Kapat

Prag’da Tarih ve Sanat (Serap Başol)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Prag’da Tarih ve Sanat (Serap Başol)

Bir zamanlar Demir Perde’nin gerisinden hüzünle dünyanın geri kalanına bakan ülke başkentlerinin eski yüzleri hızla onarıma girdi. AB fonlarından parasal kaynaklar akınca dört bir yanları temizlenip, onarılan, boyanıp, bakılan, yaşaması keyifli kentler ortaya çıktı. Akşamüstü güneşinde ağaçlık ve yemyeşil arazilerden uzanarak vardığımız Prag’da bu yenilenmeden nasibini alan bir şehir oldu. Vlatava Nehri’nin iki yakasına yayılan çok güzel bir kent, çeklerin kuleli kenti burası…

Mimari

Prag Modern Resim ve Mimarlık Müzesi görülmeğe değer. Çok katlı modern büyük bir binada birbirine merdiven ve rampalarla bağlı karşılıklı iki bölüm var; biri resim sanatına diğeri mimarlığa ayrılmış. Her katta Çek sanatçıların iki ayrı alandaki yapıtları tarihsel süreç içinde sergileniyor. Günümüz resminde geldikleri son aşamayı inceliyorum; tuvallerden dışarı taşan, üç boyuta varan kat kat boyalar kovayla dökülmüş kadar kalın, renkler hep fosforlu pırıl pırıl, anlatım soyut.

Prag’ı bir anlamda cazip kılan unsurlardan biri mimarlığa olan merak ve saygıları. Kentin mimari dökümünü belgeleyen onlarca kitapla karşılaşılıyor. Böylesi bilinçli bir koruma ve ilgi insanı etkiliyor. Sadece bin yıllık tarihi yapılar değil otuz yıl öncesinin örneklerine de sahip çıkılmış. Her üslup kataloglanmış, kente yapılan her katkı belgelenmiş, gerçek bir kent belleği oluşturulmuş. Daha önce hiçbir örneğini görmediğim bir kübist bina ile karşılaşmak şaşırtıcı, Braque tablolarının üç boyutlu kocaman bir örneği gibi… Barok, art nouveau, art deco, kübist, modern, postmodern yapıları hatta yerleşimleri elimizdeki katalogla dolaşıyoruz ve bu gerçekten çok özel bir durum.

1930’larda şehrin dışındaki tepelerde kurulmuş modern mimari evlerin yer aldığı bir semti geziyoruz. Elimizdeki kitaptan sokak isimlerine ve numaralarına bakarak evleri bulup inceliyoruz. Yapım tarihi, mimarı, taşıdığı özellikler ayrıntılarıyla yazılı. Evin yerleşimine, sokaktaki konumuna, cephesine bakıyoruz, resimlerini çekiyoruz. Sonra yine kent merkezine yakın Frank Gehry’nin yaptığı ünlü “Dans Eden Bina”yı görmeğe gidiyoruz. Değişik, hatta sevimli! Dans Eden Bina’daki Fransız restoranının terası çok güzel bir Prag manzarasına hakim, hele geceleyin görmek gerek.

Yemekler

Yediğimiz yemeklerden memnunuz; hoş küçük kafelerin mönüsü zengin, kendini tekrarlamıyor. Bir gün New Town’s Brewery adlı birahanede tipik Çek yemekleri eşliğinde orada demlenen biralardan içtik. Başka bir gün mahzen olan bir Çek lokantasında (Restorace Na Porici) yedik. Yemek sonrası kahve ve tatlı muhabbeti yapmak için bize tavsiye edilen mekanlara uğruyoruz; Kafe Emperyal, Pravda, Alize, Rejkavik, Bazaar, Cartouche, Ob Necidum… Hepsi harika. Kafe Colonial’ın çikolatalı tatlısı nefis.

Dilimize kafe diye alıştırdığımız kahve ve çayhanelerimizi neredeyse otantik telaffuzları ile yazılı görmek çok şaşırtıcı; tabelalarda resmen KAHVANU ve CAYVANU yazıyor. Arzenal Modern Tasarım Mağazası içinde şık bir restoran var Siams. Yemeklerini beğendiğimiz Kafe Savoy 1887 de kurulmuş, Legii köprüsünün hemen başlangıcında. Dış cephesi klasik, içi modern döşeli, küçük, şık bir restoran, güncel bir mutfak anlayışı var. Çıkışta yağmur atıştırıyor. Üzerine acımasızca asfalt dökülmemiş iri parke taş döşeli sokaklarda konuşarak yürüyoruz. Sonra köprü…

Köprü

Köprüler hoşuma gidiyor. Karlov Köprüsü’nde boydan boya resimlerini ve el sanatlarını sergileyen sanatçı işleri dizili. Her kentin kendine özgü, insana sıcak ve yakın gelen böyle açık hava pazaryerleri vardır, beklenmedik bir anda karşınıza çıkarlarsa eğer daha da hoşunuza gider. Sanatçılarla sohbet eder, belki bir portrenizi, karikatürünüzü çizdirir, takıları dener, şallara sarınır, başkalarının alışverişlerine katılırsınız. Keselere uygun anı eşyaların çoğu buralardan alınır. Ayaküstü kısa süreli bir sosyalleşme ve sizi memnun eden bir alışveriş. Arkadaşım da baktığı resimler arasından birini çok beğenip alıyor. Eve döndüğünde hoş bir Prag anısı olarak duvarına asacak…

Köprünün sonunda V. Karl’ın heykeli. Avrupa’yı titreten adam; kentte en çok onun adı geçiyor. Her yeri hükmü altına almış ya, işgalinden kurtulmak isteyen İtalyanlar, Papalık filan Büyük Türk Devleti’nden medet ummuş zamanında (şimdi hepsi unutuldu tabii…) Köprü kenarında küçük bir Japon grubu tuval ve suluboyalarıyla saray, nehir, köprü kompozisyonu çalışıyorlar. Gittiğim yerlerde küçük çizimler yapmayı ben de severim, bulunduğum yerle fotoğraftan daha derin bir bağlantı kurduğumu hissederim çizerken.

Müzik… Tiyatro… Cam…

Prag’da bol bulunan kiliselerin güncel faaliyeti konserlere ev sahipliği yapmak. Günün hemen her saatinde barok ve klasik müzik bestecilerinin eserlerini dinlemek mümkün. Yürümekten yorulunca önüne çıkan ilk konsere giriveriyorsun. Prag Kalesi’nin harika salonlarında da gündüz konserleri dinlemek mümkün, biz oradayken başlamak üzere olan birine bilet aldık. Lobkoviç Sarayı’nda Barok müzik ustaları Vivaldi, Bach, Handel, Pergolesi bir de Mozart eserleri dinledik. Viyola, piyano ve solist Çek, flüt sanatçısı Koreli, çalınan eserlerden birinin Türk Marşı olması konserin küçük sürpriziydi.

Sokaklardan yayılan müziklere hayranız. Her yerde müzik ilanları asılı, yolda yürürken gençler bu akşamüstü nerede, ne konseri var, haberiniz olsun, mutlaka gelin diyerek elinize bir ilan tutuşturur veriyor. Konserlerde en çok Mozart eserleri çalınıyor, çünkü Prag bir Mozart tutkunu. “Mozart Prag’ı Sever” yazılı tişört, afiş, defter, kupa ve bilumum eşyalar dükkanlarda bol bol satılıyor. Dönemin giysileri içindeki konservatuar öğrencileri köşe başındaki kahvede, müzenin bahçesinde, kilise içlerinde klasik müziğin en güzel eserlerini dinleyip mest olasınız diye konserler sunuyor.

Praglıların yaygın bir kukla tiyatrosu kültürü mevcut. Laterna Magica adlı bir kukla tiyatrosuna gidiyoruz,.. Eskinin küçük el kuklaları şimdi hediyelik eşya tanımına girmiş ve dükkanlarda satılıyor. Tiyatroda ise büyük sahneyi dolduran dev kuklalar izliyoruz. Işık, ses ve sahne düzeni çok başarılı. Kuklalara bambaşka bir boyut, cazibe ve görsellik katmış eğlenceli bir gösteri.

Derken Borek’i keşfettik. Cam ustası Amerikalı Chihuly (Çihuli okunur) hayranıyımdır ama Çek sanatçı Borek Sipek’in işlerini de çok beğendim. Scarabas adında uçuk kaçık cam tasarımları ile dolu bir mağazası var. Milano fuarlarına katılmış. Camdan alışılmışın dışında eşyalar tasarlamış, iskemle ve sehpalar bile yapmış. Külkedisi’nin cam pabuçlarından yapmış, çok şirinler. Çeşitli mimari projelere imzasını atmış, Beykoz yakınlarındaki Cam Ocağı’na gelip ders vermiş bir usta. Gezinirken bir galeride (Naduce Cesky Barok) onun cam heykelleri ile Pavel Kapic’in yağlıboya tablolarından oluşan ikili bir sergiye girdik.

Saray… Sanat…

Bu şehir kültür ve tarih içinde yüzüyor. Tabii ki ziyaret edenler de. Her gün ayrı bir heyecanla programımızı belirleyip dışarı çıkıyoruz. Bugün saray ve sanat günü. Prag Kalesi aslında bizim Topkapı Sarayı gibi, yani eskiden saray olan bir binalar kompleksi. Her devirde yenileri eklenmiş, dönem etkilerini taşıyan faklı üsluptaki yapılar bölüm bölüm geziliyor. Bir kısmı da yönetim tarafından kullanılıyor. Bin yıldan fazladır ayakta duran binaların bazıları kendi ağırlığıyla toprağa iyice gömülmüş. Bazı evlerin pencereleri sokak seviyesine kadar inmiş. Sevimli bir görüntü oluşmuş. Tarihin içinde yürürken Kalede 20. yüzyıl mimarı Josip Plecnik’in yaptığı merdivenlere rastlıyoruz; çok modern duruyor, hayran kalıyoruz.

Prazsoky Hrad’da sarayın resim koleksiyonu sergileniyor. Kral II. Rudolf resme çok meraklıymış, epey resim toplamış. Koleksiyonunda Tiziano, Tintoretto, Veronese gibi çağdaşı Venedikli sanatçıların, Rubens’in ve en çok da Guiseppe Arcimboldo’nun resimleri var. Son saydığım ressamı sebze ve meyvelerden portre yapan sanatçı olarak hatırlayabilirsiniz. Kendisi Habsburg kralları yanında Prag’da hizmet ederken en önemli eserlerini üretmiş. Sanatçının sarayın davet sofralarını, kutlama dekorasyonlarını tasarlamak, kralın koleksiyonu için sanat eserleri satın almak ve bunların yanı sıra su dağıtım sistemi tasarlayıp inşa etmek gibi ilginç görevleri de varmış.

Prag Resim Müzesi’nin zengin koleksiyonu kent içine dağılmış altı ayrı müzede sergileniyor. Toplanan eserler sanat tarihi dönemlerine göre sergileniyor. Ortaçağ ve Erken Rönesans eserleri birinde, Mannerist ve Barok eserler sarayda gezdiğimiz binada, 19, 20 ve 21. yüzyıl işleri gittiğimiz Modern Sanatlar Müzesi’nde izlenebiliyor.

Prag Yahudi Müzesi sinagog ve mezarlığın bulunduğu Yahudi bölgesinde. Burada uzun bir yürüyüş yapılabilir. Tarihi bir alan; içinde birçok sinagog ve eski mezarlık var. Mezarlık 15. yüzyıldan 1787’ye kadar kullanılmış. Mezar taşları eskilikten öne arkaya yatmış, tarihi kitabelerin ilginç, mistik bir görüntüsü var.

Acı

1535’te yapılmış Pinkas Sinagog duvarlarına II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerce öldürülen Yahudilerin isimleri tek tek kazınmış halde sergileniyor. En çarpıcı güncel sanat eserlerinden daha güçlü. Komünist rejimi sırasında isimler sildirilmiş, bu rejim de kalktıktan sonra 1992-96 arasında seksen bin isim duvarlara tekrar yazılmış. Beyaz duvarlar üzerinde kırmızı-siyah renklerle yazılı isimler etkileyici bir görüntüyle insanı ürpertiyor. Yakındaki toplama kampında 1942-44 yıllarını geçiren Yahudi çocukların yaptığı resimlerden oluşan sergi de etkileyici. On beş yaşın altında on binden fazla çocuktan yalnız 242’si sağ kalabilmiş. Kampın başladığı günlerde yapılmış resimlerle, ilerleyen zaman süresinde yapılanlar arasındaki farklılık ve değişim çok net. Çocukların kullandıkları renkler giderek kararıyor. Başta bol bol kullanılan güneş, çiçekler ve neşeli anlatım kayboluyor, karanlık hakim oluyor. Figürler çarpılıyor, tuhaf ürkütücü yaratıklar beliriyor, acı derinden hissediliyor. Dışarıda asırlık ağaçların dibindeki eski mezar taşları ise olan bitene sessizce tanıklık ediyor.

Kuleler

Eski kentin meydanına doğru yürüyüp üzerimizdeki ağırlığı atmaya çalışıyoruz. Meydandaki saat kulesi çok ünlü; her yarım saatte bir, türlü çeşitli figürlerin dışarı fırlayıp çanlar eşliğinde dans ettiği, onu seyre gelen kalabalığı sürekli cezbeden bir simge. Burası o ünlü meydan, Prag’a gelen herkes buradan geçiyor, hem de kim bilir günde kaç kez? Gece gündüz çekildiğiniz bir alan. Her saat ışığı, renkleri ve kalabalığı değişiyor, her geçişinizde nasıl görünüyor diye merak ettiğiniz harikulade kulelerin hakim olduğu bir meydan. Disneyworld yapımı filmlerin logosu olarak gördüğümüz, Külkedisi (Sindrella)’nin gelin gittiği ve Rapunzel’in saçlarını sarkıttığı masal kuleleri hep Prag kulelerinden örnek alınarak yapılmış. Yerlisinin Praha dediği bu özel şehrin en hoş taraflarından biri kuleleri.. Tüm masalların kuleleri sözleşip buraya toplanmış gibi. Hepsi kendi masalını anlatıp insanı eğlendiriyor. Uzun uzun bakıp çiziktirirken aralarında çeşitli yarışmalar düzenliyorum; *En değişik kule yarışması, *En eğlenceli masal kulesi yarışması, *En güzel masalı anlatan kule yarışması…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir