Kapat

Pygmalion ile Galatea (Oğuz Erten)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Pygmalion ile Galatea (Oğuz Erten)

Jean-Leon Gerome, Fransız Oryantalist resminin en önemli temsilcileri arasında gelir. Oryantalist resim haricinde, Yunan mitolojisi ve tarihi konulu yapıtları yoğun bir Akademizm ile birleşip başyapıt haline dönüşürler. 1824 yılında Fransa’nın doğusunda doğan Gerome, daha 16 yaşındayken Paris’e giderek Paul Delaroche’den resim eğitimi alır. Delaroche; Roma, Floransa Vatikan ve Pompei’de çalışmalar yapmış, dünya tarihine ve doğasına ilgi duyan bir ressamdır. Gerome’da hocasının yolundan giderek kendi yeteneği ile kısa zamanda önemli adımlar kaydederek Fransız hükümetinin başarılı sanat öğrencilerine verdiği Prix de Rome ödülünü kazanır. Hocasından gelen bir eğilimle beraber Doğu’ya karşı da bir ilgi duymaya başlar. 1853 yılında ilk defa Doğu’ya yolculuk gerçekleştirerek İstanbul’a gider. Gördüğü manzara muhteşemdir. Ertesi yıl Tuna Nehri’ni takip ederek Osmanlı’nın batısını ve Rusya’yı dolaşır. 1856 yılında ise ilk defa Mısır’a gider. Bu geziler Gerome’un hayatında ve sanatında büyük değişimlere sahne olarak onun ülkesinde ön plana çıkan sanatçılar arasına girmesini sağlar. Artık Oryantalist resmin en önemli isimlerinden biridir. Kuzey Afrika manzaraları, harem, namaz kılanlar ve köle ticareti gibi konular resimlerinde yer almaya başlar. 1860’lar ise Oryantalist resimlerle beraber Yunan mitolojisinin yapıtlarında yoğunlaştığı yıllardır. Aynı yıllarda evlendiği Marie Goupil ise ünlü sanat tüccarı Adolphe Goupil’in kızıdır. 1860’lar sanatçının hayatında çok hızlı bir çıkışın yaşandığı yıllardır. 1867’de Légion d’honneur madalyasına layık görülür. 1869’da Britanya Royal Akademisi tarafından onursal üye seçilir. Prusya kralı I. Wilhelm tarafından Order of the Red Eagle madalyasına layık görülür. Yine aynı yıl açılan Süveyş Kanalı’nın törenine çağrılan ender sanatçılardandır. 1880’lerde büyük tartışmalara neden olan Empresyonizm ile oluşan Akademik sanat ve Empresyonizm karşıtlığında Gerome “aslında o kadar da kötü resim değiller” diyerek sanata ilerici bir göz ile bakabilmeyi de başarmış bir sanatçıdır. 1904 yılında atölyesinde ölü bulunduğunda önünde Rembrandt’ın portresi ve onun yanında “Gerçeklik” ismini taşıyan yapıtı vardır. Gerome resim bilgisi ve kabiliyeti yanında olayları çok iyi süzebilen bir görüşe de sahiptir. Bizim açımızdan bir başka önemli noktası ise Türk sanatının en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in hocası olmasıdır. Ayrıca bir diğer isim Şeker Ahmet Paşa’da bir dönem Gerome’dan ders almıştır. Ele aldığı Oryantalist ve tarihi konulu yapıtlarının yanında Yunan Mitolojisi vazgeçemediği bir konu başlığıdır. Bunun içinde de en çok ele aldığı ve defalarca yaptığı konu Pygmalion ile Galatea’nın hikayesidir. Bir kaç defa bu resmi tuvale aktaran sanatçı, heykeldeki başarısı ile de bu konuyu heykel olarak da çalışır. Pygmalion ile Galatea’nın hikayesi Daumier, Edward Brune-Jones, Rodin, Ernest Normand, Paul Delvaux, Francico Goya, Franz Von Stuck, Boucher ve Thomas Rowlandson gibi birçok sanatçı tarafından ele alınır. Antik yazarlardan Ovidius tarafından anlatılan hikaye ise şöyledir;

Kyproslu bir heykelci olan Pygmalion, kadınlardan nefret ederdi. And içmişti; ömrü boyunca evlenmeyecekti. Sanatı yetiyordu kendisine.

Günlerden birinde, bir kadın heykeli yapmaya karar verdi. Artık bilinçaltının itmesiyle mi verdi bu kararı, yoksa insanlara kusursuz bir kadının nasıl olması gerektiğini mi göstermek istedi, orası bilinmiyor. Uğraştı, didindi, o zamana kadar yapılmış en güzel kadın heykelini yaptı. Yaptığıyla yetinmedi, kerelerce düzeltti heykelini, usta parmaklarıyla yeniden biçimlendirdi. Sonunda da o fildişi parçasına tutuluverdi. Hani insan da o heykeli ilk görüşte canlı bir kadın sanırdı: Hem öyle bir kadın ki, güzellikte eşi benzeri yok…

Bir süre, çocuklar oyuncaklarıyla nasıl oynarsa, Pygmalion da heykeliyle öyle oynadı. Ona çeşit çeşit elbiseler giydirdi, küçük kuşlar, pırıl pırıl çiçekler armağan etti. Gece olunca yatağına yatırdı onu, öptü kokladı. Düşlerinde hep onun canlandığını gördü. Ama sonunda cansız bir şeyi sevdiğini, o acı gerçeği anlayıverdi.

Aşk tanrıçası bütün bunları görüyor, bu yepyeni aşk çeşidiyle yakından ilgileniyordu. Mutsuz delikanlıya yardım etmeye karar verdi.

Venüs bayramı gelmişti. Halk, Aşk tanrıçası için kurbanlar kesiyor, her yerde şenlikler yapılıyor, şölenler veriliyor, sevgililer Venüs’e yakarıyorlardı. Pygmalion da Aşk tanrıçasının tapınağına giderek yakardı ona; karşısına, yaptığı heykele benzeyen bir kız çıkarmasını diledi. Sonra evine dönüp fildişi sevgilisinin karşısına geçti. Uzun uzun baktı heykele, eğilip o cansız dudaklarından öptü.

Ansızın irkilerek geri çekildi Pygmalion. Öptüğü dudaklar her zamanki gibi soğuk değildi, ılıktı. Bir daha öptü; o ılık dudakların gittikçe ısındığını, yumuşadığını duydu. Büyük bir sevinçle sarıldı heykele; Venüs, bu büyük aşkı karşılıksız bırakmamış, sevgilisini canlandırmıştı.*

*Pygmalion ile Galatea’nın hikayesi Edith Hamilton’un Mitologya isimli çalışmasından alıntılanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir