29 C
Bursa
Salı, Temmuz 27, 2021

Kitap Tanıtımı: Karanlığın Yüreği (Arzu Özyön)

 

Aslen Polonyalı bir ailenin oğlu olan Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği (Heart of Darkness) adlı romanı İngiliz Edebiyatı’nın en önemli eserleri arasında yer alan, üzerinde çok fazla çalışılmasına rağmen yine de bitip tükenmemiş bir romandır. Modern dünyanın en gerçekçi ve mistik yazarlarından olan Joseph Conrad, 1857 yılında Polonya’da doğdu. Edebiyat ile Dickens ve Hugo gibi yazarları çeviren akademisyen babası aracılığıyla tanıştı. Yirmi bir yaşında gemilerde çalışmak üzere İngiltere’ye gittiğinde ancak birkaç kelime İngilizce konuşabiliyordu. London Times ve Shakespeare okuyarak İngilizcesini geliştiren Conrad, ilk romanı Almayer’s Folly’yi, İngilizce olarak yazdı ve roman 1894 yılında basıldı. 1891 yılında Karanlığın Yüreği’ne ilham veren Kongo yolculuğuna çıktı. Karanlığın Yüreği ilk olarak 1899 yılında basıldı. 2011 yılında İletişim Yayınları tarafından yeniden basılan ve 138 sayfa olan kitap 3 ana bölüm ve romanın sonundaki Kongo Günlüğü’nden oluşmaktadır. Roman, İngilizce aslından Türkçeye Sinan Fişek’in başarılı ve özenli çevirisi ile kazandırılmıştır.

Bilinenin aksine Sömürgecilik Sonrası Edebiyatı değil de Sömürgecilik Edebiyatı’nın en önemli eserleri arasında yer alan ve bu alanla ilgili çalışmalar sırasında okunmak üzere belirlenmiş olan kitabın, ilk bakışta yazarın, Kongo’daki denizcilik deneyimleri ve İngiltere’de uzun süre yaşaması sayesinde her iki kültürü (Afrika ve İngiliz kültürlerini) de tanımasına bağlı olarak, sömürgecilikle ilgili olaylara ve Kuzey/Güney ikilemine objektif olarak yaklaştığı söylenebilir. Ancak Edward Said ve Chinua Achebe gibi önemli teorisyen ve yazarlar, Joseph Conrad’ın özellikle Karanlığın Yüreği adlı romanındaki tavrını aşırı ırkçı bulduklarını ifade ederek, onu sert bir dille eleştirmişlerdir. Bunun yanında, roman ile ilgili bir başka problem de kullanılan yalın dil ve etkileyici doğa betimlemeleri ile macera roman türünde yazılan bir ‘seyir defteri’ olmasına rağmen, kurguda çok fazla olaya ve heyecan yaratan unsura yer verilmediği için anlatımın aşırı derece de durağan olması ve okuma hızını yavaşlatmasıdır. Sömürgecilik ve ayrıca denizcilikle ilgili az da olsa bilgi birikimi gerektirebilecek eser, sade okurun zorlanabileceği ancak kelime hazinesini zenginleştirebileceği bir eser de olabilir! Bu duruma bir de yanlış kullanılan noktalama işaretleri (özellikle tırnak işaretinin kullanımı) eklendiğinde, okur açısından olay örgüsünü takip etmek sıkıntılı bir hal alabilir.

Tek anlatıcı Marlow gibi görünse de aslında romanda iki farklı anlatıcı bulunmaktadır. Bu anlatıcılardan ilki ve ön planda olanı, romanın başından sonuna kadar okura eşlik eden Marlow, diğeri ise bir anlamda Marlow’un hikâyesini okura aktarılmasını sağlayan, fakat varlığı çok fazla hissedilmeyen, neredeyse gizli bir anlatıcıdır. Bu ikinci anlatıcı, özellikle romanın başında, daha Marlow hikâyesine başlamadan önce görülür ve daha sonra onun dinleyicileri arasında yer alır. İkinci anlatıcının romanda en belirgin şekilde göze çarptığı yer ilk sayfalardır:

Önceden de söylemiştim bir yerlerde: aramızda denizin yarattığı bir bağ vardı. […] Avukat, […] tek halının üzerine uzanmıştı. Muhasebeci domino […] taşlar[ın]dan küçük yapılar yapıyordu. Marlow geride, sağ kıçta bağdaş kurmuş, mizana direğine yaslanmıştı (s. 9-10).

 

 

Roman kısaca özetlenecek olursa; Thames Nehri üzerindeki “Nellie” adlı gezi teknesinde oturan yukarıda da adı geçen dört kişiden Marlow, altı yıl kadar Hint Okyanusu, Büyük Okyanus ve Çin Denizi’ni, yani Doğu’yu gezdikten sonra, çocukluğundan beri aklında olan, “karanlık bir yer” dediği Kongo’ya gitmek için büyük bir çaba harcar. Bir geminin öldürülen kaptanı yerine işe alınan Marlow’un ilk şubeye varmasından sonra asıl hikâye başlar. Marlow, daha ilk günlerden, iç bölgelerde “karanlığın yüreği”nde görev yapan, herkesin hayranlıkla bahsettiği bir temsilci olan Bay Kurtz’un adını çok sık duymaya başlar. Sonraki günlerde duyduklarıyla onu tanıma isteği her gün biraz daha artar. Bay Kurtz’ün iç bölgede tek başına kaldığı ve hasta olduğu haberi yayıldığında, Marlow için Kurtz’u tanıma fırsatı doğar. Kurtz’u almak için yola çıkanlar arasında bulunan Marlow, yol boyunca, gemide görev alan yerlilerin nasıl açlığa ve kötü muameleye maruz kaldığına tanıklık eder. Kurtz’un şubesine ulaştıklarında yerlilerin Kurtz’e adeta taptığını ve onu bırakmak istemediklerini görür. Çok şaşırır. Neden bir Tanrı gibi tapmaktadırlar ona? Sonunda Kurtz’u alıp yola çıktıklarında kıyıda büyüleyici güzellikte, rengârenk kumaşlar ve takılarla süslü bir kadın bir süre takip eder onları. Acaba kimdir bu kadın? Ve Kurtz’un romanın sonunda vurguladığı “dehşet” nedir? Kurtz ölürken böyle birçok soru, bazı mektuplar ve nişanlısının fotoğrafını bırakır ardında. Roman Marlow’un bu emanetleri kıza ulaştırması ile son bulur. Peki ya soruların cevapları? Onları da roman okurlarına bırakalım.

Birden fazla katmanı bulunan roman, görünürde sadece Kongo’ya sıradan bir yolculuk ve yolculuk sırasında yaşanan olaylar olarak algılansa da, yukarıda da belirtildiği gibi sömürgecilik dönemini yansıtan birçok yan anlam barındırmaktadır. İlk bakışta, Marlow’un zamanda geriye giderek, Kuzey’den Güney’e (Belçika Kongo’suna) yaptığı yolculuk ve Bay Kurtz adındaki gizemli bir adamı anlattığı hikâye öne çıkmaktadır. Satır araları dikkatli okunduğunda, aslında Kongo’da sömürgeci çıkarına yapılan doğa, insan ve kültür ‘katliamı’nı (yerlilerin köle gibi çalıştırılması, Güney’in özellikle fildişi gibi doğal zenginlik kaynaklarının açgözlülük ve hırsla sömürülmesi, Kuzeyli’nin yine Güneyli’yi eğitmek ve medenileştirmek adı altında aşağılaması vb.) açıkça yansıtmaktadır. Conrad’ın romanının sömürgecilik ve emperyalizm ile ilgili söylemlere yer verdiği ve bu romanı ile Güneylilere karşı ırkçı bir tavır sergilediği, Nijeryalı romancı, şair, eleştirmen ve akademisyen Chinua Achebe tarafından “Bir Afrika İmajı: Conrad’ın Karanlığın Yüreği’nde Irkçılık” adlı makalesinde vurgulanmaktadır. Achebe, hiciv dili ile Afrika’ya yapılan yakıştırmaları tersyüz ederken Kuzeyliyi de olumlu konumundan çıkarıp farklı bir bakış açısı ile olumsuz sunmaktadır:

Tarih öncesi bir dünyanın, keşfedilmemiş […]bir dünyanın gezginleriydik. Derin acılar ve […] güçlüklerle ele geçirilen belalı bir mirasa sahip olmuş ilk insanlar olduğumuzu düşünebilirdik. […] Gemi siyah ve anlaşılmaz bir çılgınlık nöbetinin kıyısında […] güçlükle yol alıyordu. Tarih öncesi adam bize sövüyor mu, tapınıyor mu, selam mı veriyor- kim bilebilirdi? Çevremizi anlamaktan yoksunduk; […] hayretler içinde ve gizli bir esefle, tımarhanedeki gizli bir coşku patlamasını seyreden aklı başında insanlar gibi (57-58).

Conrad, burada Marlow’un gözüyle ‘ilkellik’ ile ‘uygarlığı’ karşılaştırarak Güneyliyi küçümsemeye çalışırken kendi önyargılarını ortaya koymaktadır. “Ele geçirilen belalı miras” ise aslında “Uygar Kuzeyli”nin Güneyli’yi sömürerek aldıklarından başka bir şey değildir. Kuzeyli bu mirası almakla kalmaz, o mirasın, zenginliklerin içine doğduğu kültürü ve o kültürün insanlarını da belalı ilan ederek aşağılar. Böylece Marlow, bir yandan emperyalizmin Güney’e verdiği zararları (Kongo’nun yağmalanması, bir avuç fildişi uğruna binlerce cinayet işlenmesi) – o aslında bunları zarar olarak algılamazgözler önüne sererken, diğer yandan Güneyli’nin aşağılanmasına ve kıyımına göz yumarak emperyalizme katkıda bulunur. Bu nedenledir ki Achebe’nin, Conrad’ı ırkçı ve sömürgeci olarak betimlemesini Edward Said Culture and Imperialism (Kültür ve Emperyalizm) adlı incelemesinde desteklemektedir:

Conrad’ı kendisiyle aynı dönemde yazan sömürgecilik dönemi yazarlarından ayıran şey, kendisini bir Polonya göçmeninden emperyal sistemin bir memuruna dönüştüren sömürgecilikle ilgili nedenlere de dayalı olarak, ne yaptığını son derece iyi bilmesidir (Said, 1993: 23).

 

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz