Cumartesi, Kasım 27, 2021

Oyun Bitmeyecek (Serkan Fırtına)

Her şey bir hasta ziyareti ile başlamıştı. Amcamın kanser olduğunu öğrenmemle, onun tedavi görmeye başladığı hastaneye gitmem arasındaki zaman dilimini tarif edecek kelime bulamıyorum. Oraya nasıl geldim, hangi vasıtayı kullandım? Hatırlamıyorum bile… İnsanoğlunun garip bir varlık. Öleceğini bilmesine rağmen hiç ölmeyecekmiş veya hiç hastalanmayacak gibi yaşaması kendi türüne has bir davranış olsa gerek. Hiçbirimiz kansere yakalanmayı düşünmeyiz. Bir gün ölecek olduğumuzu ise aklımızın ucuna getirmeyiz. Etrafımızın kansorejen birçok etmenle sarmalandığı günümüz dünyasında, nedense onu görmezden gelmeye çalışırız… Ve o bizi bir gün umulmadık şekilde yakalar. Kafamda bunlar dolanırken Amcam kendine gelmişti. Evet, Amcam kansere yakalanmıştı. Hayatında daha yazacağı bir sürü araştırma kitabı varken olacak şey miydi bu? Gözlerimden akan yaşları belli etmemeye çalışırken, Amcamın gündemle ilgili sorduğu bir soru ile kendime geldim. Nasıl olabilirdi? Acaba aldığı tedavi psikolojisini mi bozmuştu? Yoksa benimle dalga mı geçiyordu? Hayat dolu bir insandı tamam kabul ediyorum ama bu kadar güçlü olacağını tahmin edemezdim. Şaşkınlığım devam ederken birkaç kelime çıktı ağzımdan. Okuduğum gazete haberlerinden, izlediğim televizyon kanallarından amcamın dikkatini çekebilecek konu arayışına girmiştim. Ama saçmalıyordum. Sonra bana Amerika’daki saldırıdan, orkide çiçek yetiştiriciliği ile ilgili yapılan yeni araştırma haberlerinden bahsediyordu. Hayatın olağan akışı ile ilişkisini hastanede bile kaldığı yerden devam ettiriyordu. Sonra doktorlar, hemşireler geldiler, bazı sorular, gündelik yapılan kontroller derken, tüm çalışanlarım amcamla epey sıcak ilişki içinde olduklarını gözlemledim. Öyle içten ve gündelik sohbetler ediyorlardı ki, sanki oranın onkoloji servisi değil de herhangi bir kafeteryada buluşan bir dost meclisi olduğu yanılgısına düşebilirdiniz. Görüşme biterken Amcam doktara gülerek sesleniyordu: “Doktor! Bu kitabı bitirmek için daha yaşamam gerekiyor”

Amcam dışında yatan diğer hastalara göz gezdirince, gelirken yaşadığım karamsarlığa tekrar bürünmem zor olmadı. Gözlerinden umutsuzluk ve mutsuzluk akan acı dolu bakışları gördüğüm hastalar bana nerede olduğumu hatırlatmıştı. Bir amcama bakıyordun, birde diğer hastalara… Arada uçurumlar vardı. Peki, ne yapmalıydım? Amcama danıştım. O da durumun var olan durumun sıkıntısına, insanların yarın ölecekmiş gibi davranmasına çok içerliyordu ama elinden gelen bir şey olmadığını söylüyordu. Amcamın yaşam sevincini ve diğer hastaların hüzünlü hallerini yanıma alarak hastaneden ayrıldım. Bütün gece düşünüyordum. Bu insanlara ben nasıl yardım edebilirdim. Okula gittim, dersler boş ve anlamsız geliyordu. Tiyatro bölümünde okumanın tüm güzelliklerini yaşıyordum ama hasta insanlara yardımcı olamadıktan sonra ne işe yarardı ki benim için tiyatro oyunu sahnelemek… Hayatla bağını kuramadıktan sonra sanatında işlevsiz olduğunu düşünmeye başlamıştım ki, aklıma çok güzel bir fikir geldi. Nasıl yapacağımı bilmiyordum ama denemeliydim. Soluğu yine hastanede aldım. Hastalardan oluşan bir ekiple bir tiyatro oyunu sahnelemek istediğimi Amcama söylediğimde yüzündeki gülümsemeyle birlikte benden çok heyecanlanması, bana çok güzel bir moral verdi.

Önce tek tek hastalara projemden bahsettim. Nerdeyse hiçbiri kabul etmiyor, bu hasta hallerinde böyle bir şeyle uğraşmak için güçlerinin yerinde olmadığını söylüyorlardı. Onları korkutmamak adına basit bir şey yapacağımızı, ezberlerin çok olmayacağını hastanede otururken bile çalışılabileceğini söyledim ve büyük bir çoğunluğunu ikna ettim. Hepsiyle tek tek ilgileniyor, nasıl bir oyun hazırlayacağımı düşünüyor onlara moral vermeye çalışıyordum. Oyun seçimi konusunda kararsızdım. Onları fiziksel olarak çok yormayacak bir şey arıyordum ama gerek kişi sayısı, gerekse kadın-erkek dağılımı konusunda istediğim bir oyunu bulamıyordum. Tam ümidimi yitirmek üzereydim ki yine Amcamın sesine kulak verdim: “Sen yazsana!” Evet, aradığım şeyi bulmuştum. Ben yazmalıydım. Bütün hastalarla tek tek görüşmeler gerçekleştirdim. Hastanede ve dışarıda yaşadıkları komik ve trajik anıları benimle paylaştılar. Onlar anlattıkça bir şeyi daha fark ediyordum. İnsanların kendilerini gerçekten dinleyecek kişilere gereksinimleri vardı. Hastane yönetimine projemi açtığımda sevinçle karşıladılar ve ellerinden gelen desteği sağlayacaklarını söylediler. Servisteki hastalarla sevincimi paylaştığımda oradaki mutluluk görülmeye değerdi. Çünkü bizi kaygılandıran en önemli şeylerden birisi çalışabileceğimiz bir salon ve hastaneye yakınlığıydı. Yalnız servisteki hastalardan durumu çok kötü olan birkaç kişi dışında -çünkü onlar çalışmalara zaten katılamayacaktı- durumu nispeten daha iyi durumda olan bir kişi vardı ki tiyatro ekibine katılmaya bir türlü ikna olmuyordu. Rıfkı Amca Sürekli bizimle dalga geçiyor, diğer kişilerinde çalışmadan çıkması için çaba gösteriyordu. Sinirli ruh halini anlamaya çalışıyor ona hiç kötü bir cevap vermiyordum. Ve diğer hastalara da bu amcayla polemik yaşamamaları gerektiği konusunda öneride bulunuyordum. Tiyatro olurda Amcam olmaz mıydı hiç… Amerika’da okuduğu yıllarda bir tiyatro oyunu bile sahnelediğini söylerdi. Rolü almak dışında yönetmen yardımcılığımı da üstlenmişti.

İlk iş hastanenin konferans salonunu kullanmak oldu. Kendimize bir program hazırlamıştık. Hastanede devamlı yatanlarda arada tedavi için gelenlerin uygun olduğu saatleri düzenledik ve çalışmalarımızı sahne üzerinde yapmaya başladık. Her şey çok güzeldi. Doktorlar, hastalarda yaşadıkları olumlu psikolojik değişimlerden bahsedince yaptığımız işin ne kadar anlamlı olduğunu tekrar anlıyordum. Çalışmaların sonucunda bir gece düzenlemeye karara vermiştik. Kanser hastalığı konusunda toplumda bir farkındalık yaratmak istiyorduk. Çok heyecanlıydık…

Oyunu bölümler şeklinde kurguladık. Gündelik hayattan bazı konulara da yer verdik. Ama ağırlıklı olarak, kanser hastalığının insanın kendi başına gelmediği müddetçe önemini anlayamamasını işledik. Hedefimiz seyircilerin empati kurmalarıydı. Her bölüm için bir mesaj oluşturuyorduk. Örneğin, Nazım Amca, kendi bölümündeki oyununa kanserden sonra değişen hayatını ve onunla başa çıkma mücadelesini anlatıyordu. Ferit Abi ise, kansere yol açan yiyecekleri işleyen bir bölümde rol alıyordu. Neriman Teyze, toplu taşım araçlarında yaşlı ve hastalara yer verilmemesinin önemini mizahi bir dille anlatan bölümüne hazırlanmıştı. Bazen seyirciyi kahkahalarla güldürmeyi, bazen de gerçekle yüzleştirmeyi amaçlıyorduk. Herkes amatör ruhla profesyonelce işin üstesinden gelmeye kararlıydı.

Beklediğimiz gün yaklaşıyordu. Bir hafta sonra seyircilerle buluşacak olmanın heyecanı hepimizi etkilemişti. Oyunların çoğunda benimde roller almam hayatlarında ilk defa sahneye çıkacak olan hastaları rahatlatmıştı. Genel prova için sözleşmiştik, hastanenin konferans salonuna geldiğimde, derin bir sessizlikle karşılaştım. Herkes oradaydı ama dışarıdan gelen araba gürültüleri dışında hiçbir ses yoktu. Ölümün sessizliğiydi bu…

Amcam yoktu artık, bu dünyayı terk etmişti. Yazdığı kitap ve oyun yarım kalmıştı. Peki, ben ne yapacaktım? Ağlarken özgürleşmenin ne demek olduğunu o an anladım. Amcamı defnettikten sonra, ekiple bir toplantı ayarladım, doktorlarda hazır bulunuyorlardı. Projenin iptal olduğunu duyuracak ve çalışmaları noktalayacaktık. Tam bunları konuşuyorduk ki, içeri Rıfkı Abi geldi. Böyle bir zamanda yine olumsuz konuşacağını düşündüğümüz için herkesin suratı asıldı. Rıfkı Abi konuşmaya başladığında, onu dinlemiyor, ne dediğini anlayamıyordum. Sadece şu cümlesi ile beraber kendimi geldiğimi hatırlıyorum. “Eee! Böyle olmaz ki, hem yazar ne diyordu hatırlayın? Hayatta son diye bir şey yoktur. Umutsuzluk vardır. Öyle değil mi?” Hepimiz mıhlanmış onu dinliyorduk, hastaların bazılarının gözleri dolmuştu bile. Rıfkı Abi konuşmasına devam etti. Her şey bir rüyayı andırıyordu. “Yönetmen Yardımcılığını ve yazarın rolünü ben üstleniyorum, oyun bitemeyecek!” Herkes sarılıyor, birbirini kucaklıyordu.

Gecenin ne kadar güzel geçtiğini, basının ilgisini, seyircilerin bitmeyen alkışlarını anlatacak kelime bulamıyorum… Ve oyunun sonunda Rıfkı Abi’nin başlattığı slogana oyuncular dışında seyircilerde katılıyordu: “Bu oyun Bitmeyecek…”

Evet, oyun bitmedi. Arkasından yeni, yepyeni oyunlar geldi. Amcamın araştırma kitabına kaldığı yerden devam ediyorum. Biliyorum, Amcam, gökyüzündeki sayısız yıldızlardan birine dönüştü ve beni izliyor…

 

NOT: Yukarıdaki öykü SalakFilozof 2 Aylık Kültür Sanat Dergisi adına yapılmıştır ve derginin Yıl: 1 Sayı 1’de yayınlanmıştır.

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz