Kapat

Nasreddin Hoca’yla İlgili Bazı Anlatmalarda Mitolojik Unsurlar (Yrd. Doç. Dr. Faruk Çolak)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Nasreddin Hoca’yla İlgili Bazı Anlatmalarda Mitolojik Unsurlar (Yrd. Doç. Dr. Faruk Çolak)

 

Hoca üzerine yapılan çalışmalarda onun tarihî şahsiyeti, yaşadığı coğrafya ve mezarı gibi özün dışındaki tartışmalar hep öne çıkmıştır. Bu tür bilimsel bir yaklaşımı eleştiren Şükrü Kurgan, Hoca’nın mezarını araştırma çabalarının bizde 300 yıl, batıda ise 500 yıldır devam ettiğini ancak bir arpa boyu yol alamadığını kaydeder ve bundan sonra da başarı- sızlığa mahkûm olacağını belirtir (Kurgan 1986: 80). Bu tür çalışmaları bir başarısızlık olarak yorumlamak doğru olmasa bile, edebiyat münekkidi açısından elzem değildir. Edebiyatçı, metnin kendisiyle daha çok meş- gul olmalı ve onu yorumlamalı diye düşünüyoruz. Metin incelemesi yö- nünden de Nasreddin Hoca’nın fıkraları üzerine çok çeşitli araştırmalar yapıldığını görüyoruz. Bu araştırmalardan pek çoğu Hoca’nın fıkralarının yapısı, tasnifi ve konuları üzerine yoğunlaşmış, birkaç araştırmada ise felsefesinden bahsedilmiştir. Ancak onunla ilgili anlatmalarda mitolojik unsurların olup olmadığı tartışılmamıştır. Meseleye bu açıdan bakıldığında ise Hocaya atfedilen anlatmaların çoğunun ona ait olmadığı vurgulanacak, hatta bu anlatmaların büyük bir kısmının geç devirlerde ortaya çıktığıyla ilgili itirazlar yükselecektir. Bundan dolayı da Hocaya atfedilen anlatmaların onun düşüncelerini tam olarak yansıtamayacağı ileri sürülecektir. Bu itirazları yükseltenler edebî metin ile onu yaratan veya atfedilen şahsiyeti aynîleştirmektedirler. Halbuki günümüzde, edebiyat araştırı- cısı metni ve metnin içerdiği muhtevayı daha çok ciddiye almalı diye düşünüyoruz.

Bizim bu düşüncede oluşumuz, eseri meydana getiren dehayı kü- çümsediğimiz anlamına gelmemelidir. Bir edebiyat araştırıcısı olarak eseri yaratana sonsuz saygı ve hayranlık duymaktayız. Ancak, şurası unutulmamalıdır ki; topluma mal olmuş şahsiyetlere atfedilen materyalin (Halk Edebiyatı ve bağlantılı olduğu edebiyat kollarına ait materyaller) menşeini araştırma elbette takdire şayan bir uğraştır ve bu uğraşı verenlere de her zaman ihtiyaç vardır. Ama bu materyallerin sağlıklı olup olmadığını tartışmak abesle iştigaldir. Çünkü Türk Halk Edebiyatı ve tesir alanındaki sahalarda yeterli yazılı kaynak sıkıntısı olduğu bu işi bilenlerin malumudur. Hâl böyleyken zaten kaynakları sınırlı olan malzemeyi, bunların kaynakları sağlam değil düşüncesiyle görmezlikten gelirsek, incelenecek Halk Edebiyatı materyali kalmayacaktır. Yüzyıllardır sözlü olarak varlığını sürdürmüş, hemen hemen hiç yazılı kaynağı olmayan Halk Edebiyatı mahsulleri incelenirken yazar merkezli yaklaşımların değil de metin merkezli yaklaşımların dikkate alınması zorunludur diye düşünüyoruz. Böyle bir yaklaşım Halk Edebiyatının sorunlarını tam olarak çözmeyecektir. Çözmesi de beklenmemelidir. Fakat yeni kaynaklar bulununcaya kadar mevcut sorunları dondurmaya yetecektir. Kaldı ki; folklor materya-line uygulanan metin merkezli yaklaşımlar Halk Edebiyatının bazı malzemeleri için de uygulanabilir diye düşünüyorum

Folklor materyalinin ait olduğu toplumun düşünce yapısını yansıttığıyla ilgili görüşler yeni değildir. Genelde folklor materyallerinin bütü- nünün, özel anlamda ise fıkraların bir kişiye ait olup olmadığının çok büyük önem taşımadığı kanaatindeyiz. Önemli olan, meseleye metin bağ- lamında bakılması (Oğuz 1997: 73) ve söz konusu metnin bize verdiği mesajdır. Aslında folklor materyallerinin tamamı bir toplum tarafından yaratılır, yaratılan bu materyallerden anonim olma özelliği taşıyanlar toplumun bütünü adına, ferdî olma özelliği taşıyanlar ise toplumda sivrilmiş, malzemeyle bütünleşmiş bir ferdin adına tescil edilir. Bu nokta-i nazardan bakıldığında, Nasreddin Hoca fıkraları da çoğunlukla toplumca yaratılmış, fakat Hoca adına tescil edilmiş metinlerdir. Metinlerin çoğunluğunun sonradan yaratılmış ve Hoca adına tescillenmiş olması materyalin değerini düşürmediği gibi, bu durum materyaller üzerine yorum yapmak isteyenlerin çalışmalarına da mani değildir.

Toplumca yaratılan ve ait olduğu toplumun adına tescillenmiş folklor materyali; o toplumun dünya görüşünü, bilgisini ve inançlarının ansiklopedisini teşkil eder. Dursun Yıldırım, “Edebiyat ve kültür hayatımızın en zengin hazinelerinden biri olan fıkraların içinde milletimizin tarihini, siyasî, dinî, iktisadî içtimaî hayatını, inanç ve fikir mücadelelerini, geleneklerini, dünya görüşünü, hayata bakış tarzını aksettiren bilgiler vardır.” (Yıldırım 1999: 6) sözleriyle fıkraların bir millî ansiklopedi olduklarını yıllar önce ortaya koyar. Bahse konu ansiklopedinin yazılı kaynaklarını bulmaya çalışmak zahmetin de ötesindeki bir gayret ve zaman gerektirir ki; bu imkânsızla eş anlamlıdır. Şükrü Kurgan, Dursun Yıldırım ve Öcal Oğuz’un anlatmaya çalıştıkları metni anlamaya yönelik edebiyat yakla- şımlarının, Halk Edebiyatı araştırmalarında kaynak kıtlığı problemini aşma ve metni anlamada önemli bir çıkış yolu olabileceği kanaatindeyiz.

Aşağıda Nasreddin Hoca’ya mâl edilen bazı anlatmalar, mitolojik değerleri açısından incelenecektir. Malzemeler seçilirken onların mitolojik değerleri dikkate alınmıştır. Seçilen malzememin gerçekte Hocaya ait olup olmadığı bu yazının konusu olmadığı için dikkate alınmamıştır. Söz konusu anlatmaların Hoca’ya ait olup olmadığı meselesi başka bir araş- tırma konusu olabilir ve böyle bir çalışma bütün kaynak problemlerine rağmen yapılırsa takdire şayan bir çalışma olacaktır.

Tespit edebildiğimiz kadarıyla Hoca’ya ait yedi fıkrayla bir efsanede mitolojiyle ilgili motifler yer almaktadır. Bu malzemelerdeki mitolojik motiflerin bir kısmı umumî bir yaratma düşüncesiyle alakalıdır. Söz konusu metinlerin ilkinde ağaçtan öteye yol olması, ikincisinde eski ayın parçalanarak yıldızları veya şimşeği oluşturması, üçüncüsünde oğlak burcunun zamanla teke olması, dördüncüsünde kurbanın kemiklerinden yeniden canlandırılması, beşincisinde tavukların yas tutması, altıncısında ceviz ağacında niçin kabağın olmadığı, yedincisinde devenin niçin kanatlarının olmadığı ve sekizincisinde dünyanın dengesinin bozulmasıyla ilgili mitolojik kabuller yer almaktadır.

Ağaçtan öteye yol olması ile ilgili fıkra (Radloff-Kunos 1998: 413) 1 bize Türklerdeki kutsal ağaçla ilgili inanışı çağrıştırmaktadır. Bilindiği gibi kutsal ağac, Türk mitolojisindeki en önemli unsurlardan birisidir ve sıklıkla hayat ağacı olarak karşımıza çıkmaktadır. Mesela; Manas Destanı’nda, Manas’ın ölümü üzerine karısı Kanıkey’in gördüğü bir rüyada anlattıkları, Hoca’nın fıkrasındaki ağaca çıkma motifi ile benzerlik arz eder. Kanıkey’in rüyası şöyledir: “…Manas’ın hatunu Kanıkey, bir gece yatarken bir rüya görmüş. Hemen koşarak gitmiş ve rüyasını kayın babası Yakup-Han’a anlatmış:

Çok karanlık geceydi, birden parlak ay çıktı,

Çok karanlık bir gündü, birden bir güneş çıktı.

Bir kavak büyüyerek, ta göklere dek çıktı.

Birini sen eğmiştin, kavağın dallarından,

Birini de annesi tutmuştu kollarından.

Göğe çıkmış idiniz, dallara tutunarak,

Sonra da kayboldunuz, bulutlara dalarak

Benim efendim Manas, toprak oldu mu dersin?

Tanrı ona can verip hayat buldu mu dersin?”

(Ögel 1989: 519).

 

Ağaçtan öteye yol olması için ötelerde bir dünyanın olması gerekir ki; Türkler öte dünyanın varlığına inandıkları gibi, öte dünyadaki ile ilişki kurulmasında veya bu dünyadan oraya geçişte ağacın önemli bir rolü olduğuna da inanırlar. Hayat ağacı motifi tam bu noktada anlam kazanmaktadır. Türk mitolojisine göre ilk insanların yaratıldığı ağaç, aslında hayatın kendisini de sembolize etmektedir ki; bu hayat her iki dünyayı da kapsamaktadır. Ağaç ile öte dünya ilişkisi hakkında “…bir ağacın üzerine yerleştirilen cesedin tanrısal göğe yükseldiğini kabul etmemek benim için zordur. Hükümdarın tahta çıkışı sırasında, keçeden yapılmış bir halıda göğe sunulmak üzere kollarda taşındığı bilinmektedir. Ayrıca, cesedi bir ağacın üzerine yerleştirmek, onu bir hayat kaynağıyla buluşturmak anla- mına gelmektedir.” (Roux 1999: 224) şeklinde bilgi veren Roux, ağacın Tanrı’ya veya öte dünyaya ulaşma aracı olduğunu kabul ederek dolaylı da olsa Türk düşüncesinde ağaçtan öteye yol olduğunu kabul etmiş olmaktadır. Ayrıca Mircea Eliade, şamanlığa giriş ritüeli olarak Sibiryalı şaman adaylarının ağaçlara tırmandıklarını, bu tırmanışın göğe çıkmada son derece yaygın bir mit olduğunu belirtir (Eliade 1999: 154-155; Armstrong 2005: 25). Nasreddin Hoca gibi keskin zekâya sahip olan bir düşünür ağaçtan öteye yol olduğunu veya ağaçtan öteye yol olduğuyla ilgili inanı- şın abesliğini başka nasıl anlatabilirdi? Hoca fıkraya konu olan ağaca ayakkabısını muhafaza ederek tırmanırken aslında kendisine aktarılan genelde folklorik, özelde mitolojik bilgiyi kullanmış ve bu bilgisini gülme unsuruna dönüştürerek de sorgulama yolunu seçmiştir. Bize göre bu hareket çocuklara karşı alınmış basit bir tedbir değildir. Öyle olsaydı, çocukların pabuçlarını niçin yanına aldığıyla ilgili sorusuna “…belki oradan öteye yol vardır.” şeklinde bir cevap vermezdi. Cevabın bu şekilde verilmesi bizce Hoca’nın ağaçla ilgili mitolojik bilgiye sahip olduğunu veya fıkranın teşekkül ettiği devirde mitolojik verilerin canlı olduğunu gösterir.

Eski ayın parçalanarak yıldızları veya şimşeği oluşturmasıyla ilgili fıkra (Radloff-Kunos 1998: 394)2 da kozmogoniyi çağrıştırmaktadır. Zaten fıkranın kendisi de doğrudan doğruya bir yaratma düşüncesiyle alakalıdır. Ancak bu fıkraya konu olan yaratmanın Türk Yaratılış Destanındaki kozmogoniyle doğrudan ilişkisinin olduğunu ispatlamak oldukça zor gözükmektedir. Halk eskittiği eşyalarını küçük ve daha farklı amaçlara hizmet eden aletlere dönüştürür. İsmail Taş, bize Türk düşüncesindeki kozmogonik olayların kökeninin izahının yerel varlıklara dayandığını ispat etmektedir (Taş 2002: 164). Taşa göre, Türk düşüncesi gök ve göksel olayları yaşadığı çevrede meydana gelen olay veya etrafındaki mevcut nesne ve varlıklarla izah etme yolunu seçmiştir. Eski ayın ne olduğuyla ilgili bir başka fıkra da şimşekle ilgilidir (Radloff-Kunos 1998: 415)3 . Her iki fıkrada da ayın dönüşüme uğrayarak yıldızları veya şimşeği oluşturması konu edilmiştir. Burada şimşeğin somut bir varlık gibi düşünülmesi de yine yerel varlık veya olaylarla açıklama olgusuyla ilişkilidir. Aynı ilişki ay tutulmasıyla ilgili geleneklerde de göze çarpmaktadır. Ay tutulmasında da insanlar, gökle ilgili bir olayı canavar olgusuyla izah etmektedirler ve bu olguyla alakalı davul çalma veya tüfekle ateş etme gibi birtakım pratikleri de uygulamaktadırlar. İnsan mantığı benzer olay ve davranışlar karşısında benzer açıklamalar getirir. Böyle bir açıklama tarzı ay tutulması için kabul ediliyorsa yıldız veya şimşek oluşumu için de kabul edilmelidir. Hoca bu gerçeğin farkındadır.

Hoca’nın bir başka kozmik olayla ilgili fıkrası da oğlak burcuyla ilgilidir (Radloff-Kunos 1998: 414)4 . Bu fıkra, Türk mitolojisinde de yer bulan burçlar meselesini çağrıştırmaktadır. Bilindiği üzere Türk mitolojisinde on iki burçtan birisinin adı oğlaktır (Ögel 1989: 323). Hoca’nın oğlak burcuna teke burcu demesi yerel özellik gösteren varlık, nesne ve olaylarla alakalıdır. Yıldızların veya bazı kozmik olayların kökeninin Türklerde yerel varlıklara dayandığını belirtmiştik. Yukarıda verdiğimiz gök varlıklarıyla alakalı üç fıkrada da yerel özellikler kullanılarak olayın sebebi açıklanmıştır ki; bu açıklama tekniği, Türklerin kozmik olayları açıklama mantığıyla örtüşmektedir. Ögel’in Türk mitolojisi ile ilgili tespitlerine kısaca bir göz atacak olursak yıldızların, saman yolunun, büyük ayı ve küçük ayı gibi takım yıldızlarının oluşumu ile avcının, tilkinin veya geyiğin çektiği kızak (Ögel 1989: 577) gibi bazı kozmolojik kavramların yerel unsurla ve mantıkla izah edildiği görülecektir. Hoca; avcı, tilki ve geyiğin çektiği kızağın izlerinden saman yolu oluşuyorsa eski ay niçin parçalanıp yıldız olmasın veya hilale dönmüş ay niçin şimşek olmasın, diye düşünmüş olmalıdır veya bu düşünceyi tenkit etmiş olmalıdır. Olayları bu şekilde izah etme mantığı da Türk mitolojisini yaratan düşünce yapısına aykırı değildir.

Nasreddin Hoca ile ilgili anlatılan, onun niçin mizah ustası olduğunu açıklayan bir efsanedeki kurbanın kemiklerinden yeniden diriltilmesi motifi (Kalafat 1990: 80)5 , Türklerdeki kurban meselesi ile yakından ilgilidir. Altay ve Yakut Türklerinde kurban edilen hayvanın kemiklerinden-iskeletinden yeniden canlandırılmasıyla ilgili efsaneler meselesi bilinmektedir (Eliade 1999: 188-197). Hocayla alakalı bu efsanede geçen kurbanın kemiklerinden tekrar diriltilmesi motifi ile Türk mitolojisindeki kurbanın kemiklerinden-iskeletinden tekrar diriltilmesi meselesiyle bire bir örtüşmektedir. Dipnotta tam metnini verdiğimiz efsanede kesilen hayvanın bir kemiğinin muziplik olsun diye Nasreddin Hoca tarafından saklanması, bir kemiği saklanmış hayvanın tekrar diriltildiğinde bu eksikliğe bağlı olarak topal kalması hadisesi tenkide tabi tutulmuştur. Bu tür bir yeniden yaratmanın mantıksızlığına işaret etmek için Hoca, yeniden yaratılacak olan kuzunun kemiklerinden birisini saklamıştır. Böyle bir yeniden yaratma olamayacağını düşünen ve bu düşüncesini acaba kemiklerden birisi saklansa ne olurdu diye sorgulayan bir insanın, yaratmanın bu kadar basit olmayacağını, yaratma sürecinin daha karmaşık ve yaratmanın daha dikkat edilmesi gereken bir olgu olduğunu bilecek kadar bilgili ve donanımlı olması gerekir. Dahası Hoca’nın nüktedanlığının kaynağı olarak karşımıza çıkan bu efsanede, ona nüktedanlık yeteneğinin verilmesi inanışa karşı gelme cezasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu yaratma düşüncesini nükte yoluyla tenkide tabi tutmasından dolayı Hoca’nın bilgi birikimi ve kimliği konusu önem kazanmaktadır. Hakkında efsane teşekkül edecek kadar toplumda saygı görmüş bir insan karşımızda durmaktadır. Bu konuda Mikâil Bayram, Nasreddin Hoca’nın, tarihte yaşadığı bilinen Hoca olduğunu ve bu Hoca’nın da Yunus Emre’den başkası olamayacağını belirterek (Bayram 2001: 39), konumuzla doğrudan ilgisi olmasa da Hoca’nın kimliği konusundaki tartışmalara farklı ve tutarlı bir boyut kazandırır. Bütün bu bilgilerden hareketle diyebiliriz ki; Hoca hakkında anlatı- lan bu efsane onun hayatıyla ilgili bir anekdottan kaynaklanmaktadır ve konusu Türklerdeki kurban kesme geleneği ve kesilen kurbanın kemiklerinden yeniden yaratılmasıyla ilgili inanışla bağlantılıdır. O esasında burada anlatılmaya çalışılan mitolojik unsurları savunmaktan çok tenkide tabi tutmuştur.

 

Hoca’nın, anneleri ölen tavukların yas tutmasını konu alan fıkrası (Radloff-Kunos 1998: 396)6 Türk kültüründeki yas merasimleri ve bu yas merasimleri etrafında oluşan kültür ile örtüşmektedir7 . Hoca, anneleri ölen tavukların boyunlarına birer peştamal geçirerek yas tuttuklarını söyler ve böylece belirli bir yas kültürüne sahip olduğunu da bize gösterir. Fıkrada geçen boyuna peştamal geçirme motifi ölünün arkasından bayramlık elbiselerin giyilmesi geleneğiyle örtüşmektedir. Bu konuda JeanPoul Roux, söz konusu geleneğe bağlı olarak beyaz elbise giyilmesinin Türk’ün hayatına geç devirlerde girdiğini, önceleri ise giyilen elbiselerin bayramlık niteliğinde olduğunu belirtir (Roux 1999: 274, 275). Yas elbisesi giyme geleneği bayramlık elbisenin giyilmesinden beyaz elbise giymeye, oradan da günümüzdeki şekliyle karalar bağlamaya dönüşmüştür. Öyle anlaşılıyor ki, fıkranın teşekkül ettiği devirde tören elbisesi kavramı devam etmektedir. Ancak fıkranın teşekkül ettiği dönemde karalar giyme kavramının ise henüz oturmamış olduğunu görmekteyiz.

Hoca’nın deveye kanat vermeyle ilgili fıkrası (Radloff-Kunos 1998: 393)8 genel anlamda yaratmanın sorgulanmasıyla ilgilidir. Aynı şekilde su kabağı ile ceviz ağacının meyvelerinin gövdeleriyle uyumlu olmadığını sorgulayan fıkrası 9 da yaratma ve yaratıcıyla ilgilidir. Mikâil Bayram bu fıkrada anlatılmak istenen düşünceyi Hoca’nın bağlı olduğu tasavvufî görüşle açıklar ve cemal-perestlik olarak açıkladığı bu görüşün temsilcilerini eşyanın varlığındaki derûnî sırlar üzerine düşünmeyi yeğ- lerler (Bayram 2001: 55) şeklinde tavsif eder. Dipnotlarda aktardığımız yaratmayla ilgili fıkralarda Hoca, yaratmadaki hikmet üzerine düşünce sard eder ki; bu genel anlamda yaratılış mitolojinden başka bir şey değildir.

Hoca’nın insanların neden farklı yönlere doğru gittikleriyle ilgili soruya verdiği cevap10 dünyanın dengesi ile alakalıdır. Fıkradan anladı- ğımız kadarıyla Hoca’nın tasavvur ettiği dünya düz bir dünyadır. İnsanların hepsi bir yöne doğru giderlerse bu dengenin bozulacağını söyler ki; bu denge fikri bize yabancı değildir. Altay yaratılış destanlarında geçen “dünyanın bir (veya üç) balık” ile “bir öküzün boynuzlarında durması” (Ögel 1989: 439, 444) motifleri bu fıkranın temel düşüncesiyle uyuşmak-tadır. Balıkların dünyanın altında durması; başı kuzeye bakan balığın başının sıkıca bağlanması, bu balığın başını oynatmasıyla sel baskınları- nın ve zelzelelerin olması düşüncesi dünyanın düz ve dengesinin çok hassas olduğuna açıkça işaret eder. Bu hassas denge balığın başının oynamasıyla her an değişebilmektedir. Hatta sel baskınlarının sebebi bile bu dengenin bozulmasına bağlanır. Hoca’ya göre insanların farklı yönlere doğru gitmesiyle bu denge korunmaktadır. Bize göre balığın başının oynamasıyla dünyanın dengesinin bozulması mitolojik açıdan ne kadar normal ve mantıklı ise, insanların hep aynı yöne doğru gitmeleriyle de dünyanın dengesinin bozulacağı fikri o derece mantıklıdır. Daha cesur bir ifade ile söylemek gerekirse, dünyanın dengesiyle ilgili Hoca’nın mantı- ğının oluşmasında bu mitolojik bilgi etkili olmuştur.

SONUÇ

“Nasreddin Hoca latifelerini bilimsel incelemeye ve değerlendirmeye tabi tutanlar ve bu latifelerle Nasreddin Hocayı tanıtmaya çalışanlar onun bilge bir kişi olduğunu, .ilmî ve felsefî meseleleri basite indirgeyerek latifeler halinde topluma sunduğunu tespit etmektedirler.” (Bayram 2001: 64) diyen Bayram, Hoca’nın meşrebi, bilgi birikimi, felsefesi ve dünya görüşünün fıkralarında yer aldığını, fıkralarının incelenerek onun bilgi dağarcığının ortaya konulabileceğini bize ima etmektedir. Meseleye sadece gülünecek bir malzeme olarak bakıp, onu çeşitli yönleriyle tahlil etmekten kaçarsak Hoca’yı ve onun eserlerini anlamaktan çok uzak kalı- rız. Bize göre Hoca, tasavvuf, felsefe ve zahirî ilimleri bilmesinin yanında, iyi derecede mitoloji bilgisine de sahipti. O, fıkralarını oluştururken sahip olduğu mitoloji bilgisini kullanmış ve fıkraların zamanı aşan özelli- ğinden yararlanarak da sahip olduğu bilgiyi ölümsüzleştirmiştir.

NOTLAR

  1. Radloff’tan sadeleştirerek aldığımız fıkra şöyledir: “Bir gün semt çocukları bir büyük ağaç altında toplanıp otururlarken bakarlar ki Hoca geliyor. Birbirlerine birleşip: “Gelin Hocayı ağaca çıkaralım da pabuçlarını alalım” derler. Hoca geldikten sonra bunlar: “Bu ağaca kimse çıkamaz” derler. Hoca: “Çıkarım” der. “Çıkamazsın” derler. Hemen Hoca eteklerini beline sokup pabuçlarını koynuna kor; “Çıkmağa başlayınca pabuçları ne yapacaksın, niçin beraberine aldın?” demelerine Hoca: “Belki ondan öte yol vardır, yanımda bulunması daha iyidir.” demiş”.
  2. Radloff’tan sadeleştirerek aldığımız fıkra şöyledir: “Hocaya: “Ay yeni olduğunda eskisini ne yaparlar?” demişler. Hoca dahi: “Kırparlar kırparlar yıldız yaparlar” demiş.”
  3. Radloff’tan sadeleştirerek aldığımız şimşekle ile ilgili fıkra şöyledir: “Bir gün Hoca bir yere giderken bir çobana uğrar. Çoban: “Bire adam sen hoca mısın?” der. Hoca: “Evet” der. Çoban: “Bak şu yatan canlara bir soru sordum, bilemediler. Gel seninle söz bir edelim, eğer soracağıma karşılık verebilirsen sorayım. Değilse ben bilirim.” deyince, Hoca: “Sorun nedir?” der. Çoban: “Yeni ay olduğunda küçük olur sonra büyük tekerlek gibi olur. On beşinden sonra yine küçücük olur”. “Eski ayı ne yaparlar?” deyince, Hoca: “Bunun gibi nesneyi bilemedin mi, o eski ayı uzatırlar şimşek yaparlar, görmez misin ki gök gürleyince kılıç gibi parlar” deyince, Çoban: “Sağ ol efendi ben de öyle sanıyordum” demiş.”
  4. Radloff’tan sadeleştirerek aldığımız oğlak burcuyla ilgili fıkra şöyledir: “Bir gün Hocaya: “Senin yıldızın nedir?” derler. Hoca: “Tekedir”der. “Ey efendi yıldızlarda teke yoktur” derler. Hoca: “Ben çocuk iken anam yıldızıma baktırdıydı da oğlaktır, dedilerdi” der. Hocaya: “ Ey ama oğlak teke değildir” dediklerinde, Hoca: “Be şaş- kınlar o günden bu güne dek kırk elli yıl oldu. Oğlak teke olmadı mı?” demiş.”
  5. Nasreddin Hoca ile ilgili mesele şu şekildedir: “Ayrıca, Nasreddin Hoca hakkında anlatılan bir efsaneye göre, hocaları tarafında üç öğrencisine ziyafet için kullandığı bir kuzu varmış. Yemekten sonra, kuzunun bütün kemikleri bira raya getirilir ve hocaları el açıp dua edince, yine dirilirmiş. Hocalarının olmadığı bir gün, üç arkadaş kuzuyu gizlice dere kenarına getirip kesmiş. Kemikleri toplamışlar ve dua etmişler, kuzu dirilmiş. Ancak, muzip Nasreddin bir kemiği saklamış ve bu yüzden de kuzu aksayarak yürümeye başlamış. Derler ki, Hocası, Nasreddin’e “Dünya durdukça insanlar da sana hep böyle gülsün” diye dua etmiş”. Söz konusu fıkranın bir başka metni için bkz. (Güzel 1990: 119).
  6. Radloff’tan sadeleştirerek aldığımız tavukların yas tutmasıyla ilgili fıkra şöyledir: “Hoca bir gün tavuklarını birer birer tutup boyunlarına birer parça peştamal delip geçirir. Meydana bunları salı verir. Orada olanlar Hoca’nın yanına birikip: “Bunlara ne oldu?” derler. Hoca: “Anaları öldü yasını tutarlar” demiş.”
  7. Bu konuda Bkz. (Ögel 1989: 234, 243, 371, 514, 531); (Roux 1999: 238, 293).
  8. Radloff’tan sadeleştirerek aldığımız deveyle ilgili fıkra şöyledir: “Bir gün Hoca bir dernekte: “Ey arkadaşlar Tanrıya çok şükür edin ki deveye kanat vermemiş, eğer deveye kanat vereydi evlerinizin üstüne konardı da evlerinizi başınıza yıkardı” demiş.” Bu fıkrada geçen deve yerine bazı kaynaklarda at yer almaktadır. Fıkranın tam metni için Bkz. (Sakaoğlu 1992: 159-160).
  9. “Hoca bir gün bir ceviz ağacının altında yatıyormuş. Ağaca bakarak: “Olacak şey değil. Kocaman ağacın küçücük meyvesi var, küçücük su kabağının ise kocaman meyvesini var.”deyince, tam o esnada bir ceviz Hoca’nın kafasına düşer. Hoca: “İyi ki cevizde kabak yetişmiyormuş” der.” Bu fıkrada geçen ceviz ağacı yerine bazı fıkralarda meşe ağacı görülmektedir. Fıkranın tam metni için bakınız (Sakaoğlu 1992: 159- 160).
  10. “Hocaya bir gün sorarlar. “Neden insanlar hep aynı yöne doğru gitmiyorlar?” diye. Hoca: “Herkes aynı yöne doğru giderse dünyanın dengesi bozulur. Onun için bazıları bu tarafa, bazıları şu tarafa doğru gidiyorlar.” der.”

KAYNAKÇA

ARMSTRONG, Karen (2005), A Short History of Myth, Cannogate Boks, Italy.

BAYRAM, Mikâil (2001), Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren, İstanbul.

ELİADE, Mircea (1999), Şamanizm, (Çev. İsmet Birkan), İmge Yay., Ankara.

ELİADE, Mircea (2003), Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, III C., Kabalcı Yayınevi, İstanbul.

GÜZEL, Abdurrahman (1990), “Tasavvufî Halk Edebiyatı ve Hoca”, I. Milletlerarası Nasreddin Hoca Sempozyumu Bildirileri, 15-17 Mayıs 1989, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara.

KALAFAT, Yaşar (1990), Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Türk Kültürünü Araş. Ens. Yay., Ankara.

KURGAN, Şükrü (1986), Nasreddin Hoca, Kültür ve Turizm Bak. Yay., Ankara.

OĞUZ, M. Öcal (1997), “Nasreddin Hoca: Bir Yaklaşım, Bir Problem”, Uluslararası Nasreddin Hoca Bilgi Şöleni (Sempozyumu) Bildirileri, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara.

ÖGEL, Bahaeddin (1989), Türk Mitolojisi, I. Cilt, TTK Yay., Ankara.

RADLOFF, Wilhelm- İgnaz Kunos (1998), Proben Der Volksliteratur Der Türkischer Stamme VIII, (Haz.Saim Sakaoğlu-Metin Ergun), TDK Yay., Ankara.

ROUX, Jean-Paul (1999), Altay Türklerinde Ölüm, (Çev. Aykut Kazancıgil), Kabalcı Yayınevi, İstanbul.

SAKAOĞLU, Saim (1992), Türk Fıkraları ve Nasreddin Hoca, Selçuk Üniversitesi Yay., Konya.

TAŞ, İsmail (2002), Türk Düşüncesinde Kozmogoni-Kozmoloji, Kömen Yayınevi, Konya.

YILDIRIM, Dursun (1999), Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Akçağ Yay., Ankara.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir