazmaya hazırlanmaktadır. “Rüyasında bir park ve yeni kitabı için bir satır gördü –neydi o? Çiçekler; çiçeklerle ilgili bir şeydi. Ya da parkla ilgili bir şey miydi? Biri şarkı mı söylüyordu? Hayır, satır uçup gitti, ama bu hiç de önemli değildi çünkü geride kalan his duruyordu. Biliyordu ki yerinden kalkıp yazabilirdi… Cama yansıyan hareketlerinin farkındaydı ama kendisine bakmaya izin vermiyordu. Ayna tehlikelidir; bazen ona bedenine de yakışan havanın karanlık tezahürünü gösteriyordu… Yüzünü yıkıyordu ve aynaya bakmıyordu, özellikle bu sabah, yapması gereken iş onu beklerken ve o sanki aşağıda başlamış bir partiye katılacakmış gibi endişeliydi.” (13) Virginia rüya ilhamları ve ben-lik ağrılarıyla yeni kitabını yazmaya hazırlanıyordur. Cunningham ayna jestiyle benlik- yazar- kitap ilişkisine, bir temsil ve yansıtma durumuna atıfta bulunurken ince bir ayarla yazarın -Virginia’nın- az sonra yazacağı konuya ve duygu durumuna büyük bir ustalıkla önceden işaret eder.

Virginia bütün gün kurgusuyla uğraşır. “Bir kadının tüm hayatı, tek bir günde, sadece bir günde, ve o günde, tüm hayatı” diye düşünür. Sonra karakteri Clarissa’yı öldürmeye karar verir. Birisi ölmelidir. Nasıl olduğuna henüz karar veremez ama bir şekilde Clarissa ölecektir. Dayanılmaz baş ağrıları yüzünden ölüm onda bir içgüdü gibi yerleşmiştir: “ [Baş ağrıları] gizlice Virginia’nın içine süzülüyordu. Virüslerin sahibine yerleşmesi gibi bu ağrılar sadece ıstırap vermekten çok içine yerleşiyorlardı… Acı Virginia’yı istila ediyordu… Birdenbire baş ağrısının nasıl geri geldiğini biliyordu fakat Leonard’ın yanında fazla önemsemiyordu, hissettiğinden daha dayanıklı ve sağlıklı davranıyordu. Londra’ya geri dönecekti. Richmond’da buharlaşmaktansa Londra’da delirerek ölmek daha iyiydi.” (14) Daha sonra Clarissa’yı öldürmekten vazgeçer: “Clarissa her şeye rağmen ölümün gelini değildir. Clarissa, gelinin uzandığı bir yataktır.” (15)

Filmde bir sahnede Virginia kurgu dünyasında karakterlerine kader biçerken yeğeni Angelica ona ne düşündüğünü sorar:

—      Neyi düşünüyordun?

—      Kahramanımı öldürüyordum. Ama fikrimi değiştirdim. Onun yerine başka birini öldüreceğimden korkuyorum. (16)

Aynı sahne için Virginia romanda şunları söyler: “Başka biri ölecek. Bu kişi Clarissa’nın ruhundan daha büyük bir ruh olmalı [greater mind]; bu kişinin kederi ve dehası dünyanın cazibesinden, kadehinden ve kürkünden onu geri çevirebilecek biri olmalı.” (Someone else will die. It should be a greater mind than Clarissa’s; it should be someone with sorrow and genius enough to turn away from the sedecutions of the world, its cups and its coats.)

Bu sahne tüm sahneler için bir doruk noktasıdır. Clarissa Dalloway, bir an ölümün ağırlığına kapılmış o girdaba karışmak üzereyken Richard’ı hatırlar ve hayata geri döner -Virginia böyle dilemiştir. Evet, Clarissa Vaughan’ın günü Richard’ın intiharıyla sona ermiştir. Laura Brown ise intihardan vazgeçmiştir. Bu vazgeçişle aslında bir bakıma oğlu Richard’ın gelecekteki ölümünü hazırlamıştır. Ama şimdi Virginia, kendi ölüm kararını vermiştir. Tüm kurgulardaki ölümler esas bu ölümün bir yanılsaması, yansımasıdır. Zira, “Şair ölecektir, hayalperest!” (The Poet will die, the visionary!).

Bir Kadının Tüm Hayatı, Tek Bir Günde, Sadece Bir Günde, ve O Günde, Tüm Hayatı

Üçüncü kadın kahraman Bayan Laura Brown 1949 tarihinde Los Angeles’tan katılır hikÂyeye. Mrs. Dalloway’i okuyan hamile bir ev kadınıdır. “Laura Brown kendini kaybetmeye çalışıyordur. Hayır, tam olarak böyle değil. Paralel bir dünyaya girmeyi başararak kendini korumaya çalışıyor. Kitabın ön yüzünü göğsüne yaslar. Hâlâ kendi yatak odasında (hayır, eşinin ve kendisinin yatak odasıdır) daha yoğun bir şekilde yaşıyordur, daha gerçekçi, çünkü Mrs. Dalloway isimli karakter çiçek almak için dışarı çıkmaya hazırlanıyordur.” (17) Üç yaşındaki oğlu Richie (Richard, ilk hikâyede ödül almak üzere olan hasta yazardır.) “mavi pijamalarını giyiyordur. Annesini gördüğü için mutludur, mutluluktan ziyade onu gördüğü zaman kurtarılmış, yeniden dirilmiş, sevgiden havalara uçmuş gibidir… Oğlu, Laura’yı hayranlıkla bekler vaziyette izler. Laura kaynağı canlandırandır, evin özüdür… Richie neredeyse her zaman annesinin bir sonraki adımını görmek için bekler halde görünür… Laura bir annenin nasıl davranacağını her zaman hatırlayamaz.” (18) Laura oğlunun kendisine olan hayranlığına ve onu izlemesine hiçbir zaman dayanamaz. Mrs. Dalloway’i okudukça içerden gizlice bağların çözüldüğünü fark eder.

Oğlu Richie ile birlikte eşinin doğum günü için pasta yaparlar. Filmde oğlu ile aralarında şöyle bir diyalog geçer:

— Babanın bugün doğum günü. Onu sevdiğimizi göstermek için pasta yapacağız.

— Yoksa onu sevdiğimizi bilmez mi?

—      Bu doğru! (19)

Bu diyalog romanda geçmez. Cunningham’ın yoğun edebi anlatımı ve konuşturan iç sesleri filmde yüzler ve jestlerle ifade edilir. İç sesler ve kelimelerden ziyade sessizlik ve donukluk vardır. Rus film yapımcısı Lev Kuleshov, şiirsel olanı ve “görüntüler”i en güçlü şekilde birleştiren sinematik imgenin insan yüzü olduğunu söyler. Filmde yakın çekimde ifadesiz bir yüz, izleyicinin yüz ifadesine duygu katmasına fırsat verir. (20) Richie’nin sabit bakışları, donuklaşan ve sürekli izleyen yüz ifadesi, aynı şekilde annesinde de yansıyan psikolojik tutulma ya da duygusal kırılmaların, sabit ve ifadesiz yüzlerin yakın plân çekimleriyle filmde de verildiğini görürüz.

Bayan Brown kendini romana verip Mrs. Dalloway kurgusu içine girdikçe kendi gerçekliğinden, zaman ve mekân duygusundan yavaş yavaş uzaklaşır. “Kendi hayatından çok uzaklaşmıştı. Bu çok kolay olmuştu. Sanki [Laura] kendi dünyasını terk etmiş kitabın hakimiyetine girmişti. Hiçbir şey, elbette bu turkuaz otel odasındansa Mrs. Dalloway’in Londra’sından daha uzak olamazdı, ama yine de kendisini Virginia Woolf gibi hissetti, boğularak kendini öldürmüş bir kadın, bir dahi… Ölüm anındaki yeri belki de böyle bir odadan farklı bir mekân değildi”. (21)

Bu sahne filmde Laura’nın kaldığı otel odasında rüya esnasında birden bire suyla dolarken uyanmasıyla verilir. Cunningham’ın betimlemesini yönetmen Stephen Daldry büyük bir beceri ile rüya-gerçek sahnesine taşır. Laura, hassasiyetinin zirvesinde, hamile bir kadın olarak, kendi benliğinden koparak, bir romanın gücüyle kendisini yazarıyla özdeşleştirir. Yazar bir tanrı gibi okuyucusunun ve kendi kurgu karakterinin hayatına yansır, hükmeder. Laura, aynı jenerasyondan ve hemcinsi olduğu için değil fakat oğlu Richard ile Woolf’un kurgu karakteri Richard, Clarissa’nın kocası Richard ile kurgusal bir bağ kurarak kendini Virginia gibi hisseder. Belki de Virginia olmak ister.

“[Laura] Virginia Woolf’u düşündü, bakire, dengesiz, hayatın ve sanatın imkânsız talepleriyle yenilmiş; cebinde bir taşla onu nehirde ilerlerken hayal etti. Laura karnını eliyle tutmaya devam ediyordu. Bu otele giriş yapmak kadar kolay olabilir, diye düşündü. Bu, bu kadar kolay olabilirdi.” (22) Ama bunu yapmaz. Karnında hayat taşıyan bir kadın canlının ölüm-hayat ikiliğinde gidip gelmesi, kendi benliğinden kopuşuna bir nevi oğluna yabancılaşmasının sebep olması ve ardından felaketleri çağırması hep birlikte bir kurguyla, yani Mrs. Dalloway’le başlar, kurguyu içselleştirip kendi kaderi haline getirmesiyle son bulur. Kendi ölüm kararını erteler. Fakat en sevdiklerinin ölüm fermanını yazmak olur bu vazgeçiş:  “Karnını yokladı. Bunu asla yapamam. Temiz ve sessiz oda da kelimeleri seslice söyledi: “Asla yapamam”. [Laura] hayatı seviyordu, çaresizce seviyordu, en azından bazı anlarda… Ve oğlunu da öldürüyor olabilirdi. Oğlunu, kocasını ve henüz karnında şekillenen diğer çocuğunu öldürüyor olabilirdi. Böyle bir şeyden hangi biri onu kurtarabilirdi ki? Yaşayan bir eş ve anne olarak hiçbir şey yapamazdı, hiçbir kızgınlık ya da depresyon hali herhalde kıyaslanamazdı. Tümüyle felaket olabilirdi… Yine de yaşama son vermenin mümkün olduğunu bilmekten memnundu (birden bire, bir şekilde, bunu biliyordu).” (23)

Laura Brown tıpkı Bayan Dalloway gibi kendini öldürmekten vazgeçti. Fakat eşini ve çocuklarını terk ederek onları öldürmüş oldu. Ölümle arasındaki çizginin yitip gitmesi, hayatla arasındaki çizginin yok olup gitmesine sebep oldu. Ölüm korkusuyla terk ettiği ailesini kendinden önce öldürmüş oldu. Filmde, Laura’nın yazar olan oğlu Richard’ın ölümünden sonra Clarissa ile karşılaşmaları felaketi, bir kadın yazarın yazdığı kurgu-kader paradoksunu sunar vaziyettedir. Saatler’de iki hayat, Virginia (Woolf) sayesinde kurgu ve gerçeklerin birbirine girip birleşmesiyle sona erer.

Stephen Daldry’nin yönetmenliğini yaptığı Saatler’de Philip Glass’a ait piyano eşliğindeki müzik bütün karmaşık kurmaca ve metinlerarası kurgu yoğunluğunu seyirciye hissettirir. Cunningham’ın ismi gibi beceriyle ördüğü edebi anlatıyı, film adaptasyonunda Philip Glass’a ait müzik tamamlar. Başyazar Virginia uyum sağlayamamıştır kendi kurgu-hayatına. Kendi kurgusunu farklı yazar. Bayan Clarissa için biçtiği mutluluğu kendi hayatına uyarlayamamıştır. Virginia’nın adapte edilemezliğini Nicole Kidman’ın oyunculuğu tamamlar. Saatler, Virginia’nın zaman ötesi huzur arzusunu çaresizce ve kurnazlıkla, kurgu içinde kurgular.

“Sevgili Leonard… Cesaretle hayatın yüzüne bakmak. Her zaman cesaretle hayatın yüzüne bakmak. Ve ne için olduğunu bilmek. En sonunda bunu bilmek. Onu olduğu şey için sevmek ve… kaldırıp bir kenara koymak. Leonard, Aramızda her zaman yıllar vardı. Her zaman yıllar… Her zaman sevgi… Her zaman saatler…” (24)

(1) “One always has a beter book in one’s mind than one can manage to get into paper”

Cunningham, Michael. The Hours. Picador USA. New York: 2002. 69.

(2) Lukacs, Georg. “The Ideology of Modernism”, The Meaning of Contemporary Realism. çev. E. Bone, Merlin Press, 1963.

(3) Whitworth, Michael. Authors in Context Virginia Woolf. Oxford University Press, 2005, 121.

(4) “Still, this indiscriminate love feels entirely serious to her, as if everything in the world is part of vast, inscrutable intention and everthing in the world has its own secret name, a name that cannot be conveyed in language but simply the sight and feel of the thing itself. This determined, abiding fascination is what she thinks of as her soul ( an embarrassing, sentimental word, but what else to call it?); the part that might conceivably survive the death of the body.”12.

(5) Yes, she is the woman in the book, a subject of a much-anticipated novel by an almost legendary writer, but the book failed, didn’t it?”16.

(6) “I think it’s the movie people?” “Probably. They’ve been filming out there all morning.” “Do you know what it is?” “No” she says, and she turns away from the window with a certain elderly rectitude, holding her armful of flowers just as the ghost of her earlier self, a hundred years ago, would have turned from the rattle and creak of a carriage passing by, full of perfectly dressed picnickers from a distant city. Clarissa remains, looking out at the welter of trucks and trailers. Suddenly the door to one of the trailers opens and a famous head emerges. It is a woman’s head, quite a distance away, seen in profile, like the head on a coin, and while Clarissa cannot immediately identify her (Meryl Streep? Vanessa Redgrave?) she knows without question that the woman is a movie star.” 27

(7) “She is not given to fawning over celebrities, no more than most people, but can’t help being drawn to the aura of fame – and more than fame – implied by the presence of a movie star in a trailer.”50.

(8) Stephen Daldry. The Hours. 2002.

(9) “- I seem to have fallen out of the time. -The party and the ceremony are to night. In the Future. – I understand, in a way I understand. But you see, I seem to have gone into the future, too. I have a distinct recollection of the party that hasn’t happened yet. I remembered the award ceremony prefectly.

(10) “Clarissa draws a breath, and another. She is surprisingly calm – she can feel herself acting well in a difficult situation – but at the same time is removed from herself, from the room, as if she is witnessing something that’s allready happened. It feels like a memory. Something within her, something like a voice but not a voice, an iner knowledge all but indistinguishable from the pump of her heart, says, Once I found Richard sitting on a window ledge five stories above the ground.” 197.

(11) Woolf, Virginia. Mrs. Dalloway. Penguın Books. 1996. 202.

(12) a.g.e. 203.

(13) “She has dreamed of a park and she has dreamed of a line for her new book – What was it? Flower; something to do with flowers. Or something to do with a park? Was someone singing? No, the line is gone,and it doesn’t matter, really, because she stil has the feeling it left behind. She knows she can get up and write…She is aware of her reflected movement in the glass but does not permit herself to look. The mirror is dangerous; it sometimes shows her the dark manifestation of air that matches her body… She washes her face and does not look, certainly not this morning, not when the work is waiting for her and she is anxious to join it the way she might join a party that has already started downstairs, a party full of wit and beauty certainly but full, too, of something finer than wit or beauty; something mysterious and golden; a spark of profound celebration, of life itself, as silks rustle across polished floors and secrets are whispered under the music.” 31.

(14) “They infiltrate her. They inhabit rather than merely afflict her, the way viruses inhabit their hosts… Pain colonizes her.” 70.

(15) “Clarissa, she thinks, is not the bride of death after all. Clarissa is the bed in which the bride is laid.” 121

(16) Stephen Daldry. The Hours. 2002.

(17) “Laura Brown is trying to lose herself. No, That’s not it exactly –she is trying to keep herself by gaining entry into a paralel world. She lays the book face down on her chest. Already her bedroom (no, their bedroom) feels more densely inhabited, more actual, because a character named MRS. Dalloway is on her way to buy flowers.”37

(18) “He wears blue pijamas. He’s happy to see her, more than that he is rescued, resurrected, transported by love…Her son watches her adoringly, expectantly. She is the animating principle, the life of the house…He seems, almost always, to be waiting to see what she will do next… She can’t always remember how a mother would act.” 44, 47.

(19) Stephen Daldry, The Hours. 2002.

(20) Douglass, Paul. “Bionic Eye: The Resources and Limits of the Cinematic Apparatus”. Pacific Coast Philology, Vol.33, No.2, Convention Program Issue. (1998), p. 103.

(21) “She is so far away from her life. It was so easy. It seems, somehow, that she has left her own world and entered the realm of the book. Nothing, of course, could be further from Mrs. Dalloway’s London than this turquoise hotel room, and yet she imagines that Virginia Woolf herself, the drowned woman, the genius, might in death inhabit a place not like this one.” 149- 150.

(22) “She imagines Virginia Woolf, virginal, unbalanced, defeated by the impossible demands of life and art; she imagines her stepping into a river with a Stone in her pocket. Laura keeps stroking her belly. It would be as simple, she thinks, as checking into a hotel. It would be as simple as that.” 152.

(23) “She stroke her belly. I would never. She says the words out loud in the clean, silent room: ‘I would never’. She loves life, loves it hopelessly, at least at certain moments; and she would be killing her son as well. She would be killing her son and her husband and the other child, stil forming inside her. How could any of them recover from something like that? Nothing she might do as a living wife and mother, no lapse, no fit of rage of depression, could possibly compare. It would be simply, evil… Still, she is glad to know (for somehow, suddenly, she knows) that it is possible to stop living.” 152.

(24) “Dear Leonard, To look life in the face. Always to look life in the face… And to know it for what it is… And  last to know  it. To love it for what it is… And then put it away. Leonard! Always the years between us. Always the years… Always the love… Always the hours!” Stephen Daldry. The Hours, 2002.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir