Kapat

Namık Kemal’in Tiyatro ve Romanlarına Genel Bir Bakışla, Bu Eserlerinde Sevgiliye ve Vatana Duyulan Aşk (Dr. Yıldıray Bulut)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Namık Kemal’in Tiyatro ve Romanlarına Genel Bir Bakışla, Bu Eserlerinde Sevgiliye ve Vatana Duyulan Aşk (Dr. Yıldıray Bulut)

Tanzimat Devri şairlerinden Namık Kemal (21 Aralık 1840 – 2 Aralık 1888, doğ. Tekirdağ, ölm. Sakız Adası), edebiyatın neredeyse her türünde eser vermiş, bu eserleriyle edebiyat çevresinde geniş yankılar uyandırmış, Tanzimat devrinin en gür sesli şairi, en önemli dava ve sanat adamı olmuştur. (Necatigil, 2007: 306) Toplum için sanat ilkesine bağlı kalan Kemal, yazdıkları şiirlerle okuyucularına vatan, millet, hürriyet kavramlarını benimsetme amacı gütmüş; makale, piyes, mektup ve tenkitleri ile de sosyal alanda ne kadar önemli bir eğitici olduğunu ispatlamıştır.

Namık Kemal’in edebî hayatındaki yönelmelerinde, Şinasi’nin ne denli etkili olduğu bilinmektedir. Yazarın, Şinasi ile tanışması, Şinasi’nin Münacat’ını, Sultan Bayezit Camii avlusundaki sergilere girdiğinde eline tutuşturulan bir kağıtta okumasıyla başlar. Kemal, daha sonra Şinasi’nin gazetesine Fransızcadan tercüme olan bir zenci fıkrası gönderir. Tarih 1865’tir. (Tanpınar, 2003: 344) Bir yıl sonra da arkadaşı Mustafa Refik Bey’in çıkardığı Mir’at mecmuasında Montesquieu’nun “Roma’nın i’tilâ ve izmihlâline dair” adlı eserini tercümeye başlar. Bu tercüme çalışmaları Namık Kemal’in Şinasi ile tanıştıktan sonraki değişimlerine birer delil olmuştur.

Şinasi ile tanışana kadar eski şiirin dünyasında yaşayan yazar, bu tanışma ile beraber yepyeni bir fikirler alemine girer. (Tanpınar, 2003: 344) “Bâbıâli’nin muhalefet fıkrası” olarak anılan Tercüme Odasına tayin edilerek, yenilik fikirlerinin ve iştiyakının hakim olacağı, memleket meselelerine daha da yakından eğilmeye başlayacağı bir muhite geçiş yapar. Bu muhitte çalışmakta iken, Şinasi’nin teşvikiyle Tasvir-i Efkâr gazetesinde yazmaya başlar (1865) ve Şinasi’nin iki yıl sonra Paris’e gitmesi üzerine gazeteyi tek başına yönetme görevi alır. Bu gazetede yazdığı, hürriyet fikirlerini canlandırıcı nitelikte, padişah baskısına karşı gelmeye teşvik eden yazıları, yönetim tarafından tepki çeker ve gazete kapatılır. Oysa Tasvir-i Efkâr’da yazdığı yazıların içerikleri Türkçenin yazı dili olarak Arap ve Fars dillerinin baskısı altından kurtulup öne çıkması, halk dershanelerinin açılarak milletin yetiştirilmesi ve kadınların da okutulması gibi örneklerdir. Bu örnekler yönetimce sorun yaratmasa da, yazılarında bahsettiği Fransız İhtilâli’nden mütevellit gelişen hürriyet, vatan, milliyet gibi kavramların üzerinde durması, gazetenin kapanmasına ve pek çok kişinin sürgüne gönderilmesine sebep olur. (Korkmaz, 2007: 35). Bunun üzerine Namık Kemal de Ziya Paşa ile birlikte Paris’e kaçar. (Korkud, 1970: 153) Artık o, padişaha ve istibdat rejimine karşı çıkan Yeni Osmanlılar Cemiyetinin de bir üyesidir.

Yazar, Paris günlerinden sonra Ziya Paşa ile birlikte Londra’ya geçer ve burada Hürriyet gazetesini yayınlamaya başlar. Bu gazetedeki yazılarında giderek siyasi konulara doğru kayan yazarın Milliyetçilik yönü de aynı oranda ön plana çıkmaya başlar. (Kocakaplan, 2009: 19) Paris ve Londra’daki günleri, onun hem hayat tecrübelerini artırır hem de hayatının ileriki dönemlerinde yazacağı eserlerin fikrî muhtevasına katkıda bulunur. Batı kültürünü tanırken Paris ve Londra’dan başka Brüksel ve Viyana gibi şehirlerde de yaşayarak çeşitli kültürlere temas etmiştir. 2 Avrupa’da iken sık sık tiyatroya gitmiş, Leon Cahun ile dostluk kurmuştur. Bu etkilenmeler ile Avrupa dönüşünde medeniyet ve ilerleme konularını somut örnekler vererek işlemiştir. Nitekim Kemal, piyes ve roman yazmaya Avrupa dönüşü başlamıştır. (Kocakaplan, 2009: 21)

1.Namık Kemal’in Tiyatro ve Romanlarına Genel Bir Bakış

Sadrazam Ali Paşa ile barışan ve 1870 yılında İstanbul’a dönen Kemal, Sadrazamın ölümünden sonra yeniden siyasî muhalefete başlar. (Akyüz, 1995: 46) O zamana değin bu muhalefet vazifesini gazete yazıları ile yapan Kemal, bu yazıların yanına piyes ve romanları da ekleyecektir. Bu bağlamda ilk tiyatro eseri olan Vatan Yahut Silistre’yi 33 yaşında yani 1873 yılında Nisan ayı başlarında Güllü Agop Efendi’nin Gedikpaşa’daki tiyatrosunda temsil ettirir. Piyesi çok sayıda ünlü çehre izler. Bunlar arasında Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Bereketzâde İsmail Hakkı Bey de bulunmaktadır. Piyes, “Yaşasın vatan!”, “Yaşasın Kemal!” nidalarıyla biter. Piyesin ikinci temsilinin sonunda daha tiyatroda iken Namık Kemal tevkif edilir ve muhakeme edilmeksizin Magosa’ya sürgüne gönderilir. (Kısakürek, 2011:112) İlk temsilde bulunan Ahmet Mithat Efendi, Bereketzâde İsmail Hakkı Bey de tevkifle sürgüne gönderilenler arasındadır. Oyunu temsile koyan Güllü Agop’un Tiyatro’yı Osmânî kumpanyasının herhangi bir ceza almaması ve oyunun temsiline bir tiyatro sezonu sonra İstanbul dışında izin verilmesi, tevkiflerin oyun ile ilgili olmadığı izlenimini vermektedir.3

Magosa’da iken gazetecilik faaliyeti biten; ancak edebî faaliyetleri açısından en coşkun döneme giren yazar, burada ilk olarak 1874 yılında, Akif Bey adlı tiyatrosunu yazar. 1873 yılında başladığı Zavallı Çocuk adlı piyesi burada tamamlar ve bu piyesi 1875’te yazdığı Gülnihal piyesi izler. Bu piyeslerden sonra 1876 yılında Namık Kemal, ilk romanı olan İntibah’ı (Uyanış) yazar. 1880’de ikinci romanı Cezmi, ki ilk tarihî roman kabul edilir, tamamlanır. 1885’te daha sonra Abdülhamid’e takdim edeceği ve ûlâ evveli rütbesine yükseleceği Celâleddin Harzemşah ve 1910 yılında en başarısız piyesi kabul edilen Karabelâ adlı piyeslerini yazar. Karabelâ’nın bir diğer özelliği de Namık Kemal’in hayatında yayınlanmamış olmasıdır. Yazar, Magosa’da iken sadece tiyatro ve roman yazmaz. Bazı ünlü tenkitleri ve tarih kitaplarını da Kıbrıs adasının bu şehrinde yazmıştır. Kısaca belirtmek gerekirse bu tenkitler, Kanije, Silistre Muhasarası, Nevruz Bey’in Tercüme-i Hâli, Rüyâ, İntibah, Tahrîb-i Harâbat, Tâkib-i Harâbat, İrfan Paşa’ya Mektup, Mes Prisons Muâhezesi, Bahar-i Dâniş tercüme ve mukaddimesi, İntibah mukaddimesi ve Tarihî Askerî (daha sonra Osmanlı Tarihi’ne dönüştürülecek; ancak yayınlanamayacaktır) Magosa’da iken yayınladığı nesirleridir.4

a. Tiyatro Eserleri:

Namık Kemal’in edebî türler içinde en fazla yöneldiği ve eser verdiği tür tiyatrodur. Tiyatro hakkında, gerek kendi fikir yapısı gerekse yurt dışında edindiği izlenimler ve kazandığı tecrübeler vesilesiyle oluşturduğu görüşlerini, Celâleddin Harzemşah piyesinin önsözünde de yer verdiği Mukaddime-i Celâl’de (Celâl Mukaddimesi) sunmuştur. Kemal, tiyatroyu, “insan hâlini sahneye nakil ve orada taklit ederek ibret alınacak bir levha halinde göz önüne sermesi itibarıyla en faydalı bir eğlence” olarak tarif eder. Her ne kadar bizim tiyatromuzda pek çok kusur bulunsa da (filhakika (hakikaten) tiyatromuz öyle münevver marazlı (ışıklandırılmış), mükemmel perdeli olmadığı gibi oyuncular evzâda (hareketler) zararsız fakat telaffuzda (konuşma) temaşânın (seyir) yarı zevkini kaybettirecek kadar kusurludur. (CH: 40) ) yine de bir tiyatro eseri meydana getirip halka sunmak ve o oyunu izlemek kahve köşelerinde zaman öldürmekten daha yeğdir diye düşünür. Tiyatro cemiyet üzerinde son derece önemli bir etki alanına sahiptir. Avrupa’daki bütün siyasi inkılapların ve medeni ilerlemelerin tiyatro sayesinde daha büyük bir etki kazandığını ifade eder.

Namık Kemal, tiyatrolarında topluma yeni fikirler ve meseleler getirmek istemiş, makalelerinde işlediği vatanseverlik, hürriyet, hamiyet, insan hakları, İslam Birliği, aile ahlâkı gibi konuları, tiyatrolarına konu olarak belirlemiştir. Piyeslerinin çoğunda bir davası olan, idealize edilmiş insan tipi canlandırılmaya çalışılmıştır.5 Bu insanlar toplumsal fayda için çalışan bireylerdir. Çağdaş dünya da tiyatrodan böyle bir fayda beklemektedir:

“Tiyatrolar eğlencelik mahiyetinden ayrılmamakla beraber memâlik-i mütemeddinenin inkılâbât ve terakkiyâtına, neşriyâtın cümlesinden ziyâde hizmet etmiştir. (…) Avrupa’da ileri gelen en büyük nâtıkâ-perverân-ı siyâset tiyatroların şakird-i fesahati, en büyük fedakârân-ı hamiyet tiyatro yazanların perverde-i himmeti olduğu iddia ve ispat edilmektedir. O ne ulvî eğlencedir ki fikr-i siyasete fesahat gibi bir silâh-ı zafer veriyor. Hiss-i hamiyet için eserine mecburi incizab olunacak muktedalar icat ediyor. (Engin, 2014: 353)

Yazar her ne kadar tiyatroyu faydalı eğlence olarak görse de, onun tiyatrosu bir dava tiyatrosudur denilebilir. Her şeyden önce tiyatro, kitap, gazete ve benzeri basın organlarından daha etkili bir türdür. Göze, kulağa hitap ettiği için diğer edebî türlere göre daha akılda kalıcıdır. (Ünsal, 2009: 114) Halkın eğitiminde bir araç olarak kullanılabilir. Halka aşılanmak istenen ulvî fikirler bu yolla daha geniş kitlelere ve daha rahat bir şekilde iletilebilir. Yazarın halka aşılamak istediği vatanseverlik, hürriyet, hamiyet, insan hakları, İslam Birliği, aile ahlakı gibi yukarıda da bahsedilen konular, bu sayede çok daha rahat iletilebilecektir.

Namık Kemal’in tiyatrolarından Vatan Yahut Silistre, bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunudur. Bu oyunda 1853 Türk Rus Savaşında cepheye gönüllü olarak giden sevgilisinin ardından savaş alanında onunla beraber bulunmak ve onunla aynı kaderi paylaşmak için asker kıyafetine girip Silistre müdafaasına iştirak eden genç bir kızla sevdiği genç adamın aşkı anlatılmaktadır.6 Gülnihal piyesinin konusu, 18. Yüzyılın sonlarında bir Rumeli şehrinde yaşayan zalim Sancak Beyi Kaplan Paşa’nın halka yaşattığı zulümler ve amcasının oğlu iyi yürekli Muhtar ile amcasının kızı İsmet Hanım’ın birbirlerine duydukları aşktır. Akif Bey adlı piyesin konusu, Bahriye Zabiti Akif Bey’in, iyi yürekli, saf ve temiz sandığı; ancak menfaat düşkünü bir hayat kadını olan Dilrüba’ya olan aşkı ve Dilrüba’nın onu kandırarak başka bir adamla birlikte olmaya çalışmasıdır. Zavallı Çocuk piyesi, genç yaşta öksüz kalan ve bu yüzden akrabası olan Halil Bey’in evinde kalan Ata’nın, yine Halil Bey’in kızı olan Şefika ile birbirlerine duydukları aşkı konu edinir. Celâleddin Harzemşah piyesi, Harzemşah Devleti’nin son hükümdarı olan Celâleddin Harzemşah’ın -Moğollara karşı Türk İslam davası adına giriştiği mücadeleleri vesilesiyle- hayatını konu alan bir piyestir. Son olarak Kara Belâ piyesinde ise Hind Padişahı’nın güzel kızı Behrever Sultan’ın, vezirin oğlu Mirza Hüsrev’e duyduğu aşk ve bu aşka karşı çıkıp Behrever Sultan’a karşı cinsel bir arzu duyan Hadım ağası Ahşid’in entrikaları anlatılır.

b. Romanları

Namık Kemal roman yazmayı ilk defa Magosa’da sürgünde iken denemiştir. (Akyüz, 1995: 75) Ona göre “Romandan maksat güzerân etmemişse bile güzerânı imkan dahilinde olan bir vak’ayı ahlâk ve âdât ve hissiyât ve ihtimalâta müteallik her türlü tafsilâtıyla beraber tasvir etmektir.Romanlara nadiren mevcudât-i ruhaniye (insan üstü mevcutlar) karıştırıldığı vardır. Lâkin o türlü hayallere ne fikir ile müracaat olunduğu meselenin tasvirinden bedâhetle meydana çıkar.” (Tanpınar, 2003: 400) Romanı “edebiyat-ı sahiha” olarak gören Kemal, aynı tiyatroda da olduğu gibi romanı da faydalı bir eğlence saymaktadır. Ancak romanın esası olarak psikolojik dikkati de önceler. İntibah romanının önsözünde “İnsan eğlenerek istifade etmek istiyor. İnsan eğlencesinde de fayda göreceği bir takım nesâyih bulursa zarar mı etmiş olur?” der. (Akyüz, 1995: 76) Roman ona göre konusunu gerçekten almalıdır; ancak bomboş bir vakadan ibaret olmamalıdır. Vakanın içi sosyal çevre ve bu çevrenin yaşayış, duyuş ve düşünüş tarzları ile doldurulmalıdır. Bu duyulmamalar, okuru sıkabilir. Bu yüzden de aşkın cazibesi ile konu süslenmeli ve okur, konunun içine çekilmelidir.

Kemal’in roman anlayışı Ahmet Mithat Efendi’nin roman anlayışına bir tariz gibidir. Ona göre çalakalem roman yazılamaz ve romanlar, kocakarı masalları diye adlandırdığı halk hikâyelerinden farklı kurgulardır. Fakat, Necip Fazıl Kısakürek, Namık Kemal’in romanları için “Onun romanları, vücuda getirme, kaleme alınma, biçimlendirilme ve isimlendirilme şartlarını yakından inceleyecek olursak, masal ve hikâye üslubuyla her hangi nakilden başka bir şey değildir” der. (Kısakürek, 2011: 305)

Namık Kemal, romantik değil realist romanlar yazmak peşindedir. Ancak onun romanlarındaki gerçekçilik, romantiklerin gerçekçiliğinden öteye geçmez. Örneğin İntibah’ta düşmüş bir kadına aşık olan Ali Bey’in kıskançlığına mağlup olarak ondan ayrılması ve cariyesine dönmesiyle, terk edilen Mahpeyker’in intikam sevdasına kapılmasını ve yaşadığı macera ile Ali Bey’in değişmesini hikâye eder. (Enginün, 2012: 230 – 231)

İntibah romanının adı Son Pişmanlık iken daha sonra sansür tarafından İntibah’a çevrilmiş ve yayınlanmasına da 1876’da izin verilmiştir. Eser, Türk edebiyatında ilk edebî roman olarak kabul edilir. (Korkmaz, 2007: 62) Prof. Dr. Mehmet Kaplan, bu eseri değerlendirdiği yazısında; “Namık Kemal’in Türk romanına getirdiği en mühim unsurlardan biri, İntibah’ta çeşitli örnekleri olan ruh tahlilleridir.” hükmünü verir. (Kocakaplan, 2009: 40)

Türk edebiyatında tarihî anlamdaki ilk roman sayılan ve Midilli’de yazılan eser, Cezmi adını taşır ve bu roman Namık Kemal’in ikinci romanıdır. İlkin iki cilt olarak düşünülen; ancak daha sonra ikinci cildi yazılamayan Cezmi romanı, altı cüz halinde yayınlanmıştır. İlk iki cüz 1880’de, üç, dört ve beşinci cüzler 1882’de altıncı ve son cüz ise 1883 yılı sonlarında yayınlanmıştır. (Korkmaz, 2007: 62) İntibah’tan sonra geçen dört yıl, Namık Kemal’in roman telakkisini değiştirmiş, romancının üslubu daha da yumuşamış, eski usuller içinde yenilerinin aranması fikrinden vazgeçilmiştir. (Tanpınar, 2003: 406) Cezmi, tarihi kadro içinde bir ideoloji romanıdır. Yazar, bu romanında İttihad-ı İslam, vatan sevgisi ve insan hakları gibi fikirleri işlemiştir. Konu, 16. Yüzyılda II.Selim devrinde başlayan ve aralıklarla yarım yüzyıl kadar devam eden Osmanlı-İran savaşlarından alınmıştır. Romanın ağırlık merkezini, 3. Murad devrindeki Türk-İran savaşlarından birinde İranlılara esir düşen Kırım şehzadesi âdil Giray’ın İran sarayında şahın karısı ile kız kardeşinin kendisine duydukları ikili aşkı arasında kalması ve sonuncusu ile geçirdiği aşk macerası teşkil eder. 7 Cezmi eseri, Tanpınar’a göre tarihî bir eser olmasına rağmen mahallî renkten ve devir hayatının tasvirinden uzak bir eserdir. (Tanpınar, 2003: 409) Görünen o ki Kemal, “roman sanatında İntibah’tan sonra, fazla ilerleyememiştir.” (Enginün, 2012: 238)

Namık Kemal, pek çok edebî şahsiyete göre romanda başarısız olarak kabul edilse de arkasından gelen pek çok isim, Kemal’in şahsiyetinin verdiği etkilenme ile, onun yolundan gitmişlerdir. Bu isimler arasında Sami Paşazade Sezayi, Recaizade Mahmud Ekrem, Nabizade Nazım ve bazı Servet-i Fünuncuları göstermek mümkündür. (Enginün, 2012: 242)

2. Namık Kemal’in Tiyatro ve Romanlarında Sevgiliye ve Vatana Duyulan Aşk

a. Sevgiliye Duyulan Aşk

Namık Kemal’in her piyesinde sevgiliye duyulan aşk olgusuna rastlamak mümkündür. Bu olgu eski edebiyatta aşka verilen önemin ve edebiyatın merkezine aşkın oturtulmuş olmasının varlığıyla açıklanabilir. Namık Kemal edebiyata öncelikle eskinin penceresinden bakmıştır. Bu etkileniş sebebiyle de piyeslerinin tamamına aşk olgusunu yerleştirmiştir. (Engin, 2014: 353)

Namık Kemal’in eserleri içinde vatanî duyguları ön plana çıkaranlar, Vatan Yahut Silistre, Akif Bey, Celâleddin Harzemşah ve Cezmi adlı eserlerdir. Vatan Mersiyesi, Vatan Şarkısı, Hürriyet Kasidesi gibi şiirleriyle tam bir vatan şairi olarak ün kazanan Kemal, yukarıda sayılan eserlerinde de vatan fikrini ön plana çıkarır. Bu eserlerde aşk olgusu ne kadar ön plana çıkarılırsa çıkarılsın, eser kişilerinin hayattaki önceliği hep vatanları olmuştur. Aşk bazen bu düşünceye ön ayak olurken bazen de bu düşüncenin ihmaline sebebiyet vermiştir.

Namık Kemal hayatta iken oynanan tek piyesi olan Vatan Yahut Silistre’de (Tanpınar, 2003: 379) aşk olgusu oldukça kuvvetlidir ve çok cephelidir. Sevgiliye duyulan aşk ve vatan aşkı arasında kalan İslam Bey ile ilk başta onun vatan aşkını, kendisine duyduğu aşktan üstün tutmasına anlam veremeyen; ancak bunu daha sonra idrak edebilen Zekiye’nin birbirlerine olan tutkuları ve ikilemleri anlatılmaktadır.

Vatan Yahut Silistre’de İslam Bey, Zekiye’sini dünyadaki tüm mutluluğu olarak görmektedir. Onu gördüğü her saniyeyi hayatının en mutlu anı saymaktadır. Bunun en önemli nedeni savaşa gitmeyi kafasına koyması ve sevgilisini bir daha görememek gibi çaresiz bir durumda bulunmasıdır. Eserin başında vedalaşmak için Zekiye’yi bir kez daha görmek ister ve kendi deyimiyle haydut gibi onun evine girer. O dönemde bir kızın evine böylesi girmenin ölümle sonuçlanabilecek sonuçları vardır. Bunu bilmesine rağmen o eve girmesi, sevdiği için ölümü bile göze aldığını gösterir. Zekiye bu durum üzerine telaşlansa da sevgi sözcüklerinin ağzından dökülmesine engel olamaz. İslam Bey, onun gecesi, gündüzüdür. Onu göremediği her dakika ölüm acısı çektiğini ifade eder. Onu her görüşünde aklı başından gider. Ailesini, kardeşinin mezarını dahi unutacak hale gelir. Sevgilisinin kendisini geride bırakıp savaşa gideceğini duyunca ilkin bunu algılayamaz ve vatanın sevgilileri ayıran bir olgu olduğunu düşünür. İslam Bey’den bir mektup dahi yazmasını istemez. Anlık da olsa ona sitemini dile getirmekten çekinmez:

“Git beyim! Ben, olsa olsa iki damla yaş dökerim. İzin vermezsen onu da dökmem. İstersen her damlası bir damla zehir olsun. Savaşa gideceksin değil mi? Vatanın için gideceksin değil mi? Beni de unut dünyayı da unut.! Ben… Ben bir mektubunu bile istemem…” (VYS: 19)

Allah’ın ona verdiği bir hediye olarak gördüğü sevgilisinin fikrini değiştiremeyeceğini anlayınca Zekiye, durumu kabullenir. Sevgililer doğru dürüst vedalaşamadan ayrılırlar. Bu ayrılış Zekiye’nin bir anlık kendini kaybetmesine ve sorgulamasına sebep olur. İslam Bey’in evin penceresinin yakınında diğer dava arkadaşları ile konuşmasını duyar ve onların peşinden erkek kılığına girerek gitmeye karar verir. Ne de olsa seven, sevdiğinin ardından hiç ayrılmamalıdır:

“Beyi seven hiçbir zaman ardından ayrılmazmış! Bak söz söylerken vatandan başka bir şey düşünüyor mu? Bak hiç aklına gelir mi ki, burada bir zavallı var, kendisinden ayrılmayı canından ayrılmaktan kötü biliyor da ayrılmamaya çare bulamıyor! Seni seven hiç ardından ayrılmaz öyle mi? İşte ben de ayrılmıyorum… Ama erkek değilmişim.. Kim bilecek?” (VYS: 27)

Cephede Adem takma ismini kullanan Zekiye, İslam Bey’i bir çatışmadan sonra görünce yüreği sıkışır ve kendini zor tutar. Onun yanında kalmaya razı olur. Yaralarının ağırlığı ile uyumakta olan sevgilisinin yanı başında onu seyrederek uyanmasını bekler. Sevgilisi ise uyanmasına müteakip Zekiye’sini hatırlar ve kendine gelişlerinde hep onunla olduğunu ifade eder:

“Ya Rabbi! Acaba ben ne büyük günah işledim… Hastalık nöbetleri sırasında bile gözlerim kapandıkça Zekiye’nin, açıldıkça yine Zekiye’nin yüzü görünüyordu.İnsanı cehennemdeyken bile cennette gibi göstermek adaletine yakışır mı?” (VYS: 52)

Kendine tamamen geldiğinde İslam Bey, Zekiye’yi derhâl tanır ve ona olan bağlılığını inançla ifade eder. Zekiye’ye karşı mahcuptur; ancak Zekiye, İslam Bey’in vatana olan aşkını artık anlamıştır ve bu sebeple İslam Bey, onun gözünde giderek büyümektedir. Aşkları artık ölüme bile meydan okuyan sevgililer, savaş sırasında bir cephanenin patlatılması görevini alırlar ve bu göreve Zekiye de talip olur. İslam Bey ne kadar tereddüt ederse etsin Zekiye’yi yolundan döndüremeyeceğini anlar ve bu inançla görevlerini başarıyla yerine getirirler.

Batı Tiyatrosundan izler bulunabilecek olan Gülnihâl, kurgu, tiyatro tekniği ve kompozisyon bakımından kimi araştırmacılar tarafından Vatan Yahut Silistre’den üstün tutulur. Eser, bir taşra bölgesinin sancak beyi olan Kaplan Paşa’nın zulümleri ile bu zulümlerin karşısında duran Muhtar, İsmet ve Gülnihâl arasındaki mücadeleyi anlatır. (Ulutaş, 2012 : 879- 880)

Kaplan Paşa ve Muhtar, amca oğulları iken İsmet, her ikisinin amca kızıdır. Kaplan Paşa’nın da Muhtar’ın da gönlü İsmet’tedir. İsmet ise Muhtar Bey’e aşıktır. Gülnihal ise esere ismini vermesine rağmen merkez kişilerden biri değildir ve İsmet’in kalfası görevindedir. Eserin başında İsmet’i hayatında yaşadığı türlü zorlukları ardı ardına sıralayarak bunaltır, bayıltacak hale getirir. Yine de iyi yürekli bir kişilik olduğunu sezdirir. Öyle ki Muhtar Bey’i kıskanan Kaplan Paşa’nın bir hinlik yapacağını, bir felâket getireceğini İsmet’e sürekli anlatır:

“Ah! Çocuk, sen hâlâ bu dünyayı seyir yeri zannediyorsun. Aşk gönlünü sarmış, gözlerini bürümüş. Ne yana baksan gülecek, eğlenecek şeyler görüyorsun. Muhtar Bey tıpkı aslan gibi. Karşısındakinin yılan olduğunu hiç düşünmüyor. Üzerine salına salına gidiyor. Yılan aslanla pençeleşmeye gelmez. Uzaktan üstüne atılır. Beline sarılır, kemiklerini kırar.” (GN: 15)

Gülnihâl’in Muhtar Bey hakkındaki bu korku verici sözlerinden dolayı telaş içine düşen İsmet, durumunu sevdiği adam olan Muhtar Bey’e iletir. Muhtar Bey, sevgilisinin korkularının yersiz olduğunu, yüreğindeki inanç ve cesaret sayesinde kendisine hiçbir şey olmayacağını söyleyerek sevgilisini rahatlatmaya çalışır. Gülnihâl’e de sevgilisine böyle sözler söylediği için serzenişte bulunur. İsmet, Kaplan Paşa’nın baskıcı tutumundan dolayı Muhtar Bey’e, beraber, bulundukları memleketten kaçma teklifinde bulunur; ancak Muhtar, yöre halkı tarafından son umut olarak göründüğünü bildiği için bu teklife olumlu ya da olumsuz bir yanıt vermez. Kaplan Paşa’nın ne yapacağını beklemeye koyulur. Kaplan Paşa ise eylemde bulunmakta gecikmez ve adamlarından Kara Veli’yi yollayarak Muhtar Bey’i hapis etmek ister.

Kaplan Paşa’nın kendisi gibi kötü yürekli annesi Paşo Hanım, oğluna Muhtar Bey’in öldürülmesini öğütler. Kaplan ise İsmet’in Muhtar Bey’e aşık olduğunu bilmektedir. Bu yüzden onu öldürmeyecek ve sevgililere birbirlerinin gözleri önünde adeta işkence edecektir. Kaplan Paşa olayların akabinde annesi Paşo Hanım’dan İsmet’i istemesini diler. Paşo Hanım kızı istemeye gittiğinde ummadığı cevaplar alır. Kaplan Paşa, bu cevapların ardından aniden içeri girer ve hançerle kızın üzerine yürür. Buradan Kaplan Paşa’nın kıza, yürekten bir sevgi duymadığını anlamak mümkündür. Belli ki Kaplan Paşa her istediğini elde etmeye alışmış bir insandır ve bu hırsı, halk tarafından sevilen ve kıskandığı amca oğlunun sevdiği kızı elinden almak derecesine ulaşmıştır. Gülnihâl bu noktada devreye girer ve kızın verdiği cevapların yanlış anlaşıldığını ifade ederek ikisini bir şekilde bir araya getireceği sözünü verir. Bu söz Kaplan Paşa’yı yatıştırır; ancak İsmet bu duruma hiç de taraftar değildir.

Kaplan Paşa, öyle zulümkâr bir adamdır ki gözünü kırpmadan halkın içinden istediği kimseleri sırf atının önünden yürüdü diye öldürebilmektedir. Hatta annesinin bile ölümünü düşlemektedir. İsmet’in kendisiyle nişanlanacağını Muhtar Bey’e iletmek üzere Muhtar Bey’in zindanına gider:

“Şu odayı bin türlü çiçeklerle süsleyeceğim. Cennet bahçelerine benzeteceğim. Ben odanın şu penceresinde oturacağım. İsmet’i kucağıma alacağım. Kendi kollarımı onun boynuna, onun saçlarını boynuma atacağım. Başını kalbimin üstüne dayayacağım. Doyunca zevkime, sefama bakacağım. Sen zindanın köşesinde oturacaksın.” (GN: 54)

Muhtar Bey ise bu durumu İsmet’in gönüllü olduğu bir durum sanır ve ona olan teessüfünü önce kendi kendine söylenerek “İsmet! İsmet! Senden bu ihaneti kim umardı?” (GN 61) ifadesiyle, daha sonra da onu zindana görmeye gelen İsmet’in yüzüne karşı “Geri! Nurdan derili yılan! Geri… Güneş kıyafetli akrep!… Kaplan Paşa karısı!” (GN: 69) sözleriyle belli eder. Daha sonra zindandan Kaplan Paşa’ya karşı ayaklanan Zülfikâr Ağa’nın yardımlarıyla çıkan Muhtar Bey, Zülfikâr Ağa’nın yardımlarıyla topladığı adamlarla beraber bir mezarlıkta buluşacaktır. Burada beklediği sırada aniden İsmet çıkagelir ve Muhtar’ı görünce ona yalvarmaya başlar. Muhtar Bey, İsmet’e beklediği karşılığı vermeyince İsmet bayılır. Zülfikâr Ağa oraya ulaştığında her ikisi de mermer kesilmiş durumda ve baygındır. Ağa, İsmet’i bir arabaya yükletir. Kendine gelen Muhtar Bey ise yaşananları bir hayal zannetmektedir.

Hazırlıklar sürerken ileri gelenlerden Şemseddin Bey’in Muhtar Bey’e İsmet’in son durumlarından bahsetmesi üzerine sevgilisine haksızlık ettiğini anlayan Muhtar Bey, pişmanlık içine girer ve Kaplan Paşa’ya karşı iyice hırslanır. Kaplan Paşa ile İsmet’in bir araya geleceği odayı önceden belirleyip hazırlıklar yapar. Kaplan Paşa, Muhtar Bey odaya ulaşamadan kendisini kandırarak sürekli bekleten Gülnihâl’i hançerler. Muhtar Bey o sırada yalın kılıç odaya girer. Yanında Zülfikâr Ağa ve diğer adamları da vardır. Kaplan Paşa bu durum üzerine yalvarıp yakarmaya başlar. Muhtar Bey, onun canını bağışlar; ancak Kaplan paşa’nın infaz emri padişahtan gelmiştir. Zülfikâr Ağa infazı dışarıda gerçekleştirir. Yaralanan Gülnihâl’in vefatı tiyatronun trajik sonudur; ancak Muhtar Bey ile İsmet’in kavuşmaları açısından eser mutlu son ile bitmiş sayılabilir.

Namık Kemal, Akif Bey adlı piyesini Magosa yolunda yazmaya karar vermiştir. Kemal bu eseri yazarken Dâniş Bey yahut Fâhişe-i Tâibe adlı bir maceradan esinlenmiştir. Konu, Kırım harbi sırasında çok sevdiği karısını bırakarak kendisini bekleyen vatan görevine koşmakta tereddüt etmeyen bir bahriye zabitinin vatanperverliği ile karısının sadakatsizliği olarak belirlenmiştir. (Enginün, 2012: 68)

Akif Bey piyeste, görünüşe aldanarak hakkında çok yanlış hüküm verdiği Dilrüba ile yeni evlenmiş bir bahriye zabitidir. Dilrüba adeta bir “nymphomane” yani erkek yiyicidir. (Tanpınar, 2003: 383) Bu durumu Akif Bey’den başka herkes bilmekte; fakat onu uyarmamaktadırlar. Çünkü Dilrüba’nın Akif Bey’den önce pek çoğu ile bir şekilde ilişkisi olmuştur. Akif Bey’in en yakın arkadaşı Şahin de bunlardan biridir. Akif’i dolaylıca uzak tutmak istese de Akif, Dilrüba’dan son derece emindir. Onun uğrunda en yakınlarının bile dostluğunu sorgulayabilir. Kendini kandırdığından habersizdir:

“Zavallıyı önceleri zorla evlendirmişler. Sen de buralısın, bilmez gibi konuşuyorsun. Ben alıncaya kadar neler çektim? Bereket versin tabiatında şefkat üstün, yoksa… Hem senin üstüne ne vazife? Dostluğun yalan değilse, vasiyetimi yerine getirirsin o kadar!..” (AB: 10)

Dilrüba, Akif Bey’e karşı hiçbir şey hissetmemesine rağmen, ona karşı türlü komplimanlar yapmaktan ve onun yüreğine hitap etmeye çalışmaktan geri durmaz:

“Siz gidiyorsunuz, aklım da başımdan gitti. İki saattir eşyanızı hazırlayamıyorum. Ben sizin gibi erkek, sizin gibi vefasız değilim; sandığınıza ne koyarsam sanki canımın bir parçasını da koyuyorum.” (AB: 13)

Dilrüba’nın Akif Bey’e karşı hiçbir şey hissetmediği, karşılıklı aşk söylemlerinin hemen ardından, Akif Bey’in onun yanından gitmesiyle söylediği sözler sayesinde anlaşılmaktadır:

“Bu adam gerçekten deli! İnsanın Ferhat-Şirin masalına inanacağı geliyor.Yedi aydır birlikteyiz, tavrımdan bir şey anlayamadı.(…) İnsan utanıyor da sevgi göstermek için ne tuhaf taklitler yapıyor.(…) Bir adam doğru olunca her yalanı nasıl doğru zanneder, şaşıyorum…” (AB: 22)

Günler sonra Akif Bey’in Sinop’ta öldüğü haberi gelir. Bu haber piyes kişilerinden Süleyman Bey’in ağzından duyulur. Süleyman Bey, Akif Bey’in babasıdır. Oğlunun vasiyeti üzerine gelin kızı Dilrüba’ya göz kulak olmak ve onu alıp götürmek üzere şehre gelmiştir. Süleyman Bey, Dilrüba ile konuşur; ancak beklediği karşılığı alamaz. Hatta hakaretamiz kelimeler duyar:

“Kendisiyle yedi ay geçindik, bir gün bile o münasebetsiz muhabbetten baş alamadım; ahrete gittiği meydana çıkalı daha üç gün olmadı, şimdi de yerine siz mi peyda oldunuz?” (AB:32)

Süleyman Bey, Dilrüba’nın Akif Bey’in yerine birini çoktan bulduğunu duyunca oldukça üzülür ama elinden bir şey yapmak gelmez. Dilrüba’nın Akif Bey yerine evleneceği adamın adı Esad’dır. Dilrüba bu kısa sürede Esad’ı kendine aşık etmeyi başarmıştır:

“Ne yapayım? Seviyorum, bir dakika ayrılığına dayanamıyorum. Yalvardım, ağladım, başvurmadığım tedbir kalmadı, bir türlü çare bulamadım, bir türlü kandıramadım; az kaldı ölecektim. Kız bunu anladı, nikaha öyle razı oldu.” (AB: 41)

Namık Kemal’in bu piyesindeki erkeklerin zayıf kişilikte ve basiretsiz oldukları, Dilrüba’nın güzelliğine hemen kanmalarında bellidir. Oysa Dilrüba güzelliğini kullanırken hemen her teklifi de kabul etmeyen bir kadın görüntüsü çizer. Erkekler pek çok nazdan sonra onu kazandıklarını sanmaktadırlar. Akif’in şehit olmadığı haberi tez alınır. Şehre tam döneceği gün de Dilrüba ile Esad’ın evlendikleri güne rast gelir. Üstelik bu evlilik Akif Bey’in kendi evinde olacaktır. Akif Bey dönüşü ile birlikte Esad’dan durumu öğrenir. Fakat Esad Akif’in şehit olduğunu sandığından böyle bir evliliğe razı olduğunu, Dilrüba’nın hala Akif Bey’in nikahında olduğunu belirtir. Akif o anki öfkesiyle Dilrüba’ya çıkışır. Dilrüba’nın ne onu ne de Esad’ı sevmeyen bir kadın olduğunu söyler. Dilrüba’da Akif Bey’e aynı suçlamada bulunur:

“Siz beni seviyor muydunuz? Eşini seven adam, öfkesine feda etmez. Size hiddetiniz benden kıymetli olunca bana rahatım için sizden makbul olmasın?” (AB: 66)

Dilrüba daha sonra Esad’ı kendisini sevdiğine inandırıcı sözlerle kandırır. Esad da hemen kanmaya hazırdır. Böylece Esad, Akif Bey’e düşman olmuştur. Dilrüba, Akif Bey’in şehit olduğuna ahaliyi inandırmak için iki yalancı şahit tutmuştur.Akif bunu meyhanede karşılaştığı şahitlerden biri olan Süfyan’dan öğrenir.Bütün bu yalanlara rağmen Akif Bey hâlâ Dilrüba’yı sevmektedir. Bunu da babası Süleyman’a itiraf eder:

“Ben mi? Ne yalan söyleyeyim, hâlâ seviyorum. Hakkınız var, hâlâ seviyorum. İçindeki sevginin birlikte çıkacağını bilsem, billahi şimdi tırnaklarımla göğsümü paralar, gönlümü bulunduğu yerden koparır, gözünüzün önünde paramparça ederdim.” (AB: 87)

Önceden plan kuran Akif, zifaf odasına gizlice girer. Amacı kendine yar olmayan Dilrüba’yı kimseye yar etmemektir. Aniden kapıyı tekmeleyen Akif, bu odada Esad ile Dilrüba’yı yan yana bulur. Elinde bir tabanca vardır. Esad’da koynundan bir bıçak çıkarır. Dilrüba’ya nişan alan Akif, araya Esad’ın girmesiyle Esad’ı vurur. Esad’da elindeki bıçağı Akif’e saplar. Dilrüba’nın o anki tek düşüncesi, odadan bir an önce çıkıp kaçmaktır. Akif ve Esad birbirini öldürmüştür. Olayların bitişiyle çıkmaya hazırlanan Dilrüba’yı kapı girişinde Akif’in babası Süleyman karşılar ve bir bıçak darbesiyle onu öldürür. Aşk üçgenine aslında hiç dahil olmayan üçüncü kişinin ölümüyle oyun sona erer

Namık Kemal’in Zavallı Çocuk adlı piyesi, konusunu yine Namık Kemal’in daha önce İbret gazetesinde yazdığı aile başlıklı makalesinden almıştır.8 Konu, genç bir kızın annesinin tamah ettiği maddi menfaatler uğruna sevdiği genç erkek yerine istemediği zengin biriyle evlendirilmesinden doğan felâketlerdir. On dört yaşındaki Şefika ile amcasının oğlu Ata, birbirlerini sevmektedirler. Amca oğlu ile yaşanan aşk, Gülnihâl piyesinde de kendini göstermektedir. Şefika’nın babası Halil Bey ise maddi anlamda sıkıntıdadır. Kendisine yardım edecek olan bir paşaya kızını verip bu sıkıntıdan kurtulmak amacındadır. Bu doğrultuda onu yönlendiren asıl kişi ise Şefika’nın annesi Tahire Hanım’dır. Durumdan ilkin haberi olmayan Şefika, geceleri uyuyamayacak kadar Ata’yı sevmektedir. Ata ise derslerine çalışmakta ve derslerini verince zabit olma hayalleri kurmaktadır. Ancak Şefika’ya olan aşkı, onun da işlerini savsaklamasına sebep olmaktadır. İkili sıklıkla bir araya gelip birbirlerini nasıl sevdiklerini açıkça ifade ederler. Şefika için bu ilan-ı aşklar daha zordur:

“Ah!.. Ben bu kadar zaman çalıştım, gönlümden geçen hisleri bir türlü bir yere toplayıp da kendi kendime bile anlatamadım. Sen, bilmem nasıl güçlü olup da tarif edebiliyorsun! Lisanın gönlünde mi? Anladım beyim, şimdi lâyıkıyla anladım. Ben de seni seviyorum.” (ZÇ: 15)

Ancak bu hisler, annenin zorlamalarıyla yerini kabullenişe bırakacaktır. Şefika oldukça zorlandığı vazgeçiş kararını annesinin bin bir zorlamaları üzerine verir; ancak bir şartı vardır. Başka biriyle evlendirileceğini Ata’nın duymaması. Bir süre sonra Ata evden ayrılır. Şefika, Paşa ile nikahlanır. Ard arda geçen günlerden sonra, Şefika’da bir hastalık peyda olur. Bu hastalık o çağın yaygın hastalığı olan veremdir. Annesi onun hakkında verdiği karardan dolayı pişmandır. Yine bir gün Şefika’nın hastalığı ilerlediği sırada Ata eve döner. Bu arada nikahlanan Paşa, sanki eserde yok gibidir. Piyesteki en önemli kusur budur denilebilir.

Şefika’nın yanına giden Ata, sevgilisini o hâlde görünce yıkılır. Şefika ise Ata’nın yanı başında öldüğü için memnundur. Ölümünden dolayı sevgilisinin üzülmesini, kendini suçlamasını istemez. Yüce bir gönül gösterir. Bu, onun yaşındaki bir kızdan beklenmeyecek bir gönüllülüktür:

“(…) Senin yanında ölüyorum, memnunum. Sen sakın sıkılma. Sen sakın bana ağlama. Sonra beni ahrette de rahatsız edersin. Sakın, sakın senin için öldü derlerse inanma! Vücuduma hastalık geldi.İnsan bu ya. Kader böyle imiş.” (ZÇ: 51)

Şefika’nın ölümü beklenirken Ata daha hızlı davranır ve şişede taşıdığı zehri içerek kendi canına kıyar. Şefika da çok geçmeden son nefesini verir. İki aşık birbirlerinin koynunda ölürler. Sorumsuz aile fertleri ise bu sahne karşısında bile birbirlerini azarlarlar. Hatta babanın son sözleri tam bir duyarsızlık örneği gibidir. “Ah… Zavallı Çocuk!” (ZÇ: 56)

Namık Kemal’in 1876’da Magosa’da yazdığını ifade ettiği eseri Kara Bela, yazarın ancak ölümünden sonra 1908 yılında kitaplaştırılabilmiş olan beş perdelik bir eserdir. Pek çok araştırmacı tarafından Namık Kemal’in en zayıf eseri olduğu ifade edilen Kara Bela için, Victor Hugo’nun “Ruy Blas” adlı eserinin bir taklidi olduğu da ifade edilmektedir. (Aydın, 2011: 201) Eserin zayıflığı, çoğunlukla üslubun ve kuruluşunun zayıflığı ile ölçülür. “Prenseslerin halayık ağzıyla, yahut ‘Diyojen’ deki o zarif ‘Ayol’lu fıkraların ifadesiyle konuştuğu, halayık ve esirlerin efendilerinin yanında bir ifade yüksekliği kazandığı bu piyesin mevzuu harem ağalarının şark saraylarındaki meşum rollerini göstermek için tertip edilmişe benzer.” (Tanpınar, 2003: 399) Eser halk hikâyelerimizden biri olan ve içinde masalsı unsurlar bulunduran Tahir İle Zühre’yi andırmaktadır. Eserin konusu bir Hint hükümdarının kızının, gözü şehvetten dönmüş bir harem ağası tarafından tecavüze uğrayıp, sevdiği şehzade ile nikahlandığı gece, bu harem ağasını öldürdükten sonra, kendisinin ve sevgilisinin intiharından ibarettir. (Korkmaz, 2007: 68) Yazarın aşk konusunu işleyip de sonunda intihar bulunan piyesleri Kara Bela, Celâleddin Harzemşah ve Zavallı Çocuk’tur. Ayrıca Vatan Yahut Silistre hariç her eserin sonunda ölüm olgusu bulunur.

Kara Bela’da da aynı Gülnihal adlı eserde olduğu gibi, bir hükümdar kızı ve onun dadısı bulunmaktadır. Bu kez kızın adı Behrever, dadının adı ise Mihridil’dir. Behrever’in sevdiği adam olan Mirza Hüsrev, vezirin oğlu ve orduların da baş komutanıdır. O da Behrever’e karşı tutkunluk içindedir ve sabah akşam penceresinin önünde dolaşmaktadır. Kıskanç hizmetli, Arap lala Ahşid ise bu aşkı kıskanmaktadır. Behrever’e karşı cinsel bir tutkunluk içinde olan Ahşid, bir şekilde bu ikilinin aşkının önüne geçmek ister. Bu bağlamda da bakıcılık, koruyuculuk vasfını kullanır. Önce dadı Mihridil’in üzerine hançerle yürür, sonra da ortalarda dolaşan Mirza Hüsrev’i adeta azarlayarak uyarır. Behrever ise bu azarlanışı öğrenince sevgilisinin kendisi yüzünden kırılacağından korkarak üzülür:

“(Kendi kendine) Şayet onun gönlünü kırdıysa… Bir arap vücudunun, hayatının bedelini esirci avucunda görmüş bir fellah, onun gönlünü kıracak! Benim dünyada onun gönlünden başka ele alacak bir muradım olmadığını düşünmeyecek.” (KB: 37)

Ahşid, bu hareketlerinin Behrever’i kendisine düşman ettiğini görünce akıl değiştirir ve Mirza Hüsrev tarafına geçmiş gibi görünür. Mirza, yakın zamanda bir savaştan galibiyet ile çıkmıştır. Mirza Hüsrev aslında Behrever’e layık bir gençtir. Ancak yakın zamanda ikisi yakınlaşır hatta evlendirilirlerse, padişah, Mirza Hüsrev’in Behrever’i savaş ganimeti olarak düşünebileceği fikrini ortaya atar. Bu durum padişahı kızdıracak, böylece Behrever ile evlenmelerine izin vermeyecektir. O yüzden acele etmemek lazımdır. Bu fikirler, Behrever’i Ahşid’e yakınlaştırır ve Ahşid, Behrever’in güvenini kazanır. Behrever, artık kendisini Ahşid’in aklına teslim edecek, dadısı Mihridil’i dinlemeyecektir.

Ahşid, Mirza ile Behrever’i bir kez daha bir araya getirme fikrindedir. Amacı onları birbirine iyice yaklaştırdıktan sonra kıza tecavüz etmek ve böylece ikisinden de intikam almaktır. İkili bir araya gelirler; ancak aralarında yine de bir mesafe vardır. Birbirlerine karşı sizli bizli konuşurlar ve birbirlerine iltifat etmeye çekinirler. Mirza odadan çıktıktan bir süre sonra Ahşid odaya gelir ve Behrever ile bir süre konuştuktan sonra kıza asıl duygularını açıklar:

“Lütuf buyurun efendim, şu kapalı sözleri, hayalleri bir tarafa bırakalım da biraz adam gibi konuşalım: Siz gerçekten beni ‘ne erkek ne kadın’ zannettiniz öyle mi? Bana olan iltifatlarınız da Hüsrev ile dostluğuna vasıta olmak için değil mi? İşte Hüsrev’i bir kere gördünüz, ben de hakkımı isterim, ben de adamım. Ben de seni seviyorum! ” (KB: 69)

Bu sözlerin ardından Behrever’e sahip olan Ahşid, yıllarca hadım edilmiş rolü yaparak sultana yakın olmuştur; ancak aslında hadım edilmemiş bir adamdır. Behrever kendine geldikten sonra artık iğfal edilmiş bir kızdır. Halası Nurcihan’ın kendisine Mirza Hüsrev’i işaret etmesi üzerine kendisini delikanlıya layık görmez ve onu istemediğini halasına açıkça belirtir. Ayrıca Ahşid’e kandığı ve Mihridil’i dışladığı için de pişmandır:

“Zavallı kadın! Meğer beni gerçekten seven babam, halam, Mihridil imiş, Of! Hüsrev de seviyor… ben, ben de onu seviyorum… Ya Rab, ikimizi de taştan yarataydın ne olurdu? Ben, iki üç gün içinde toprak olurdum, o da toprak olurdu, öldükten sonra olsun birbirimize benzerdik! Bir yatakta yatmayacağız, belki mezarda yatarız…” (KB: 83)

Behrever, olanlardan sonra Ahşid’e onu kabul etmiş görünür ve Ahşid’den Mirza’yı zehirlemek için bir zehir ister. Ahşid bu fikre önce inanamaz; ama daha sonra sevinçle bu fikri kabul eder ve Behrever’e bir şişe zehir verir. Behrever gizlice bu zehri kendisi içer. Daha sonra odasına babası Şah’ı, halası Nurcihan’ı, dadısı Mihridil’i, sevdiği adam olan Mirza Hüsrev’i ve Ahşid’i toplayarak, onlara yaşananları açıkça anlatır. Ahşid, her şeyi yalanlar; ancak Mirza ona inanmaz ve hançer darbeleriyle canını alır. Hemen ardından Behrever de canını teslim eder. Bunun üzerine Hüsrev, son bir hançer darbesiyle kendi hayatına da son verir. Şah olanları idrak edememekte, hala Nurcihan ise feryat içindedir.

Celâleddin Harzemşah adlı piyes, Namık kemal’in 1881 yılında bitirebildiği piyesidir. Yazar, bu piyesin yazımına Magosa’da başlamış, ancak Midilli adasına yerleştiği zaman bitirebilmiştir. Üzerinde en fazla çalıştığı piyes olan Celâleddin Harzemşah, Victor Hugo’nun Cromwell eseri gibi oynanmak için değil okunmak için yazılmış on beş perdelik bir eserdir. Bu eserin bir diğer önemli özelliği ise, eserin başında Namık Kemal’in edebiyat ve tiyatro hakkındaki görüşlerini ifade ettiği bir mukaddime’nin bulunmasıdır. Bu mukaddimeye Mukaddime-i Celâl adı verilir.

Eserde Harzemşah Devleti’nin son hükümdarı olan Celâleddin Harzemşah’ın hayatı anlatılır. Bu hayat çerçevesinde, onun Moğollara karşı olan mücadeleleri, aile yapısı, sevdiği kadınlar ile olan ilişkileri ve devleti için gerçekleştirdiği kahramanlıklar yer alır. Celâl bu eserde iki büyük aşk yaşamıştır; ancak bunlardan ikincisi, ilkine simaen benzediği için olmuştur. Celâl’in hayatına giren iki kadının isimleri Neyyire ve Mihr-i Cihan’dır. Neyyire onun evlendiği kadındır ve oğlu ve Kutbeddin’in annesidir. Celâl’i en zor zamanlarında yalnız bırakmamış ve ona türlü sözlerle destek olmuştur. Celâl bu üzgün anlarında ister istemez onu ihmal etmektedir. Neyyire ise aşklarını her daim taze tutmak ister:

“Güneş cemâlin – akşam bulutu gibi – üzerine çöken şu matem renginden ne zaman kurtulacak? O çehre, bir vakitler sabâh-ı nev-bahâra(ilkbahar sabahı) benzerdi.(…) Bir kerecik, bir dakikacık olsun gülmez misin? Neyyire’ne, bir vakitler, yanında canlanmış bir meserret (mutluluk) gibi gördüğün Neyyire’ne” (CH: 79)

Celâl ise, Neyyiresine aslında gönülden bağlıdır; ancak halkının ve devletinin içinde bulunduğu durum, onu oldukça yaralamaktadır. Neyyire’yi çok sevmesine rağmen sevgisini gönlünce ifade edememektedir:

“Dünyada senden sıkılmak, ayrılmayı istemek, benim için mümkün müdür? Allah aşkına öyle hatıralara, öyle vâhimelere aldanma da bir kere ciddi düşün! Bir kere gönlüne sor! Bir kere vicdanına dikkat et!” (CH: 85)

İki eş arasındaki sevgi bağı böylesine kuvvetli olmasına rağmen, Celâl Moğollar ile yaşanan bir çatışma sırasında Sind nehrini geçerken eşini ve oğlunu kaybeder. Neyyire ve Kutbeddin boğulmuştur. Hindistan’a kaçmak zorunda kalan Celâl intikam hırsı ile dolar. Hindistan’da yeniden güç bulan ve bir ordu toplayan Celâl, birer birer her yeri almaya başlayarak Tebriz’e kadar gelir. Tebriz hükümdarı Atabeg’i mağlup eder; ancak elinden kaçırır. Atabeg’in hanımı Mihr-i Cihan ise inanılmayacak derecede Neyyire’ye benzemektedir. Celâl bunu fark eder. Biraz da bu fark edişin etkisiyle Mihr-i Cihan ile evlenir. Mihr-i Cihan’a ilk başta bu benzerliği söylemez. Ama bir gün Mihr-i Cihan’ın kendisine neden soğuk davrandığını sorması ve onu sürekli sıkıştırması neticesinde durumu açıklamak zorunda kalır. Mihr-i Cihan, ona iyiden iyiye aşık olduğu için bu durumu yadırgamaz, kabullenir. Onun tek amacı Celâl’in iyi olmasıdır. Onun bir dakikacık rahatı için elinden gelen ne varsa yapar:

“Vücudunuza hiç acımazsınız? Elinizdeki düşman esirleri bile sizin kadar meşakkat görmüyor. Bari bize acıyınız! Millete biraz merhamet ediniz de biraz uyuyunuz! (mahzûn mahzûn) Üç geceden beri bir dakikacık göz kapanmadı. En karibiniz (yakın) ben iken, size nasıl hasret isem kirpikleriniz de birbirine öyle müştak, öyle hasret dolar.” (CH: 248)

Nitekim savaşlardan dolayı çok yorulan ve hasta düşen Celâl, öldürülmemek üzere dağlarda Mihr-i Cihan ile beraber günlerce dolaşıp gizlenir. Nihayetinde bir gün asilerin eline düşen Celâleddin para yedirilmiş bir asi olan Cabir tarafından hançerlenir. Celâl her şeye rağmen onu affeder, çünkü Celâl’e göre bir Müslüman’a başka bir Müslüman silah doğrultmamalıdır. Son nefesine doğru Celâl’in eski karısı Neyyire’yi unutamadığı ve onu sayıkladığı görülür. Mihr-i Cihan bu durumda bile Celâl’e gönül koymaz. Ondan merhamet ister. Bu tavır, gerçekten, karşılıksız, çıkarsız seven bir aşığın tavrıdır. Celâl, Neyyire’nin ismini sayıklarken Mihr-i Cihan bir hançer de kendisine vurur. Böylece yazar, bu piyesinde de baş kişileri olan sevgilileri bu dünyada birbirine kavuşturmamıştır.

Sevgiliye duyulan aşk konusunda yazarın romanlarını inceleyecek olursak ilk sırada İntibah romanı gelecektir. Bu eserdeki aşk olgusu diğer roman Cezmi’ye göre çok daha kuvvetli gelişir. İntibah’ın fikrî muhtevası “gençlere hayat tecrübesinin erken çağlardan itibaren kazandırılması lüzumu” dur. (Akyüz, 1995: 76) Romanda varlıklı bir ailenin çocuğu olan Ali Bey’in bir gün Çamlıca’da dolaşırken uzaktan görüp tutulduğu Mahpeyker adlı bir hayat kadınıyla yaşadığı entrikalı aşk ilişkisi anlatılır.

Ali Bey, Mahpeyker’i hayat kadını olduğunu bilmeden sever. Mevsim aşkın mevsimi olan bahardır. Gönül mevzularında tecrübesiz bir genç olan Ali Bey, Mahpeyker’i bir kere uzaktan görür ve daha sonra hep onu gördüğü yere gitmeye başlar. Gördüğü kadın Mahpeyker, romanda son derece fettan bir kadın olarak anlatılmıştır:

“Bir güzeli severdi, fakat yılan bir çiçeği nasıl severse, bu da öyle severdi. Bir adamı nasıl sararsa bu da öyle sarmak isterdi. Mezar vücudu nasıl kucaklarsa bu da öyle kucaklamaya çalışırdı.” (İN: 29)

Kadınla ertesi denk gelişlerinde tanışmayı başaran Ali Bey, onunla tanışmak vesilesiyle sohbet etmek şansı bulur. Kadın durumunu açıkça Ali Bey’e anlatamaz. Kili arasında gayet saygılı ve açık vermeyen bir sohbet gerçekleşir. Bu sohbetler günler geçtikçe birbirini takip eder. Ali Bey bir gün yakın arkadaşlarından Atıf Bey ile beraber yine Çamlıca’dadır. Mahpeyker’i uzaktan gören Atıf Bey’in dayısı Mesut Efendi, Mahpeyker için yüz kızartıcı ifadeler kullanır. Ali Bey, Mesut Efendi’nin bu sözlerinden alınır ve ona neden böyle sözler söylediğini açıklamasını ister. Mesut efendi Mahpeyker’in asıl yüzünü Ali Bey’e anlatır. Ali Bey, aşkı gözünü kör etmiş olduğundan Mahpeyker’in bu durumuna gereken tepkiyi bir türlü gösteremez. Ali Bey, basiretsiz, hayat karşısında pasif bir kişilik örneği çizer. Mahpeyker ile bir sonraki buluşmalarında kadın, durumunu Ali Bey’e açıkça anlatır. Ali Bey, o ne dese kanacağı için söylediklerini anlamaya ve onu affetmeye çalışır. Mahpeyker, bu adamı ağına düşürdüğünden iyice emindir.

Ali Bey kısa zamanda evini ve işini ihmal etmeye başlar. Mahpeyker onu giderek tüketmektedir. Bir süre sonra, Atıf Bey’in dayısı Mesut efendi, Ali Bey’in durumunu Ali Bey’in annesine açıklar. Anne de tedbir olarak eve Dilaşub adında bir cariye alır. Fakat cariye Ali Bey’in ilgisini çekmez. Ali Bey, sürekli Mahpeyker’e gitmektedir. Mahpeyker, Ali Bey ile sürekli buluştuğundan mesleğini icra edememekte ve geçimini sadece Abdullah isimli Suriyeli bir Arap’tan aldığı harçlıklarla sağlamaktadır. Ali Bey, bir gün Mahpeyker’in eski hayatına devam ettiğini öğrenince, sırf ona olan hıncından ve onun acı çekmesini istediğinden Dilaşub’un yanına döner ve onunla ilgilenmeye başlar. Evlenmeleri kararlaştırılır. Aşk üçgeninin üçüncü kişisi olan Dilaşub da Ali Bey’e aşık olmuştur ve saf duygularla onu sevmektedir. Durumu çok geçmeden öğrenen Mahpeyker, kıskançlığın da etkisiyle Dilaşub için iftiralar atmaya başlar. Ali Bey, basiretsizliği ile bu iftiralara da inanır ve Dilaşub’u döverek bir esirci tüccarına satar. Esirci Mahpeyker’in adamlarındandır ve Dilaşub’u doğruca Mahpeyker’e götürür. Mahpeyker de onu, sermaye olarak kullanmaya başlar.

Bütün bu olanlar Ali Bey’in çökmesine ve hastalanmasına sebep olur. Oğlunun bu durumuna dayanamayan anne de bir süre sonra hayatını kaybeder. Mahpeyker’in içindeki intikam ateşi ise bir türlü sönmemektedir. Bu yüzden Ali Bey’i öldürmek üzere bir plan kurar. Onu bir eğlenti evine çağıracak ve orada öldürecektir. Bu planı öğrenen ve Ali Bey’e olan aşkı halen dinmeyen Dilaşub, Ali Bey’e durumu gizli yollardan iletir. Onun yerine kendi geçerek eğlenti evindeki yatağa girer ve ışıkları söndürür. Ali Bey çoktan kaçmıştır. Eve gelen kiralık katil Dilaşub’u Ali Bey sanarak öldürür. Ali Bey ise yanında emniyet görevlileri ile eve gelir. Odaya girdiğinde Dilaşub’un cesedini gören Ali Bey çılgına döner. Dilaşub’un sevgisinin gerçekliğine artık tamamen inanmıştır. Bu sırada Mahpeyker yüzünde zalim bir gülümseme ile odaya girer. Ali Bey, eskiden deli gibi tutkun olduğu kadını Dilaşub’u öldüren bıçakla delik deşik eder ve emniyet görevlilerine teslim olur.

Cezmi (1880-1882 ve 1883) romanı, Namık Kemal’in birbirine tezat özellikler gösteren roman kişilerinin karşılaştırılmasını örnekleyen ve bu sayede de idealist insan tiplerinin ortaya çıkarılmasının amaçlandığı tarihî bir romandır. (Ulutaş, 2012: 877) Namık Kemal, bu kitapta, İttihad-ı İslâm fikrini, vatan sevgisi ve insan hakları üzerindeki fikirlerini bir araya getirmiştir. (Tanpınar, 2003: 407) İntibah’ta aile kurumu ve çocuk eğitimi konusu üzerine yoğunlaşan bir olay örgüsü var iken Cezmi’de olayların arka planında İslâm birliği ideolojisi bulunmaktadır. (Uçman, 2014: 122)

Eserde, III. Mehmed devrinde İstanbul’da çıkan sipahiler isyanının başlarından biri olan şair Cezmi’nin yetişmesi ve İran savaşlarında gösterdiği kahramanlıklarla bu savaşlarda tanışıp dost olduğu Âdil Giray’ı kurtarmak için İran’da başından geçen maceralar anlatılır. 9 Bu eserde de sanatkârâne üsluptan şaşmayan yazar, (Akyüz, 1995: 78) romanın ilk bölümünde birçok tasvir sahnesini de içinde barındıran, bolca Cezmi’nin anlatıldığı bir kısım ortaya koymuştur. Eserin ana konusunu teşkil eden aşk üçgeni romanın ikinci yarısındadır denilebilir. Bu romandaki aşk üçgeninin kahramanları şehzade Âdil Giray, şahın karısı Şehriyar ve şahın kız kardeşi Perihan’dır. Şehriyar diğer iki gençten daha yaşlı ama yaşından daha güzel görünen, şehvet düşkünü, dalavereci bir kadındır. Ülkenin yönetimini şahtan çok bu kadın idare eder. Şah, romanda oldukça pasif bir kişiliktir. Şahın kız kardeşi Perihan ise, şehirde anlatılanların aksine iyi yürekli ve adaletli bir genç kızdır. İranlılar ile savaşan Kırım Tatarları ordusunun baş komutanları olan Âdil Giray ve Gazi Giray, bu savaşta yenilerek esir düşerler. Sonucunda da biri bir kaleye diğeri ise şahın ülkesindeki saraya hapsedilir. Orduyla birlikte gelmiş olan şahın karısı Şehriyar, saraya hapsedilecek olan Âdil Giray’ı görünce hemen âşık olur. Romanda, şah, Şehriyar’ın ihtiyaçlarını giderecek bir erkeklik göstermemektedir. Belki de Şehriyar’ın Âdil Giray’a karşı ilgi göstermesinin sebeplerinden biri de budur. Şehriyar, Âdil Giray ile görüşmeler yapmak üzere kendi kendini görevlendirir. Aslında bu görevi şah vermiştir; ancak pasifize edilmiş şaha sözünü geçiren Şehriyar olmuştur. Bir süre sonra aynı göreve şahın kız kardeşi Perihan da dahil olur. Çünkü Perihan, Şehriyar’ın bir şeyler karıştırıyor olmasından şüphelenmiştir. Yüzünü Âdil Giray’a karşı ilkin gizleyen genç kız, onu görünce büsbütün kendini kaybeder ve ona gönlünü verir. Perihan’ın yüzünü görmemesinden dolayı henüz kıza karşı ilgisiz kalan Âdil Giray’ın aklında Şehriyar belasından da kurtulup buradan bir an evvel çıkmak vardır. Bu amaçla Şehriyar ile ilgileniyormuş gibi görünüp anlaşmalar yapmaya çalışır. Şehriyar, Âdil Giray’a aşkını çoktan itiraf etmiş bir durumdadır ve Perihan’ı bu mevzudan def etmek arzusu içine girmiştir. Perihan ise, Şehriyar’ın âdil Giray’ı kandırma ihtimaline karşı artık her müzakereye katılmak istemektedir. Bu iki kadının müzakere için sürekli Âdil Giray’ın odasına gitmesi saray çalışanları tarafından garipsenmeyecektir. Çünkü emri şah vermiştir. Perihan, ikinci defa müzakereye gider; ancak bu kez yalnızdır. Özellikle bu görüşmede yüzünü Âdil Giray’a gösterir. Şehriyar’a karşı hiçbir şey hissetmeyen Âdil Giray, Perihan’ı görünce derhâl âşık olur ve böylece üçgen tamamlanır:

“Allah’ın özene bezene yarattığı Perihan gibi şaheser bir güzele gönül vermemeye imkan yoktu. Âdil Giray bir bakışta çıldırasıya âşık oldu. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Güneş doğunca dünya üzerindeki varlıklar nasıl birden aydınlanırsa, çok güzel bir kadına böyle birden âşık oluvermek de olağan şeylerdi.” (CZ: 136)

İkili birbirine belli bir zaman sonra açılırlar. Bazen araya Şehriyar’ın entrikaları girse de aralarında yaptıkları konuşmalar, (Çoğu zaman bu konuşmalar gizli mektuplaşmalar şeklinde devam eder.) birbirlerine bozulmalarına engel olur. Aralarındaki sevginin gerçek olduğu buradan anlaşılabilir. Şehriyar, iki sevgilinin birbirlerine delice âşık olduğunu anladığında iş işten tamamen geçmiştir. Âdil Giray kendisini aldatmıştır. Âdil Giray’a gidip intikam vaktinin yaklaştığını haber vermekte gecikmez:

“Hanzadem! Beni tanımadınız mı? Ben, haşmetli İran şahının karısı Şehriyar’ım. Sizi bunca izzet ve ikbal içinde yaşatan da sadece benim! Başka hiç kimse değil… Buna rağmen Perihan’ı bana tercih etmişsiniz. Allah mübarek etsin. Fakat ikinizin de birer avuç kanı ile ellerimi kınalayacağım. Haberiniz olsun…” (CZ: 225)

Bu durum üzerine âdil Giray da bu üçgeni bozarak, Şehriyar’a aslında hiçbir zaman vuslat imasında bulunmadığını, kendisine karşı hiçbir şey hissetmediğini ifade ederek düşmanlığın sınırlarını iyiden iyiye çizer. İlerleyen günlerde bu kez Şehriyar ile Âdil Giray arasında mektuplaşmalar gerçekleşir. Bu mektuplaşmalarda duygusal ifadeler yer alır. Bu ifadelerin Âdil Giray tarafından gelme sebebi, Şehriyar’ın Perihan ile olan aşklarına bir halel getireceği düşüncesidir. Şehriyar bu rahatlık içinde Perihan’ın odasına gider ve onu tehdit eder. Perihan aşklarından vazgeçmek niyetinde değildir. Şehriyar’ın Perihan’a yaptığı tehditler âdil Giray’ı çileden çıkarır ve genç adam Şehriyar’a bu kez gerçek duygularını açıkladığı son bir mektup yazar. Şehriyar artık tamamen düşman konumuna geçmiş durumdadır. Şah yanlısı Şii komutan Rüstem Han’dan yardım isteyen Şehriyar, sadrazamı da ikna ederek Perihan ile Âdil Giray’ın öldürülmeleri gerektiğini açıkça ifade eder. Rüstem Han, Şehriyar’a ilkin yakın görünür; ama içten içe ona düşmandır. Çünkü Şehriyar pek çok keresinde onun yükselişine engel olmuştur. Beklenmedik bir hareketle adamlarına, Şehriyar’ın, Âdil Giray’ın ve Perihan’ın öldürülmeleri emrini verir. Askerler bu emre uyarak her üçünü de öldürürler. Perihan ve Âdil Giray’ın birbirleri için son ana kadar savaşmaları sevgilerinin derecesini gösterir. Şehriyar ise bir anlık kıskançlıkla hem kendi hayatını hem de sevdiğini kaybetmiştir. Eser aşk olgusu açısından bakıldığında trajik son özelliği gösterir.

b. Vatana Duyulan Aşk:

Vatan Yahut Silistre’de, ki daha eserin ismi bile asıl fikrin ne olması gerektiği konusunda bir öncelik sunmaktadır, vatanı için aşkını kalbine gömmeye hazır olan İslâm Bey’in, gözünü bile kırpmadan cepheye gidişi görülür. Sevgilisi Zekiye ilkin bu durumu algılayamaz. Vatanı, sevgilileri ayıran bir olgu olarak algılar. İslâm ise onun bu durumu anlamasını beklemektedir. Zekiye ne derse desin, o zaten gidecektir. Çünkü vatan kaybedilirse zaten sevgili ile vakit geçirilecek, birlikte yaşanacak bir toprak parçası bile olmayacaktır. İslam Bey, vatanın, milletine, milletin de vatanına muhtaç olduğunu ifade etmektedir:

“Vatan ki, kırk milyon can besliyor; hala uğrunda isteyerek can verecek kırk kişiye sahip olmamış! Vatan ki, her zaman kılıcının korumasında birkaç devlet yaşarken, şimdi birkaç devletin yardımıyla kendini koruyabiliyor! Vatan ki, hala erkeklerimiz anlamını bilmiyor, kadınlarımızı adını duymamış; işte kibir say, gurur say; ben o vatanı sana bana muhtaç görüyorum.” (VYS: 21)

Onun kendisini bırakıp gidişini kabullenemeyen Zekiye, belki öncelikle vatan aşkıyla değil ama sevgiliye duyulan aşkı sebebiyle cepheye erkek kılığında gider. Karşı birliğin cephaneliğinin patlatılmasında insan üstü bir mücadele örneği gösterir. İslâm Bey, sevgilisinin cephede ve yanında olduğunu anlamasına rağmen, kendisine yardım etmesine engel olmaz. Çünkü bu vatan topyekûn bir savaş neticesinde kazanılabilecek kutsal bir varlık gibidir. Vatanını sevmeyen Allah’ını da sevmez:

“Bilir misin, bence vatan, inançla aynıdır. Vatanını sevmeyen Allah’ını da sevmez.” (VYS: 55) “Ah sen vatanını düşündükçe ne kadar büyüyorsun, ben de seni düşündükçe kalbimde o kadar büyüklük görüyorum…” (VYS: 55)

Akif Bey piyesinde yazar, piyesin baş kişisi Akif Bey’i savaşa gönderir. Akif Bey de aynı İslâm Bey gibi sevgilisini cephe gerisinde bir başına bırakır. Bu durum onun vatan yolunda girişeceği mücadele öncesi elini kolunu bağlamakta, coşkunluğuna engel olmaktadır:

“Şu ayrılık olmasa ne kadar sevinçle gidecektim. Düşmen karşısına varılacak, mektepte on sene verdiğim emeklerin neticesi şimdi görülecek, devletimin şanına, milletimin büyüklüğüne, vatanımın ikbaline dair her gece yatakta kurduğum şanlı şanlı hayaller şimdi gerçekleşecek.”(AB: 11)

Gitmeden evvel eşine, eğer Allah onlara bir çocuk bağışlarsa, o çocuğu da vatanın kutsallığı üzerine eğitmesini tembihler. Akif Bey’e göre, vatan uğrunda çalışmak, savaşmak, gurur duyulacak bir olgudur.:

“ ‘Beyim insandır, beyim milletine hizmet ediyor, beyim vatanının düşmanlarına karşı duyuyor’ diye sevineceksin. Gönlünün bu duygularla dolmasını isterim, aklında daima böyle düşünceler bulunmasını arzu ederim. Cenâb-ı Hak bağışlar da senden bir çocuğum dünyaya gelirse dünya ile ahretin hiç farkını bulamayacak yolda eğiteceksin. Vatanı için seve seve ölmeye hazırlayacaksın, anladın mı?” (AB: 20)

Akif Bey, içi el vermediğinden babası Süleyman Bey’e sevgilisine göz kulak olması ve geçimini sağlaması üzerine ricada bulunur. Fakat Akif Bey’in sevgilisi Dilrüba, Vatan Yahut Silistre’deki Zekiye kadar yüce gönüllü bir kadın değildir. Aksine kötü yaradılışlı bir kadındır. Sevgilisinin cepheye kutsal bir görev için gidişi umurunda bile değildir. Sinop’ta bir gemi cephaneliğinin patlaması sırasında kocasının öldüğünü etrafa duyurur. Bu haber tamamen yalandır. Bu yalana inanılmasını sağlamak için ise iki yalancı şahit tutar. Akif Bey’in öldüğünü haber alan arkadaşı Şahin Bey, cephe gerisinde sorumsuzca bekleyen kitlelere oldukça kızgındır. Arkadaşı onlar rahat uyusunlar diye canından olmuştur:

“Asker mi? Yirmi senedir biz evimizde rahat ettik; onlar analarından, babalarından, evlerinden, barklarından ayrıldılar; süngüleriyle, kılıçlarıyla vatanın her tarafına birer demir set çektiler, devletin şanını, milletin menfaatini korudular. Biz ziyafetlerde gezdik, onlar seferlerde dolaştılar. Biz kaba döşeklerde yattık, onlar silahlarına yaslandılar, sabahlara kadar nöbet beklediler.” (AB: 25)

Celâleddin Harzemşah piyesinin baş kişisi Celâleddin, vatanına, devletine ve milletine son derece bağlı bir gençtir. Ülkenin hükümdarı olan babası, Moğol tehdidine karşı sessiz kalmaktadır. Oysa o Tatarları bir araya getirmeli ve Moğol hükümdarına göz dağı vermelidir. Bu uğurda babasından daha cesur bir genç olan Rükneddin (Celâl’in öz kardeşi) Celâl’in her daim övünç duyduğu bir komutan olmuştur. Babasında olması gereken özellikler Rükneddin’de toplanmıştır:

“Aslan kardeşim! Ne büyük hata etmişim ki pederime nedîm (arkadaş) olacağıma sana asker olmamışım. Din kavgasında, insaniyet yolunda, vatan fedakârlığında itaat için büyüğe, küçüğe mi bakılır? Dünyada Hak yoluna c^n vermek isteyenlerin önünde bulunmak gibi büyüklük mü olur?” (CH: 101)

Babasından bu direnci ve inancı göremeyen Celâl, babasının ölümüyle beraber ordu yönetimini eline alır. Erkek kardeşi Gıyas ise, onun beklediği kadar basiretli bir kardeş değildir. Vatanı uğrunda gece gündüz düşünmekten eşi Neyyire’yi ve oğlu Kutbeddin’i ihmal eden Celâl, bir çatışma esnasında onları kaybeder. Fakat bu durum bile kendisini yıkmaz ve o kaçarak yeni bir ordu kurmanın peşine düşer. Ne olursa olsun vazgeçmeyecek, kanının son damlasına kadar vatanı için savaşacaktır. Gerçekten de hedeflediği gibi bir ordu kurmayı başaran Celâl, kardeşi Gıyas’ın kendisine ihanetine rağmen bu uğurdan vazgeçmez ve birer birer ilerlediği her yeri ele geçirmeye başlar. Tebriz’e kadar gelmeyi de başarır. Tebriz hükümdarı Atabeg’i de mağlup ederek onun karısı ile evlenir. Savaşlardan dolayı yorgun düşen ve hastalanan Celâleddin’in son nefesinde bile eşine söylediği sözlerden biri Tatarların bir zaman sonra birleşeceği ve İslâm çerçevesinde birleşeceği olmuştur.

Namık Kemal, Cezmi adlı eserinde Osmanlı için canını vermeye her daim hazır genç sipahi Cezmi’nin gençliğini anlatır. Eser ilkin iki cilt olarak düşünülmüş; ancak ikinci cilde geçilememiştir. Muhtemeldir ki ikinci ciltte Cezmi ile ilgili daha çok olay üzerinde durulacak ve Cezmi de vatan için daha aktif görevler alacaktır. Cezmi daha genç yaşında, vatanı için borçlu olduğunu ve bu borcunu da kanla ödemek isteyen bir kişilik arz etmektedir:

“Bu devlet kurulduğundan beri atalarıma, babama ve bana verilen paraların karşılığını mürekkeple ödemeyeceğim. Çünkü kırmızısı kokuyor. Siyah ise gözüme Arap köle kadar çirkin görünüyor. Devlete olan borcumu kanla ödemek istiyorum.” (CZ: 53)

Cezmi’nin bu romandaki görevi esir düşen Kırım Tatarı lideri Âdil Giray’ı esir tutulduğu saray odasından kurtarmak ve hem Osmanlı’ya hem de İslâm birliği ülküsüne hizmet etmektir. Romanda bir aşk üçgeni ortasında kalan Âdil Giray ise, önceliğini her daim vatanına geri dönmeye ve onu dış güçlere karşı korumaya verir. Bu uğurda kendisine yakınlık gösteren şahın fettan karısı Şehriyar’a sahte bir yakınlık gösterir. Amacı, onun yakınlığını kullanarak rehin tutulduğu yerden çıkmak ve mevcut düzeni yıkacak eylemlerde bulunmaktır. Şahın kız kardeşi Perihan’ı görünce de bu arzusundan vazgeçmez ama öncelik sırası biraz değişir gibi olur. Yine de ilk amaç Kazvin’deki rehin tutulduğu saraydan kaçmak ve vatanına kavuşmaktır. Fakat bunu artık tek başına değil Perihan ile birlikte yapmak ister. Maalesef âdil’in bu isteği gerçekleşmeyecek, şehvetten gözü dönmüş bir kadın yüzünden vatanına dönemeyecek ve birliği sağlayamayacaktır. Onu kurtarmakla görevli olan Cezmi de başarısız olmuş bir şekilde kılık değiştirerek yurduna doğru hareket eder.

Sonuç

Tanzimat döneminin en önemli edebî temsilcilerinden olan Namık Kemal, gerek ortaya koyduğu ürünler ile gerekse, dili ve üslubu açısından romantik özellikler gösteren, yazdıklarında toplumsal faydayı gözeten, hem oynanmak hem de okunmak için eserler yazan, çoğunlukla da Victor Hugo’dan etkilenen bir yazarımızdır.

Şinasi ile tanışana kadar eski edebiyat çevresi ile daha yakından ilişkiler içinde olan yazar, sadece roman ve piyes yazmamış, fikir ve dava adamlığı da yaparak devrinin yönetim şekline ve yönetimin başında olan padişaha da karşı hep baş kaldıran kişi şeklinde yaşamıştır. Bu bağlamda dostu Ziya Paşa ile beraber yurt dışına kaçmış, bir süre orada yaşayıp farklı kültürleri tanımış, çeşitli edebî ve kültürel tecrübeler edinmiş, Hürriyet isimli bir gazete vasıtasıyla fikirlerini yurda sunmuştur. Bu sayede yazarın muhalefet görevini de başarıyla gerçekleştirdiğini söylemek mümkündür.

Kemal, Vatan Yahut Silistre, Gülnihal, Akif Bey, Zavallı Çocuk, Kara Bela ve Celâleddin Harzemşah isimli piyesler ile İntibah ve Cezmi adında iki roman yazmıştır. Hem tiyatroyu hem de romanı, halk için faydalı birer eğlence olarak sayan yazar, söz konusu fikirlere yurt dışında edindiği tecrübeler vesilesiyle ulaşmıştır. Yazar bu fikirlerine Celâleddin Harzemşah piyesinin ön sözünde yer alan Mukaddime-i Celâl’de yer vermiştir.

Namık Kemal’in piyeslerinin ve romanlarının tamamında aşk olgusu, konuya sindirilmiş bir biçimde bulunmaktadır ve işlenişi romantik bir bakış açısıyla gerçekleştirilmiştir. Her ne kadar realist romanlar yazmak arzusunda olsa da türünün ilk örnekleri olan İntibah (ilk Türkçe dram, ilk edebî roman) ve Cezmi (ilk tarihî roman) romantik bakış açısıyla yazılmış romanlardır.

Söz konusu eserlerin tümünde aşk, diğer sevgilerin üstünde tutulan; ama diğer sevgilerin de dolaylı bir biçimde çıkış kaynağı olan bir olgudur. Sadece vatanına bağlı olan piyes veya roman kişileri sevgililerine duydukları sevgiyi öteleyebilirler. Onlar için tek gerçek vatandır ve vatan olmazsa, sevilen sevgiliye kavuşmak da mümkün olmayacaktır. Âşık olunan kişiye kavuşmak için aşılması gereken büyük engeller vardır. Bu engellerden en büyüğü çoğu zaman bir savaş veya çatışmadır. (VYS, AB, CH, CZ) Bazı piyeslerde ve romanlarda, aşk sadece iki kişi arasında yaşanan bir olgu da değildir. Çoğunlukla üçgen şeklinde ilerler. Bazen de üçüncü bir kişi, kötü yürekliliğiyle sevenleri ayırmayı kafasına koyar. (GN, CZ, İN, KB) Pek çok eserde aşkın sonu trajiktir. Mutlu biten tek aşk Vatan Yahut Silistre’de kendini gösterir. Diğer tüm eserlerin sonu aşk açısından kötüdür

İttihâd-ı İslam’ı gerçekleştirmek için aşklarını öteleyen vatan âşığı kimseler, çoğunlukla merkezî kişilerden seçilmiştir. Bu kişilerin eserlerde yer alan fikirleri, Namık Kemal’in de hayat görüşünü yansıtmaktadır. Bu görüşle vatan konusunu eserlerinin başat konusu olarak belirleyen yazar için milli romantik ifadesini kullanmak yanlış olmayacaktır.

NOTLAR:

1 Dr., Bartın Üniversitesi, Yeni Türk Edebiyatı ABD., yildiraybulut@hotmail.com

2 İslam Ansiklopedisi, C.32, s. 367

3 a.g.e., s. 368.

4 a.g.e. ,s. 371

5 a.g.e., s. 372.

6 a.g.e. s.372.

7 a.g.e. s. 373.

8 a.g.e. s. 372.

9 a.g.e. s. 373.

KAYNAKLAR

AKYÜZ, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1995.

AYDIN, Abdülhalim, Namık Kemal’i Victor Hugo’ya Götüren Etkenler, Turkish Studies, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 6/3, Summer 2011, p. 197-204, Ankara, Turkey

ENGİN, Ertan, Namık Kemal’in Tiyatrolarında Kavramlar, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, C:7, S:29, Ekim, 2014.

ENGİNÜN, İnci, Yeni Türk Edebiyatı Tanzimat’tan Cumhuriyet’e (1839-1923), Dergâh Yayınları, İstanbul, 2012. İslam Ansiklopedisi, Namık Kemal maddesi, C: 32, s. 361-378, İstanbul, 2006.

KEMAL, Namık, Kara Bela, Kurgan Edebiyat, Ankara, 2011.

KEMAL, Namık, Vatan Yahut Silistre, Say Yayınları, Ankara, 2011.

KEMAL, Namık, Akif Bey, Turna Yayınları, İstanbul, 2009.

KEMAL, Namık, Gülnihal, Turna Yayınları, İstanbul, 2011.

KEMAL, Namık, İntibah, Turna Yayınları, İstanbul, 2011.

KEMAL, Namık, Zavallı Çocuk, Sis Yayıncılık, İstanbul, 2011.

KEMAL, Namık, Cezmi, Akvaryum Yayınevi, Aralık, 2005.

KEMAL, Namık, Celaleddin Harzemşah, Akçağ Yayınları, Ankara, 2014.

KISAKÜREK, Necip Fazıl, Namık Kemâl, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2011.

KOCAKAPLAN, İsa, Nâmık Kemal, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 2009.

KORKUD, Refik, Türk Edebiyatında Şairler ve Yazarlar, İş Matbaacılık, Ankara, 1970.

NECATİGİL, Behçet, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Varlık Yayınları, İstanbul, 2007.

TANPINAR, Ahmet Hamdi, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul, 2003.

UÇMAN, Abdullah, Tanzimat’tan Sonra Edebiyat ve Siyaset: Nâmık Kemal ve Ziya Paşa Örneği, Türkiyat Mecmuası, C.24, Bahar, İstanbul, 2014.

ULUTAŞ, Nurullah, İdealist Karakterler Kurgulayan Bir Yazar Olarak Namık Kemâl’in Eserlerinde ‘Yeni İnsan’ Tipi, The Journal of Academic Social Science Studies, Volume 5, Issue 7, p. 873-891, December, 2012.

ÜNSAL, Kubilay, Nâmık Kemal: Celâleddin Harzemşah, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S: 39, Erzurum, 2009. Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı 1839-2000, (2007) Editör: Ramazan Korkmaz, Grafiker Yayınları, Ankara, 2007.

MAKALEDE KULLANILAN KISALTMALAR

VYS: Vatan Yahut Silistre

GN : Gülnihal

AB: Akif Bey

ZÇ: Zavallı Çocuk

KB: Kara Bela

CH: Celâleddin Harzemşah

İN: İntibah

CZ: Cezmi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir