Salı, Ağustos 3, 2021

Nihan (Özlem Malkoç Gedizlioğlu

Bu öykü benimle ilgili olmayacak,

yalnızca onunla ilgili olmayacağını da belirtmeliyim.

 

Düşünüyorum da, aslında burada okuyacaklarınız hepimizin aidiyetsizliği üzerine yazıldı ve abartıya kaçmazsa yaşandı diyebilirim. Bunları yazıyor olmamın ise tek bir sebebi var: ben bir rüyanın içindeyim ve rüya benim içimde.

Sıradan, herkes gibi yaşamaya çalışan biri olduğuma inanmışımdır hep. Gerçekler en az inançlar kadar tuhaf ve yanıltıcıdır. Siz, normali en fazla kendi normalleriniz ölçüsünde tanımlayabilirsiniz ya da deliliği çılgınlıktan başlayıp manyaklığa kadar uzanan bir tanımda bitirebilirsiniz. Karanlığını yıldızların ve ayın himayesine bırakmış bir geceyi aldatıcılığından dolayı suçlayabilir misiniz? Gördüklerinize inanmaya duyularınızın hükmüyle karar vermişsinizdir. Çevrenizde olan biteni anlayabilme çabanıza hizmet eden duyularınızı suçlayamazsınız. Keşke bunun için yalnızca gören ve görünen arasındaki fark diyebilseydik. Resme iyi bakalım; aldatan da aldatılan da yok olur bir anda. Tıpkı benim hikâyemde olduğu gibi ve ben yazmaya tam buradan başladım.

 

 

Yıldızlı bir geceydi, ayın ışığı denize yansıyordu. Sahile indiğimde her zamanki banka oturdum. Sigaramı yaktım, denizi ve balıkçı teknelerini izlemeye başladım. Gece yeterince sessiz ve kimsesizdi. Yanımdaki banka oturan, burnunu aralıklarla çeken ve onu fark ettiğimi anladığı ân ağladığını gizlemeye çalışan kadın dışında elbette. Kımıltısız bir gölge gibiydi. Sigarasını çıkardı ve beni tekrarladı. Bir süre onu izlemekten alamadım kendimi. Çünkü sigarasını yaktığı ân o yorgun, biçare duruşu yok olmuştu ateşinin dumanıyla. Gecenin siyahı bir anda maviye çalındı. İklim değiştirmişti ve benimle konuşmaya başladığını fark ettiğim sırada sesinden kırmızılık yayıldı -işittiğime inanamadığım-

” zaman yolcusuyuz müsait bir yer arayan…” dedi ve hafif bir tebessümle dumanı içine çekti.

Loş sokak lambasının ışığı altında dalgalı, kızıl saçlarını ve beyaz tenini seçebiliyordum. Onu izlediğimi biliyor, bakışlarını hafifçe bana yöneltiyordu. Bakışları da en az sesinin tınısı kadar etkileyiciydi. Saçmalayabilirdim, sırf bu yüzden bir süre sözlerine karşılık veremedim. Fakat ne demek istediğini düşünmeden de edemedim. Zihnimde asılı kalan sözcüklerin tesiriyle gecenin mavisine fısıldadım: ”O ânın parçası gibi görünen bedenlerimizin aksine bütün zaman dilimlerinden sarkıyordu uzuvlarımız.”

”Ahmet Hamdi..” dedim biraz temkinli bir ses tonuyla, neyse ki gülümsedi.

”Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında…” diyerek karşılık verdi.

”Zaman tasavvuru büyülü bir hâl alır, üstadın dizelerinde… Sanırım, Tanpınar kendi sonsuzluğunun şiirlerinden, kurmacalarından, yazılarından geleceğini tahmin edemezdi,” dedim. Ah, çenemi tutamadım saçmalamış olmalıyım, sesi çıkmadı. Sigarasını uzun uzun içine çekti.

Sonra ne olduysa, birden beklemediğim bir lahzada ayağa kalktı ve gitti. Arkasından bakakaldım. Sureti uzaklaştıkça silik bir gölgeyi gözlerimin içine sabitlediğimi fark ettim. Çünkü karanlığın girdabında hayalden farksızdı. Ne düşüneceğimi bilemedim. Nerdeyse aklımdan şüphe edecektim. Fazla takılmadan eve döndüm, cansız düşüncelerimi uykuyla karışık rüyalara bıraktım.

Ertesi sabah ağzımda acımsı bir yutkunma, dilimin ucunda Şükrü Erbaş’ın ”Tenha Atlas” şiiri. Dinlenmiş gibi yapan zihnimin yatağa biraz daha tutunmaya çalışan uzuvlarıma direnme çabası karşılıksız kalmadı. Şiir de geceden kalmaydı ihmal etmeden okumak ihtiyacıyla yataktan kalktım.

Epeydir Tanrının insan olduğu saatler’i düşünmemiştim. Dizeleri yüksek sesle okurken aslında harflerin ne kadar anlamsız olduğunu ya da sözcüklerin altın oran dehasıyla dizilip anlam kazanan mısralara dönüştüğünü düşünmemiştim. Elbette, bunları ne zamandır düşünmediğimi dün gece bankta oturan kadının bana çağrıştırdığı saatler’i anımsadığım vakit fark etmiştim.

”İçimde hazla kederin ebruli karıncası”

Serde zamandan sarkan, kayıp, gücenik soru ünlemleri- artık kimsenin değilsiniz hele ki meçhul kızıl saçlı kadının hiç değil. Onu yeniden görme ihtimalini tamamen tükettiğimin yaklaşık bir ay sonrasıydı. Yine sessizliği ve karanlığı fırsat bilen bir yarasa gibi sahildeki bankta yerimi almıştım. Uzaklardan gelen müzik sesleri handiyse alkışlarcasına hafiften yükselen dalgaların sesiyle karşılık bulurken, ben de bir ân iç sesimin karşılığını buluvermiştim. Oysa ihlal edilmiş yalnızlığımı usuldan satır aralarına iliştirmeye çalışıyordum. Fakat içten içe bir şekilde onu görmeyi düşlemiyor değildim. Hiç beklemiyormuş gibi yaparken olan oldu; bir sihir gibi yanımda belirdi.

”İyi geceler, oturabilir miyim?” dedi.

Gecenin başıboş karanlığı bütün bankları zapt etmişti…

”Lütfen…”dedim. Biraz daha yer açtım yanımda.

Gecenin cevahir mavisinde başladık konuşmaya.

Adı Nihan’mış. Buralarda oturmuyormuş. Eniştesi vefat edince bir süre halasının yanında kalmaya karar vermiş. Tarif ettiğine bakılırsa halası hiç yabancı gelmedi bana. Tanıyor olabilirdim. Ne de olsa küçük bir sahil kasabasındayız. Burada insanlardan uzak yaşamaya çalışmakla beraber yedi yılda herkese aşina oldum diyebilirim. Nihan’la o gece bankta üç buçuk saate yakın zaman geçirdik ve bu onu son görüşüm olmadı şüphesiz. Garip bir çekim vardı aramızda, nasıl desem; iki farklı ruh, iki farklı beden fakat derinden gelen bir yanılsamaydı beni ona iten. İkimiz de dilsiz ve sağır bir sözleşmeyi gerçekleştirircesine her gece bankta buluşur olmuştuk. Sohbetlerimiz farklı zaman dilimlerinde tözlerimizi nadasa yatırırken bir sonraki sohbetin kıyısına kadar onları sürerdi. İnanılmaz keyif alıyor gibiydik, olmayacak bir şeyin sanrısı hissine kapıldığım çolak anları saymazsak tabii. Bazı insanlar vardır -özel olsun olmasın- gözlerinin içine bakarken yüzünün her ayrıntısını, jestini, mimiğini, gözbebeklerinden yansıyan parıltıyla zihnimize yerleştiririz. Yani o kişinin mizacının dış konturlarını yalnızca gözlerinden bile görebilmek mümkündür. Tuhaf olan şu ki; bu hadise Nihan’da kimi zaman net bir halde vuku bulurken kimi zaman ise belli belirsizdi. Üstelik o ânlarda yanımda olmasına rağmen cisminin tezahürüne izin vermeyecek kadar ketum olabiliyordu. Uykuya yatmış üzüm salkımlarının ezilmeyi göze alan çekirdekleri kadar tetikte bir sakinliği vardı. Esrarlı, debdebeli duruşu, sonra o merak uyandıran çelişkili halleri şarap kadar haz vericiydi.

Ne tuhaf en çok ismini merak ediyordum ve öğrendiğimde ilk yaptığım şey anlamını sormak olmuştu. Haksız bir tecessüs, bir öğrenme isteği sayılmazdı zira isminin mânâsının  gizli (kayıp) olduğunu öğrendiğimde ‘‘gözden nihan olmak’’ deyimi aklıma gelmiş, hafif bir tebessüm etmiştim. İsmiyle özdeşleşmek bu olmalıydı.

Onunla istisnasız her gece buluştuk. Balıkçı teknelerinin bulunduğu sahil boyunca yürüdük -sessizce-  oracıkta, hep aynı bankta oturmayı ihmal etmeden saatlerce konuştuk, güldük, ağladık. Elbette Nihan pek az konuşurdu fakat her cümlesi saf alkol kadar yakıcı ve keskindi. Bunun sebeplerinden biri kesinlikle ses tonuydu. Esrarlı bir tınısı vardı. Sonra merak uyandıracak kadar zeki bir kadındı. Felsefe, edebiyat, resim hatta fizikle ilgili sohbetlerimiz hayli hararetli geçerdi. Tüm bunların gerisinde biraz yakından bakınca ya da hayali bir anahtar deliğinden gözetleyince;  bir cam kadar hassas ve kırılgan duvarın ardında henüz büyümemiş bir kız çocuğunu görmek mümkündü. Savunmasız, korunmaya muhtaç bir kız çocuğu… Belki de benim varlığımdan kuvvet bulacak; duvarın ardından yükselip   kendini güçlü hissedecek… daha iyi hissedecek…

Neler diyordum ben? Onun biçare halleri, umarsızlığı, benliğimin besin kaynağıymışçasına suretimin ve şuurumun keskin dişleri arasında çiğnenmeye mahkûmmuşçasına. Neler düşlüyordum, aklım almıyordu.

Sanki bir çukur kazmış ve içine yerleşmeyi tercih etmiş.

‘‘Kendini kandırma İlker… Bir bakıma sen de öylesin. Bu kasaba… Kasabanın içindeki sen…’’

Bilemiyorum, ya çok benziyoruz, ya da azımsanmayacak kadar farklıyız. Şu çelişkili, tezat halleri yok mu? Düşünmek bile lüzumsuz; benzeyen hiçbir yanımız yok. Kafamı karıştırmasını mantıklı hale getirmeye çalışıyor olmam, hislerim konusunda kendimi ikna etmiş olduğum anlamına da gelebilir. Evet, bu itirafı özellikle kendime yapıyorum. Küçük kızı ürkütmekten korkan ve ona karşı suç işlemiş gibi titreyen hâlimi aynada süzüyor ve şöyle diyorum:

‘‘Ben bu kadının ellerinden tutmayı ve o elleri bırakmamayı istiyorum.’’

‘‘O elleri bırakırsan düşersin,’’ diye cevap veriyor. Anlaşıyoruz fakat korkuyla çevrili bir cesaret yumrusu yüreğimde akisler yaratıyor. Nihan’a içimde olan biten tüm karmaşayı, tüm gel-gitleri anlatmalıyım. Anlatmalıyım hülyalarımı, içimde dalgalar gibi kabaran iştiyaklarımdan dem vurmalıyım. Hem onun da benzer hislere sahip olduğunu duyumsuyorum yoksa neden yetmiş üç gün boyunca bir gece bile aksatmadan aynı saat ve yerde buluştuk? Çünkü her şey onu gördüğüm ilk ânda başlamıştı. Çünkü onun gizlice ağladığını gözümün ucuyla izlemiş, ona karşı tuhaf bir şefkat hissetmiştim. Çünkü o yıldızlı gecede Nihan da beni fark etmişti.

 

 

‘‘Aşk size işmar ettiğinde izleyin onu / Yolları çetin ve sarp olsa da’’ diye mırıldanıyorum, esrik düşüncelerimin kıyısında.

O gece sabırsızlıkla bekledim Nihan’ı. Banka oturdum: üstümde kiremit rengi keten gömlek, altımda krem rengi keten pantolon, ellerimin arasında Halil Cibran’ın kitabı. O kadar sıkı kavramışım ki terlettiğim cildini cebimdeki mendille sildim. Sayfa yirmi dokuzu açtım içindekiler daha da sıcak: ‘‘Konuş bizlere Aşk’a dair,’’ diyor El Mitra, Mustafa da şiir gibi başlıyor anlatmaya. Bense Nihan’a okumak için, yüreğimin ağırlığından biraz kurtulabilmek için acele ediyorum. Saate baktım, henüz yok. Beklemek sıtma nöbetleri gibi ıstırap veriyordu, yaz sıcağında birden titrediğimi hissettim. Saatler akıyor, Nihan yok. Daha da serinliyor hava, aylardan ağustos Nihan hâlâ yok. Gün ağarmaya başlıyor, yıldızsız karanlık bir gece yerini renkleri cılız bir güneşin aydınlığına bırakıyor. Oysa içim, hâlâ karanlık. O gelmedi…

‘Neden gelmedi?’ diye beynimde nokta gibi beliren soru ünlemleri, ben bedenimi eve taşıyana kadar kafamın içinde yuvarlana yuvarlana bir ateş topu gibi büyüdü, büyüdü ve şuurumu ateşe verdi. Doğru olmayan bir şeyler vardı, tek başıma anlayamayacağım türden şeyler. Alev gibiydi düşüncelerim, hislerim… Hepsi birer birer yanıyor, içimdeki magmaya akıyordu. Öyle ki; o magmadan yükselen bir burgacın şiddetiyle eridiğimi, vücudumun katı hâlden akışkan bir hâle geçtiğini duyumsayabiliyordum. Kabından sıyrılan bir jöle gibi ya da jelatin kıvamına gelmiş bir tür kimyasal tepkime gibi sarsak ve esrik moleküllerimden ayrıştığımı görebiliyordum. İrademi yitirmeye başlamıştım. Kasılmalarımın ritmi hızlandıkça göğsümün sıkıştığını, nefesimin daraldığını hissediyordum. Kendimi yalvarırcasına ağlamaklı bir ses tonuyla çırpınırken görebiliyordum. Sesim çatallanıyordu, ani dalgalanmalarla en kalın sesten en ince sese kadar birbirine değmeyen sesleri duyabiliyordum. Benliğimi aşan bu doğaüstü hadisede artık kontrolümü tamamen yitirmiştim. Bedenim iyice ağırlaşmış koca bir et yığınıydı ve ben betondan da ağır enkazın altında sesini dahi duyuramayan zavallı bir hiçliktim.

Ben neredeydim? Bedenim sanki yok olmuştu ya da zaten hiç olmamıştı. Bu iradesizlik bir tür felç miydi? Sesimi bastıran birden fazla ses duyuyorum onlar niye buradalar ve neden aynı ânda konuşuyorlar? Duyamıyorum onları… Tanrım, kendi sesimin de yabancısıyım, artık iyice uzaklaşmaya başladım. Yalnızca silik bir ses aralığındayım.

Korkuyorum:

-Nihan, bu ses… senin sesin… ses tellerime tırmanan senin sesin. Bu sensin Nihan. Bu nasıl bir esrime hâli?

Korkuyorum:

-Küçük bir çocuk gibi cenin pozisyonunda kalıp annemin beni bulmasını umuyorum, ah İlker bu gece niye bankta değilsin?

-İlker neredesin? Sanki sesini duyuyorum… Tanrım! Neredeyim ben? Ben hiçbir şey, hiç-bir şey hatırlamıyorum. Uyuduğumu hatırlamadığım bir uykudan uyanmış gibiyim. Gibisi fazla, az önce üzerinden doğrulduğum koltukta uyuyor olmalıydım. Bir rüyada mıydım? Peki, burası rüya olabilir mi? Ah… Kafam çok bulanık…

Göz ameliyatından yeni çıkmış bir görme engellenin görme duyusuna kavuştuğu ânı bilirsiniz. İşte o anları Nihan’ın gözünden yaşıyordum. Her şey yavaş yavaş bulanıklıktan kurtulmaya, netlik kazanmaya başlamıştı. Hangimiz daha önce bu bilince erişmişti, inanın hatırlamıyorum. Fakat ikimiz de uçurumun kenarındaydık; gözlerimizin önünde William Turner’ın tabloları kadar cezbedici bir manzaranın görkemi duruyordu. Romantik bir yaratıcının elinden çıkmış bir resme bakıyorduk ki; nasıl olduğunu anlamadığım bir ânda girdabın çekim alanına girmiş zavallı bir gemi gibi bu manzaranın küçük kara deliğine kapılıverdim.

Şimdi düşünüyorum da ikimiz de deliliğe kapılmışız. Fakat İlker’in o girdapta boğulmasına izin veremezdim. Bir kez daha çok sevdiğim birinin ölümüne seyirci kalamazdım. Babam’ın gözlerimin önünde annemi defalarca bıçakladığı o vahşet dolu sahnedeki küçük kızın sessizliğiyle, umarsızlığıyla içime ağlayamazdım. Karşımda tedavim neticelensin diye yalvaran gözlerle cismime bakan halam ve üzerimde zafer kazanmayı her şeyden çok isteyen psikiyatristim vardı. Onlara istedikleri Nihan’ı vermeliydim; varlığımın bilincini bana yeniden kazandıran İlker’e de istediği Nihan’ı vermeliydim. Aynada kendi aksimin hemen arkasındaki gölgeyle yaptığım bu anlaşmada Nihan olmayı kabul ettim.

Ve şimdi çok daha güçlüyüz; ben ve benden fazlası.

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz