Pazar, Ağustos 1, 2021

‘Melankoli’ye Foucault’dan Yararlanarak Bir Bakış (Gül Büyükbay)

“İnsan dediğimiz şey yakin geçmişte ortaya çıkan epistemik bir konfigürasyonun ürünüdür ve tıpkı kumsala çizilmiş bir resim gibi “insan’ da ortadan kalkacaktır.” Kelimeler ve Şeyler, Michel Foucault

 

Yönetmenle yapılmış bir röportajdan:

Bir rüyadan uyanmak gibiydi: yapımcım film posteri için önerisini gösterdi. “Bu da ne?” diye sordum. “Yaptığın film!” diye cevapladı. “Umarım değildir’ dedim. Filmden parçalar gösteriliyor…. Bok gibi görünüyor. Sarsıldım.

Beni yanlış anlamayın… Bu film için iki yıldır çalışıyorum. Büyük bir zevkle çalışıyorum. Ama galiba kendime ihanet ettim. Ayartılmaya izin verdim. Kimse yanlış bir şey yapmadı… Aksine herkes sadakatle çalışıp yetenekleriyle benim yalnız başına belirlediğim hedefe hizmet ettiler. Yapımcım acı gerçeği gösterince, omurgamı bir ürperti kapladı:

Bu kadarı fazlaydı. Bir kadın filmi! Filmi yanlış takılmış bir organ gibi reddetmeye hazır hissettim.

Fakat benim istediğim neydi?  Başlangıç noktasında Wagner’le Alman romantizminin uçurumuna derin bir dalış yapmak istemiştim. Bu kadarını biliyorum. Yenilgiyi ifade etmenin başka bir yolu değil miydi? Sinematik ortak paydanın en aşağısına yenilmek?  Romans, ana akim sinemada sonuna kadar somuruldu.

Ve sonra, İtiraf etmeliyim ki romantik sinemayla mutlu bir ask yasamıştım. ..İsim belli: Visconti!

Soluksuz bırakan Alman romansı. Fakat Visconti’ de her zaman meseleleri eğlencelik olmanın ötesine götüren bir şey vardı. Filmlerini başyapıt yapan!

Karmakarışığım ve suçluluk duyuyorum. Ben ne yaptım?

Bu Trier kimliğinden bir çıkış mı? Tüm bu pastamsı yapının içinde bir kemik kıyıcısı olabileceği ümidine sarıldım, zaten kırılgan bir dişin parçalanması… Gözlerimi kapatıyorum ve umut ediyorum.  (Lars von Trier, Kopenhag 13 Nisan, 2011)

Imgeler ve sembollerle dolu şiirsel bir apokaliptik film olan Melankoli’nin ( Antik Yunancada melas kara + kholē safra] ilk sekiz dakikası Wagner’in Tristan ve Isolde operasının I. Perde prelüdüyle ağır çekim tekniğiyle başlar-Wagner’ in bu operayı bestelerken Arthur Schopenhauer’ dan etkilendiği söylenir-. Opera ve filmin ortak noktaları; varoluş sorgusu, dizginlenemeyen cinsellik, mutluluğun olanaksızlığı ve evlenmek istemeyen bir gelin konularıdır. Bir güneş saati, Pieter Brugel’in Karda Avcılar tablosu, gökten düşen ölü kuşlar, Justine’in tekinsiz bakan yüzü, siyah bir atın düşüşü ve aradaki planlarda Samayolunun  en parlak yıldızı kızıl Anteres’ in  ardından Melankoli isimli dünyadan büyük bir gezegenin yaklaştığını görürüz.

image6

İki kadın ve çocuk, ayin ve Melankoli’nin yol açtığı ikiye çıkmış gölgeleriyle doğada yürürler. Etraflarındaki ağaçların gölgeleri ise yabanılın bütünlüğünü vurgularcasına tek ve bütündür. Justine’i gelinlikle görürüz, gelinliği ağaç köklerine dolanmasına rağmen suya koşmakta, Claire ise kucağında çocukla bata çıka yürümeye çalışmaktadır.

1. I. BÖLÜM- JUSTINE

İki bölümden oluşan filmin ilk bölümü çağdaş bir Bati ülkesinde, pastoral bir ortamda Clarie ve zengin kocası John’ un şatovari evlerinde O’nun için organize ettikleri ihtişamlı düğüne geç kalan Justine ve kocasının toprak ve dar yollara hiç uygun olmayan bir limuzinle gecikerek ulaşmalarıyla baslar. Limuzin şoförü bir virajda arabayı döndürememiş, Justine’ in müstakbel kocası da deneyip başaramamış, ama Justine direksiyona geçtiğinde kendinden emin, korkusuz ve umarsız  bir ifadeyle arabayı yolun kenar taşlarına çarparak döndürmüştür. Bu küçük felaket denemesinden; çarpışmadan eğlenmiş bir yüz ifadesi vardır. Yönetmenin sallanan-kesikli kamera kullanımı seyredeni, bunaltılı bir geleceğe hazırlamaktadır. Tüm düğün neredeyse gerçek zaman kamera hareketleriyle acemi bir belgesel havasında çekilmiş, ağır bir burjuva eleştirisidir.

Pahalı bir organizasyon şirketi, klişe düğün müzikleri, planlanmış pasta kesilme saati ve diğer tüm ayrıntı Claire tarafından titizlikle hazırlanmış, John ise daha sonra bir servet olduğunu söyleyeceği tüm ödemeleri üstlenmiştir. Foucault’ dan bir alıntıyla ‘’Yalnızca meşru ve dol veren ciftin borusu öter. Kendisini model olarak kabul ettiren, kuralı geçerli kılan, gerçeği avucunda tutan çift, sır ilkesini kendine saklamak koşuluyla söz hakkına sahiptir.’’ (1)

Justine’i  şatoda telaşla bekleyen ablası Claire ve kocası John misafirlerin saatlerdir beklediğini söylerken Justine ahıra uğrayıp ağır ağır  ati Abraham’ı  sever, uzun sure oyalanır, gülümser ve damatla salona girerler. Masanın etrafında toplanmış aile bireyleri ve arkadaşlarıyla birlikte bir mutluluk fotoğrafı görürüz. Elbette bunun yanıltıcı olduğunu gösterecek biri çıkacaktır karşımıza: Justine ve Claire’ in nihilizmin ve sinir krizinin esiğinde annesi evlilik kurumuna olan nefretiyle ilgili bir konuşma yapar ve ‘’ Hala sürerken keyfini çıkar’’ diyerek bitirir konuşmasını. O ana kadar modernitenin çizdiği kadın prototipinde formda, güzel, aktif, neşeli Justine’ deki çöküşe giden kırılma noktası böyle ya da çok daha önce, salona girmeden  Justine’ in Anteres’ in artik bir başka parlamasını farketmesiyle baslar.

Mekan tasarımı Foucault’ nun terminolojisiyle söylemsel olmayan bir pratik olarak çevresindeki vahşi doğaya koşut büyük bir golf sahasının ortasında birçok odadan oluşan dehlizli bir şatoyla kendini gösterir. Şatoyu bir Panoptikon metaforu olarak varsayabiliriz. Herkes şatonun gölgesindedir. Golf sahası, biçilmiş çimler, zapturapt altına alınmış insana dair bir bunaltı yaratır. Bu aşamada, iktidar, şatonun sahibi John’dadır.

‘’İngiliz filozof Jeremy Bentham’ in ideal hapishane olarak tasarladığı Panoptikon halka biçimli bir binadır. Ortasında bir avlu ve avlunun ortasında bir kule vardır. Halka hem içeriye hem dışarıya bakan hücrelere bölünmüştür. Bu küçük hücrelerin her birinde, kurumun hedefine uygun olarak yazı yazmayı öğrenen bir çocuk, çalışan bir isçi, ıslah edilen bir mahkum, deliliği yasayan bir deli vardır. Her hücre hem içeriye hem dışarıya baktığından gözetmenin bakisi tüm hücreyi katedebilir; hiçbir karanlık nokta yoktur ve sonuç olarak bireyin yaptığı herşey bir gözetmenin bakışına açıktır; bu gözetmen kendisinin herşeyi görebileceği, buna karşılık kimsenin kendini göremeyeceği şekilde , panjurlar, yari açık bölme pencereleri arasından gozlemde bulunur Bentham’ a göre bu küçük ve harikulade mimari kurnazlığı bir dizi kurum kullanabilir. Panoptikon aslında bir toplum ve mimari turunun ütopyasıdır.’’ (2)

Düğünde iktidar sahiplerinden bir diğeri de Justine’ in bir reklam ajansının sahibi olan patronudur. Jack, aynı zamanda damadın sağdıcı ve yakın arkadaşıdır. Patron, Justine’ e çömez is arkadaşını tanıştırır ve bir yandan da düğün hediyesi olarak onu metin yazarlığından sanat yönetmenliğine terfi ettirdiğini ima eden bir konuşma yapar. Justine bütün bunları gülümseyerek karşılar. Patron aslında Justine’ i Foucaultsal bir söyleyişle özneleştirmekte, onu düğününde bile reklamcı kimliğine sıkıştırmaktadır.

image13

Justine düğünde sık sık ortadan kaybolur, Claire’ nin çocuğunu yatırmak için, çıkıp bir dolaşmak için. Çocuğa uyuması gerektiğini söylerken çocuk ona – Kuralları da sen bozacaksın değil mi der, Justine’ in yanıtı evettir. Bir ara odasına kapanır, gösterişli dünyayı dışarıda bırakıp modern resimlerin yerine Durer, Rubens, Bruegel, gibi ressamların imgelerini koyar.. (Burada gördüğümüz Ophelia resminin canlandırması ileride karşımıza çıkacaktır). Justine, küvete girer, pasta kesme saati için onu çağırmaya gelen John O’ nu ‘’ Mutlu olsan iyi edersin’’ tehdidiyle çağırır. Oysa Justine düğün işkencesi biran önce bitsin istemekte, duruma dayanamamaktadır.

Kocası, O’ na satın aldığı meyve bahçesinin fotoğrafı verir, orada salıncak kurmak gibi bahçeye dair iyimser, evcil hayallerinden sözeder. Justine’ e fotoğrafı hep yanında taşı der. Justine söz vermesine rağmen fotoğrafı almadan odadan çıkar. Kocası son derece kusursuz ve anlayışlı bir adam olarak çizilmiş olmasına rağmen Justine’ in derdi O’ nunla değil kurumlarla ve burada aile kurumuyladır.

Justine, şatonun gözlem alanında olan golf sahasına işer, reklam şirketindeki çömeziyle sahada sevişir; sevişmekten öte çömezi yere düşürüp üzerine çıkarak bir tecavüz sahnesini tersyüz etmişçesine vahşice devinir. Arzudan çok öfke ve haz söz konusudur. O ana kadar oluşturduğu kimliğin tamamen dışında başka bir kişiliktedir. Justine yoldan çıkmıştır.

“Tüylü Yılan’da Kate, “Herşey cinsellik’’ diyordu. Herşey cinselliktir. İnsan onu güçlü ve kutsal olarak koruyabildiği ve o dünyayı doldurabildiği surece, cinsellik ne kadar güzel olabilir. Sizi ışığıyla dolduran, yakalayan güneş gibidir. Dolayışıyla, gerekli olan cinsellik düzlemine bir cinsellik tarihi yakıştırmak değil, “cinsiyet” in nasıl cinsiyetin tarihsel bağımlılığı altında olduğunu göstermektir. Cinsiyeti gerçeğin, cinselliği de karışık düşünceler ve yanılsamaların yanına koymamak gerekir; cinsellik son derece gerçek bir tarihsel görünümdür ve kendi işlerliği için gerekli olan spekülatif öğe anlamında cinsellik kavramını ortaya çıkaran odur. Cinsel etkinliğe evet demekle iktidara hayır dendiği zannedilmemelidir tersine bu bicimde genel cinsellik tertibatının çizgisi izlenir. Eğer cinselliğin çeşitli mekanizmalarını taktik olarak devirmekle iktidarın etkilerine karşı, bedenlere, hazlara, bilgilere çoğullukları ve direnme olanakları çerçevesinde değer kazandırmak istiyorsak, cinsiyet düzleminden kurtulmamız gerekir. Cinsellik tertibatına karşı-saldırıda bulunmak için dayanak noktası bir cinsiyet-arzu değil, bedenler ve hazlar olmalıdır. (3)

Justine düğüne döner ‘’Bencil, para ve güç aşığı olan küçük bir adamsın Jack’’ der patronuna. Annesinin karamsar gerçekçilik bayrağını, açık sözlülüğünü devralır. Güç, Justine’ e geçmiştir. Damat gelini terkeder.

II. BOLUM: CLAIRE

Dunya bir tımarhanedir. (Delilik)
Justine beceremedigi evlilik oyununun ardından ağır depresyonun ileri aşamalarındadır. Tek başına yemek yemek ya da banyo yapmak gibi eylemleri yapamayacak denli güçsüzdür. Claire gezegenin gelişinden korkmakta, John ise bilim insanlarına güvenmek gerektiğini Melankoli’ nin yalnızca dünyanın önünden geçeceği umuduna sarılmaktadır. Foucault “ Omnes et Singulatiom- Nedensel Aklin Eleştirisi “ makalesinde rasyonalite ve iktidarın nasıl başabaş gittiginden sözeder. (4)
Justine’ se, modernitenin patolojik olarak tanımladığı derin bir depresyon içerisindedir. Toplumun normalize edemediği, topluma uyumlu hale getiremediği şey melankolisidir ama ayni zamanda felakete karşı durabilmesini sağlayacak potansiyel de melankolisinde saklı bir olasılıktır.

Deli/ akilli olmayan (sezgisel akla sahip) Justine gezegenin çarpacağını anladığında en sakin kalabilen kişidir. Claire kaybedecek şeylerinin çokluğuna ve çocuğunu bir gelecegin beklememesi nedeniyle aşırı bir kaygı içindedir. John, çocuğu kötü etkileyeceğini düşündüğü için Justine’ in onlarla sofraya oturmasından rahatsızdır. Filmin başından beri Justine’ in varlığı hep bir sorundur.

‘’Akıl hastalığının sakin dünyasının ortasında modern insan artık deliyle iletişimde bulunmuyor… Ortak dil yok; daha doğrusu artık ortak dil yok’’ (5)

Rasyonel aklin temsilcisi amatör astronom John ise bilimsel dayanakları çöküp gezegenin gerçekten de dünyaya çarpacağını anlayınca intihar etmiştir. Cesedi atların yanında bulunur. Bir umutsuzluk anında öznenin yokoluşunu, bilinçle kurulan ilişkinin aslında nasıl kırılabilir olduğunu izleriz. Foucault iktidar ilişkilerinin merkezi bir noktada aranmasını yanlışlar.  Film boyunca iktidar/ guc ilişkilerinin karakterler arasındaki sert değişimine şaşırarak şahit oluruz.

“Eşitsizlikleriyle iktidar durumlarını, ama hep yerel ve istikrarsız iktidar durumlarını devreye sokan, güç ilişkilerinin oynak kaidesidir. İktidar her yerde hazır ve nazirdir. Ama bu her şeyi yenilmez birliğinin çatısı altında kümeleştirme ayrıcalığına sahip olmasından değil, her an, her noktada, daha doğrusu bir noktayla bir başka nokta arasındaki her bağıntıda ürüyor olmasından kaynaklanır. İktidar her yerdedir; her şeyi kapsadığından değil her yerden geldiğinden dolayı her yerdedir…İktidar bir kurum, bir yapı değildir; bazılarının bastan sahip olduğu belli bir güç değil, belli bir toplumda karmaşık stratejik duruma verilen addır”  (6)

Justine, deliyi/ akilli olmayanı; Claire deliliğinin farkında ama düzeni bozulmasın/
cezalandırılmasın diye bunu bastıranı (deliliğin yanlış olduğunu bilen ve bastıran), intihar eden John’ un ( deliliğin yanlış olduğunu bilen ve aslında onu intihara götürecek cığrından çıkma potansiyelin farkında olmayan) ise tüm güçlü görünüşünün ve buna inancının ardında en zayıf kişiliği sakladığını anlarız. Filmde güç kaygandır.

Justine bedenini ruhunun hapishanesinden serbest bırakır. Suyun kenarında yaklaşan gezegenin mavi ışığı altında kendi kendini okşarken görür Claire O’ nu, Melankoli gezegeniyle bir aşk yaşamaktadır. Cinsiyetten de kurtulup hazza ulaşmıştır. Melankoli görsel güzelliği dışında dünya üzerindeki bütün kötülüklerin bitireceği için büyük bir haz verir Justine’ e.

‘’Bati imgeleminde akil uzun sure karaya ait kalmıştır. Ada veya kıta, bu kara, suyu yoğun bir inatçılıkla reddeder. Akil-dışı ise , en eski zamanlardan beri ve oldukça yakin bir tarihe kadar sulara aitti. Daha doğrusu okyanusa; sonsuz, belirsiz uzam; hareketli, anında silinen, artlarında ince bir iz ve bir kopuk bırakan figürler; fırtınalar ya da tekdüze hava, gidecek yeri olmayan yollar. De Lancre, onyedinci yüzyılın başında Kotu Meleklerin Kararsızlığında Bask ülkesi denizcilerinin endişeli imgelemini okyanusun kotu büyüsüyle açıklar. Bu sinirsiz dünyanın tutsağı olarak, tanrının kapalı ve değirmi dünyasında kimsenin asla algılamadığı yüzler görüp kelimeler işitirler. Delilik, kayalık aklin sıvı ve akıcı dışarısıdır. Bazı önemli temaları belki deliliğin eski hayali manzaralarımızdaki bu temel sıvısallığına borçluyuz; Sarhoşluk, deliliğin kısa ve geçici modeli; baş dönmeleri, hafif, dağınık, puslu çok sıcak bir gövdede ve yakıcı bir ruhta yoğunlaşmakta olan delilikler; melankoli, karanlık ve sakin su, kasvetli göl, gözyaşları icindeki ayna; cinselliğin doruk noktasının ve boşalmanın öfkeli demans’ı’. (7) (Sayfa 86, Buyuk Kapatilma

Ophelia iktidarin nesnelestirdigi kadini simgeliyor. Delilige, olume suruklenen bir kadin .

Claire, çocuğunu alıp arabayla köye gitmek ister. Gezegen yaklaşmaktadır, araba çalışmaz. Hergün saatinde gelen uşak o gün gelmemiştir. Claire ne yapacağını bilemezken, Justine soğukkanlıdır. Çocuğu alıp ormana götürür, agaç dallarını keserler. Dallardan,  filmin başında da konuşmalarında geçen sihirli bir mağara yaparlar. Bir oyun oynarmışçasına üçü dallardan yaptıkları mağaraya sığınırlar. Mağara metaforu, bir işe yaramasa da avutucu olabilen sanatın ve dinin işlevini gösterir.

Kural yıkıcılığıyla ünlü Lars Von Trier’ in bu fimde Melankoli ülkesi sakinlerinin; bu dünyaya kıyıdan bakanların, normalize edilemeyenlerin yeniden doğuş için beklenmedik bir güç barındırdığını söylediğini düşünüyorum.Yönetmen acikca ölçülü hesaplı Clarie’ den çok (Apollon) dizginlenemeyen Justine’ in (Dionysos) tarafındadır.

Filmle ilgili cesitli kaynaklardan okudugum yorumlar Justine’ i Sade’ in Erdemle Kirbaclanan Kadin Justine’ ine benzetirken, bana Justine ve Clarie’ nin isimlerinin de etkisiyle cagristirdigi Lawrence Durrell’ in Iskenderiye Dortlusu’ nun kahramanlari Justine ve Clea’ yi da cagristirdi; Histerik yabanil Justine ve erdemli medeni Clea, Durrell’ in Justine’ de yazdigi gibi bir ortamdir sato ve cevresi; “Yoksulluk yoksun birakicidir, zenginlikse yalitici” ve dortludeki “Hakikat onu dile getirdiginde ortadan kaybolur” ,“Hakikat ancak kimseyi ilgilendirmedigi zaman ortaya cikar. “ gibi soylemler, bana Foucault ve Durrell ve dolaylı olarak yönetmen arasinda bir kopru kurduruyor.

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Prof. Ferda Keskin’ in 2011 I. Dönem Ders Notları

(1),( 3), (6)- Foucault Michel, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 2003 Sayfa 12, 115-116, 72

(2), (5), (7)-Foucault Michel, Büyük Kapatılma, Ayrıntı Yayınları, 2. Basım 2005, Sayfa 86, 224

(4)-The Chomsky- Foucault Debate, The New Press, 2006, Sayfa 172-212

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz