Kapat

Ne Kaybedebilirim ki (Özlem Malkoç Gedizlioğlu)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Ne Kaybedebilirim ki (Özlem Malkoç Gedizlioğlu)

” Sabaha karıncalı gösteren bir gökyüzüyle uyandım. Gözlerim alev gibi yanıyor. Gece üçe doğru sızmış olmalıyım. Dün gece hafiften bir kutlama yaptık biricik dostum Seçil’le. Yani öyle ufak çapta bir masa donattık. Bir köpeköldüren, birkaç bira, cips ve kuruyemiş alarak terastaki odamızda, onsekiz olmaya çeyrek kala, Linkin Park hala kulaklarımızda… Bir ara latin dansları bile yaptık, iyi ki apartmanda yaşamıyoruz çünkü sağlam tepindik. Annem bu halimi görseydi :

‘Azzzraaaa!..bunu senden beklemezdim. Daha düne kadar babana kızardın, sen de mi alkolik olacaksın? ‘ diye bağırıp çağırırdı. İnsan, anne ve babasının onaylamayacağı şeyleri yaparken neden onları düşünür ki? Ama aramızda kalsın. Ne düşünürse düşünsün. İçinde küçük bir çocuğun yakalanma hissi ve utanma duygusu olmasına rağmen, günahkar olan her şey aynı zamanda tekrarlama cesareti veriyor insana. En azından Seçil böyle ve gün geçtikçe ben de sanırım böyle olmaya başlıyorum.

Seçil hala uyuyor. Bizimkiler aradı, İstanbul’dan yarın döneceklermiş. O uyurken fırına gidip gevrek alabilirim, sonrasında sana kutlamaya değer şeyi açıklamak istiyorum. Kaçtım ben.” diyerek satırlarına ara verdi Azra. Ortaokul zamanlarında tuttuğu çizim güncesini saymazsak, liseden beri unutmak istemediği anları sayfalarına sabitlediği bir defteri vardı.

Azra, önceki gece zafer sarhoşuydu; istediği üniversite ve istediği bölüm artık hayallerinin çerçevesinden sıyrılmıştı. Çocuksu çoşkusunu iki kadeh şarapta bırakarak, bir süredir kafasını meşgul eden Ozan’ı düşündü ve Seçil’den biraları açmasını istedi. Salon da yükselen müziğin ritmiyle biraları tokuşturup sohbet etmeye başladılar. Gecenin sonunda Azra: ”son zerresine kadar yaşamı hissetmek istiyorum Seçil. Sence bu mümkün mü? ” dedi. Seçil yalnızca gülümsedi. Bu soru öylesine yöneltilmiş bir ünlem değildi elbette. Özellikle kendisine yönelttiği, ucu açık bir soruydu ki neticesinde bir karar vermişti. Onayını kendisinin verebileceği bir karar değildi ve içmeye alışık olmadan, o gece yalnızca içti.

Şöyle düşündü: ” ne kaybedebilirim ki…”

”Şaşkın, küçük dudala…” diyen, tiz bir çocuk sesi geçti duvarların arasından.

İçkiliydi,duymadı.

Karanlık sabaha bulaştı.

Seçil güzel bir kahvaltıya uyandı, terasta kahvelerini içtiler ve üniversitede geçirecekleri zamanların hülyalarına daldılar. Azra gelecek günlerden çok umutluydu. Çocukluğundan bu yana ilk kez bu kadar istekli ve coşkuluydu. Gökyüzündeki beyaz bulutlarla şekil çıkarma oyunu oynadılar. Dolu dolu gülüştüler, en çok sevdikleri reçelin kavanozu kadar tatlı dolu kahkahalardı bunlar. Onları düşlerinden uyandıran bu defa Seçil’in annesi oldu, telefon çaldı ve Seçil apar topar kalktı. Azraise hala gülümsüyordu ve içindeki denizin dalgalarına bıraktı kendini:

Ahh yaşam… sendeki gizleri yüreğime alsam, bana açılsan her defasında. Ben yalnızca sana öykünsem. İçimdeki ormana, uçsuz bucaksız denizlere ve mevsimlerime açılsa dehlizlerin.

Sen görkeminle göğsümde taşıdığım bir ışık hüzmesi uzuvlarıma yayılan; artık ateş böceğim küçük bir kız çocuğu değil. Artık içimden çıkmak istiyor, taşabilmek kanallarımdan…Ahh dirim…”

Evde yalnız kalınca, ılık bir banyo yaptı. Uzun süre küvette kalarak, aynanın karşısında kendini seyretti. Değişen vücudunun kıvrımlarını, biçimli diri memelerini hatta ayağa kalkarak elleriyle üzerindeki köpükleri temizlediği yuvarlak kalçalarını hayranlıkla seyre daldı. Farkında olmadan dokunmaya başladı, hafiften irkilen vücuduna. Sağ eliyle kasıklarını, diğer eliyle de sertleşen meme uçlarını okşuyordu. Gözlerini kapadı ve suretini zihninde tuttuğu bir rüyaya sabitledi. Genç bir kadınla genç bir erkeğin erotik sahnelerini hayal ettikçe kendinden geçmeye, soluk alış-verişleri hızlanmaya başladı. Henüz hiçbir erkekle öpüşmemiş olmasına rağmen, dudaklarına dişlerini geçirdikçe o hazzı duyumsuyor ve son zerresine kadar kasıklarında hissediyordu. Uzuvları iyice gerginleşti, ayak parmaklarına kadar tüm kasları kasıldı -derinden bir inlemeyle- hazzı kendini aştı ve doyuma ulaştı.

Gevşemişti, iyice ısınan bedenini havluya sarmadan kuruttu. Mavi lavabonun aynasında yüzüne bakarken, pembeleşmiş beyaz teninin bu halini sevdiğini düşündü. Derken salonda bıraktığı telefonunun çaldığını işitti, arayanın annesi olduğunu zannetti ve birden içini utanma duygusu sardı. Sanki derinlerdeki o küçük kız ve annesi, yaptığının son derece ahlaksızca hatta günahkar bir eylem olduğunu ima ediyorlardı ona. Yüreğinde hafif bir sızlama ve pişmanlık hissi oluştu. Salona geçti, arayan Ozan’dı.

”Neyseki Ozan’mış telefonu durmaksızın çaldıran. Allah’ım bana neler oluyor böyle, nedir bu heyecan. Üstelik, benden dokuz yaş büyük. Babam bilse telefonu elimden alır, bir daha da vermez. Annem ise bacaklarımı ikiye ayıracağını bağırıp dururdu herhalde. Off tamam Azra, artık onsekizinde sayılırsın ve kitapta da yazdığı gibi ”yüreğinin götürdüğü yere git.”

”Kitabı annem almıştı bana…babam annemden dokuz yaş büyük bu arada…” (ironik)

Ozan benimle buluşmak istiyor, bense emin değilim. Seçil Ozan’ı tanımadığı için fazla karışmak istemiyor ama hoşlanıyorsan yakından tanıyabilirsin dedi. Bilemiyorum, sadece kendinden emin, esprili biri. Ona aşık olmadığımı biliyorum. Yani şimdiye kadar hep platonik aşklardı yaşadığım ve ben kalbimin en ufak ritim değişikliğini tanıyabilir oldum. Bu o değil. Yalnızca merak belki kendimi bir erkeğin yanında iyi hissetme isteği de olabilir. Ozan’a onunla buluşabileceğimi yazdım, mesaj iletildi. Açık ve net :Yaşamak istiyorum, ne kaybedebilirim ki…”

Azra ve Ozan sahil kıyısında bir kafede, martılara yakın mavi bir masada oturmuşlardı. Genç adam gözlerini ayırmadan bakıyordu Azraya.”İnci tanesi gibi ”diye düşündü; ”saf ve kışkırtıcı…” Genç kız hafif ürkek bir tebessümle yakında başlayacağı okuldan ve hayallerinden bahsetmeye başladı. Konuşmaları, gülüşmeleri ikisine de keyif verdi. Ozan yakışıklı bir adam değildi, hatta Azra’nın yanında çevredeki insanların dikkatini çekecek ölçüde çirkin sayılırdı. O gün bile birkaç kişi, kafasını çevirip onlara bakmıştı. Ozan bunu fark etmiş, Azra ise umursamamıştı. Aralarındaki yaş farkından mıdır bilinmez; Ozan’ın konuşmaları, ifadeleri, jest ve mimikleri Azra’nın hoşuna gidiyordu. Bu özel buluşmadan sonra görüşmeleri sıklaştı. Annesi kısa sürede kızındaki değişikleri fark ettiyse de Azra’nın ağzından tek bir kelime alamadı. Azra’yla her konuşma girişimi tartışmayla sonlanıyor, küçük kızı iyice uzaklaşıyordu onlardan. Her okul çıkışı Ozan’ın ofisine gidiyor, kendini her geçen gün biraz daha Ozan’a teslim ediyordu.

Ozan beni evine davet etti, abisi ve nişanlısı da olacakmış. Sanırım bir doğum günü sürprizi hazırladılar. Bilemiyorum, her şey çok hızlı. Onunla başbaşa kaldığımız o ilk an; ellerini tereddütsüz ellerime götürdüğü ve beni kendine hızla çekip öptüğü o an…boş bir dışavurum. Sanki tarifi daha zor bir lezzet bırakmalıydı ruhumda… ilk öpüşme, ilk öpücük bu muydu? Çok mu peri masalıydı şimdiye kadar hayal ettiklerim? Pekala Ozan beni seviyor hatta her gün daha fazlasını hissettiriyor. Daha şimdiden gelecek planları yapıyor, ailemse onun varlığını bile bilmiyor. Ya da henüz benden duymadılar.Seçil artık başka şehirde onunla telefon sohbetinden öte gidemiyoruz, şimdilik. Okulda ise henüz aklıma yatan biri yok, herkes kendi aleminde. Ah ben, kendinden yakınan ben yine tekliğimle, Ozan’ın beni öptüğü o anı özümseyemiyorum.”

-Ne sanmıştın ki, sevgili Alice?

-Lütfen bana hangi yolu izlemem gerektiğini söyler misiniz?

-Bu nereye gitmek istediğine göre değişir.

-Aslında nereye gittiğimin önemi yok.

-O zaman hangi yolu izlersen izle, fark etmez.

-Yeter ki bir yere varayım.

-Ah, bundan kuşkun olmasın, kesinlikle bir yere varırsın, tabii eğer yeteri kadar yürürsen.

Ozan son zamanlarda çok sinirli, çok kıskanç davranır oldu.Okul arkadaşlarımdan, Seçil’den dahi sakınır oldu beni. Okuldayken sık sık arıyor, çıkış saatlerinde beni almaya geliyor. Bana birkaç kez bağırdı ve haksız olduğunu bildiğim halde gözyaşlarıma hakim olamadım. Sonra pişman oldu, sarıldı ve beni çok sevdiğini fısıldadı. ”Sen de seviyorsun, di mi Azra? Söyle, evlenmeyi istiyorsun değil mi? Neden sevdiğini söylemiyorsun? Okulunu,bitirmeni beklerim. Sorun değil tatlım,artık sen benimsin. Benim Azra’msın.”

”Korkuyorum küçük kız, çok korkuyorum. Ben artık sana ait değilim, aileme ait değilim, kendime ait değilim. Ben artık sadece Ozan’ın evlenmeyi istediği kadınım.”

”Şaşkın, küçük dudala…” diyen, tiz bir çocuk sesi geçti duvarların arasından.

Korkuyordu, duymadı.

Aylardır bir sonbahar düşü gibi sararmış hayallerinden kaçamaz olmuştu. Bir cumartesi sabahı kendini şehrin merkezindeki bir doktorda buldu. Hiç tanımadığı bir jinekoloğun muayenehanesine randevusuz girmiş bulundu. Üstelik öncesinde ne ismine ne cismine bakmıştı bu doktorun. Sekreter karşıladı onu.

” Randevunuz var mıydı?”

”Ah,hayır. Şeyy, bee..beeenn, ben doktorla özel konuşmak istiyordum, lütfen çok önemli…”

Sekreter -şaşkın- durumu doktora iletti.

Doktor insiyatifini kullanarak: ” buyrun sizi dinliyorum” dedi . Azra, o ana kadar yol boyunca, belki de aylarca içinde zor tuttuğu göz yaşlarını bırakıvermişti -yabancı bir adamın huzurunda-

Korkuyordu, küçük bir çocuk gibi titriyordu. İyice küçülmüştü umutları, onu küçülten insanlar gibi.

” size öncelikle şunu belirtmeliyim, cebimde param yok. Bana bu durumda yardım edebilecek biri de yok. Korkmayın yasalara göre zaten bir kadınım ama bunun da benim için bir önemi yok.Sizden istediğim beni muayene etmeniz. Bunu bilmeye ihtiyacım var. Beni onunla evlenmem için zorlayan, zorunlu olduğunu düşünen bir adam ve gerçeği öğrendiğinde yanımda olmayacak bir ailem ve diğerleri var.”

Doktor suskunluğunu bozmadan ona koltuğu gösterdi.Azra derin bir nefes aldı ve külodunu sıyırdı. Koltuk çok soğuktu, lastik eldivenler daha da soğuktu. Gıkını çıkarmadan gözlerini yumdu.

Gözlerini küçükken de yumardı: görmek istemediği, korktuğu bir şey olunca sessizliğe gömülür sade annesini düşünürdü. Azra, annesinin hayaline sarıldı. Çığlıklar kopuyordu o hayalin tecessümünde. Kasıklarından yükselen ateşin sıcaklığı ses tellerini alevlendiriyor, yakıp geçiyordu. Kulaklarında bir yankı: Azra! Azra! Azraaa…

”Annem hala bağırıyor ve bir sürü şey: Babam’a hepsini anlatacakmış,onlara bunu yapmaya hakkım yokmuş. Teyzeme benziyormuşum, o da başına buyrukmuş ve sonunda çok acı çekmiş. Daha çok küçükmüşüm,okulumu düşünmeliymişim,o benden çok büyükmüş ve şu an ne yaptığımdan haberim yokmuş. Bana olan güvenini kaybetmiş, aylardır bunu onlardan nasıl saklarmışım.Yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmişim,onlara hiç acımıyormuşum, bencil bir kız olup çıkmışım, çok çok kötü bir kızmışım ben…Ah anne ben, ben artık kız değilim ve bu yükümü seninle asla paylaşamayacağım.

 

NOT: Yukarıdaki öykü SalakFilozof 2 Aylık Kültür Sanat Dergisi adına yapılmıştır ve derginin Yıl: 1 Sayı 2’de yayınlanmıştır.

“Ne Kaybedebilirim ki (Özlem Malkoç Gedizlioğlu)” üzerine 3 yorum

  1. İDRİS YİĞİT says:
  2. Özlem GEDİZLİOĞLU says:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir