Kapat

Kıbrıs Türk Edebiyatında Bir Postmodernist Roman: Raşit Pertev’in Gelincik Meseli Romanı Üzerine (Dr. Günesh Bashirova – Arş. Gör. Gönül Gökdemir)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Kıbrıs Türk Edebiyatında Bir Postmodernist Roman: Raşit Pertev’in Gelincik Meseli Romanı Üzerine (Dr. Günesh Bashirova – Arş. Gör. Gönül Gökdemir)

 

XX. yüzyıl sonlarından itibaren Batı edebiyatında, romanda farklı bir kurguya ve anlatıma başvurulmuş, âdeta yeni bir mitoloji arayışına girilmiştir. Bu mitolojinin kaynağı hiç şüphesiz insandaki mitik tavır, malzemesi ise geçmişte ortaya konulmuş her türlü edebî metinlerdir. Bu anlatım esasına bağlı edebî metinler aslında bir arayışın ifadesidir. Söz konusu arayışın arkasında da, iç içe girmiş sosyal, psikolojik, tarihî faktörler ve bunalım felsefesi bulunmaktadır. İnsanoğlu, her türlü problemi cozen, yol gösterici büyük anlatılar dünyasıyla aynı zaman diliminde yan yana var olan obje ve durumlar arasındaki farklılıklarla, çelişkilerin birlikteliğini anlatmaya yönelir. Böylece bireysel çıkmazların dilini aramaya koyulur. XX. yüzyıl ortalarında Sait Faik ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dan itibaren izleri takip edilebilen modernist edebiyat, Demir Özlü, Ferit Edgü, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi yazarlarla adeta post-modern edebiyata özgü yapı ve anlatıma bir hazırlık devresi yaşamıştır.

XX. yüzyıl sonlarında ise Orhan Pamuk, Hasan Ali Toptaş, Metin Kaçan vb. isimlerle post-modern olarak adlandırılan döneme geçilmiştir denilebilir. Bu arayış ve geçiş döneminde, felsefî ve edebî alanlarda, batı dünyasından yapılan tercümelerin önemli rölü olduğu da unutulmamalıdır.

Türkiye’deki bu değişimi Kıbrıs Edebiyatında da görmek mümkündür. Bu durumu en iyi yansıtan eserlerden biri de Raşit Pertev’in “Gelincik Meseli” adlı romanıdır. Bu eserde Kıbrıs sorunu post-modern zevk ve anlayışla romanlaştırılır. Yazar, birbiriyle ilişkisi olmayan farklı unsurlardan hareketle, âdeta yeni bir kozmolojinin olanaklarını kullanarak yeni bir edebî yapı ortaya koyar. Bu kurgu, realist edebî gelenekten farklı olduğu için bireyin bunalımı ve iç çekişmelerini ele alan modernist edebî metinlerden de farklıdır. Kurmaca, kendi kurallarını sonuna kadar zorlamaktadır. Ancak yaşanan gerçeklik hareket noktası olmaya devam etmektedir. İşte bu hâl, ifade ve kurguda yeni simge ve metaforalara baş vurmayı zorunlu kılar. Burada bir gerçekliğin masallar dünyası, mitler ve düş dünyasının olanaklarıyla yeniden kurgulanarak anlatılması söz konusudur. Bu gerçeklik Kıbrıs’tır.

Romanı çözümlemeye geçmeden onu çeşitli yönleriyle kısaca tanıtmaya ve özetlemeye ihtiyaç duyduk.

Roman, herkesin babası, kimsenin evladı Hz. Âdem’in yaşamın sırrını çözmek üzere dünyaya gönderilmesi ile başlar. Her bölümüne ayrı bir başlık verilen roman, 16 bölüm ve buna ek olarak ‘nihayetler’ adı verilen son bölümden oluşur. Hayatın sırrını çözecek olan Âdem dünyadaki bir adaya (Kıbrıs) Cebrail’le birlikte gelir. Olaylar bu adadaki bir kasabada (Larnaka) geçer. Yazar çokkatmanlı romanında bu kasabada yaşayan Hayrettin ve Feride, onların aileleri, katır ve kasaba halkının, Hz. Âdem’in başından geçen olayları farklı katmanlarda kimi zaman paralellik içinde, kimi zaman kahramanların yollarını kesiştirerek vermektedir. Hz. Âdem sınır, kuyu, gibi engelleri aşarak ona yardım edecek katıra ulaşmaya çalışırken kasabaya gelir. Hayrettin de Feride’ye ulaşmaya çalışır, katırla aralarında olaylar gelişir, kasabada gerçekleşen bazı olaylar sonucu Âdem ve Hayrettin hapishanede buluşur. Hz. Âdem yaşamın sırrını katırın yardımı ve horozlalesiyle ilgili bilmeceyi çözerek bulur. Hayrettin ve Feride kasaba halkının ‘herşey dünyası’ adını verdiği ve ulaşmak istediği ideale ulaşır, “herşey dünyası”na girer ve kapı sonsuza dek kapanır.

“Gelincik Meseli” adlı romanında, Kıbrıs sorununu kurmaca düzleme taşıyan yazar, metnini postmodernist biçim özellikleriyle oluşturur. Çoğulculuk estetiğinden yola çıkarak kurguladığı çokkatmanlı metninde, yeni bir kozmoloji, yeni bir dünya yaratır. Kurmaca ve gerçek dünyaların iç içe olduğu metinde Raşit Pertev’in adanın parçalanmış yapısına simgeci metaforik tarzdaki insanî yaklaşımı, eserinde ada modeliyle aslında dünya modelini yaratması Kıbrıs Türk Edebiyatında neomitolojizm açı- sından dikkate değerdir. Metinde Avangardist estetiğin iki kurgu tekniğinin1 aynı anda yer aldığı görülmektedir. Metinlerarası düzeyde masallar dünyası, mitsel kozmolojik görüşler, gerçekle düş dünyası yan yana, iç içe, dialog içerisindedir.

R. Pertev’in Kıbrıs konusunu odak alan çokkatmanlı romanında, daha çok F. Kafka sanat anlayışının etkili olduğu düşünülebilir. Romanda günlük hayatın Kafka-vari fantastik şekilde geçişi, çağdaş günlük nesneler kendiliğinden değişik yaratıklara dönüştürülmesiyle, doğaüstü varlıklara, ilahi güçlere ise basit, günlük eşyalar vasıtasıyla, adi dönüşmüş karakterler verilerek mitoepik tipler yaratılması, gerçekdışı olanın, sanki olağanüstü hiç bir yanı yokmuşcasına betimlenmesi söz konusudur. Örneğin, romanda Cebrail ve Hz. Âdem’den sıradan bir birey gibi bahsedilmektedir. Çözümsüzlüğü sembolize eden katırın konuşması, mektup getirmesi ise gayet sıradan bir olay gibi romanda yer almaktadır: “Belki diye yanıtladı Cebrail, ama Adem sadece bir ad.”, “….melekler meclisinin kapısından içeri kazaran girdiğim zaman…”, “Katır, Velesbitçi Muzaffer’i sorduğu zaman…”,“Katırın Velesebetçi Muzaffer ile konuşacağı bir mesele yoktu. Mandıralar sahibi Hüseyin Ağa’nın göndermiş olduğu mühürlü mektubu uzatmış… mektubu okuyup bitirmesini beklemişti” (Pertev 2002: 7, 8, 69, 70).

Yazar ana kurgu ilkesi çoğulculuk olan metninde Kıbrıs tarihini, kültürünü, orada yaşanan siyasî ve toplumsal sorunları, aynı zamanda insanlığın evrensel psikolojisini yansıtan mitolojik motifler içeren metin parçalarını çeşitli düzeylerde karşı karşıya getirerek tartışma ortamı yaratır. Romanın farklı kurgu katmanlarında bir arayış söz konusudur. Bu zincirleme arayış motifleri, ‘yaşamın sırrının çözülmesi’ arayışıyla bütünleşir. Romanda Hz. Âdem’in Tanrının buyurduğu sırrın çözümünü araması: “Ey Adem, sana layık gördüğüm ceza işte bu. ….Var git, soruma yanıt ara. …Sadece sırrı çöz. Sürgün gideceğin yere yaklaştığında şu kutuyu aç. İçindekini gör. Sürgün gideceğin yerde sana bir katır tahsis eyledim. …Seni elbet sırrın çözümüne götürür” (Pertev 2002: 9, 10) şeklinde yer alır. Romanın baş kahramanı, Hz. Âdem’e sırrı çözmesinde yardımcı olacak katırın sahibi olan Hayrettin’nin aşk arayışı ise: “…insanların bilebildikleri, düşünebildikleri, düşleyip, dileyebildikleri her nesnenin, eşyanın ve yaratığın bulunduğu her şey dünyası- nın…”(Pertev 2002: 29) arayışıyla son bulur. Burada postmodernist estetiği doğrultusunda, mitolojik motifler parodi’ye özgü yaklaşımla -kutu Pandora’ya değil, Hz. Âdem’e verilir, kahraman aşkı uğruna savaş veren geleneksel kahraman anlayışının tersine pasiftir- ele alınır.

Romanın başında yazar üstkurmacanın olanaklarıyla Âdem’i konuştururarak, “Ben, herkesin babası, kimsenin evladı Adem, dilimin uyuştuğunu yavaş yavaş kaybolmaya başladığını sezinleyip ürktüm. …Yeniden konuşabilirdim bir gün ama hiçbir zaman aynı güçle, aynı güzellikle, binbir dilin önerdiği bütün olanaklarla değil. Sadece çatpat…” (Pertev 2002: 5), romanın bir başka yerinde ise yazma edimini dile getirerek, “…Öykünün ve şu mütevazi defterin başlangıcı işte böyle oldu. …Seneler, belki de asırlar sonra bu satırları tekrar okumak fırsatını bulursam, büyük olasılıkla utanacağım. Duygularımdan değil de, bunca dürüstlükle, hiçbir şey gizlemeden yazmış olduğumdan…” (Pertev 2002: 11), yaşam ve kurmaca gerçeklik katmanları arasında dialog gerçekleştirir, böylece okuyucunun da bu dialogun içinde olmasını bu teknikle sağlamış olur: “Okuyucularımı saygıyla ikaz ederim. Yazılarımı kibarlıkla özenle tutmasınlar. Onları kusursuz bir edebiyat eseri saymasınlar” (Pertev 2002: 11).

Politik bağlamda son dönemlerde tartışmalara yol açan Kıbrıs konusundaki çözümsüzlük, çıkmazlar, geleceğin belirsizliği, hayalkırıklığı, karamsar düşünceler, diğer yandan milliyetçilik gibi duygular romanda ‘tuhaf, masalsı bir atmosfer yaratılarak’ dile getiriliyor. Eserin teması Kıbrıs romanın biçim/kurgu birlikteliğinde saklıdır. Yazar değişik katmanlarda, mitolojik motiflere yer vererek konuyu çoğulcu bakış açısıyla ele alır. Romana egemen olan arayış motifi hem anlatıcıyı, hem de kahramanlar ve okuru bu arayış boyunca hayatın, geçmiş anlatıların, mitlerinin içinden geçirir. Yaşanan hayat sorgulanır, çözümlenmeye çalışılır.

Roman insanın yaratılışı mitine bilinen şekliyle değil, Hz. Âdem’in Tanrı tarafından cezalandırılarak, yaşamın sırrını çözmek üzere bir adaya gönderilmesi şeklinde başlar. Âdem’e mutluluğu, umudu simgeleyen içinde kurumuş bir gelincik bulunan kutunun verilmesi, yaşamın sırrını çözmek için Hz. İbrahim’le ilgili mitte yer alan lanetlenmiş bir hayvan olarak bilinen ve adadaki bir katırın -üremediği için de çözümsüzlüğü sembolize ettiğini düşündüğümüz- yardım etmesi gibi motiflerin parodik olarak ele alınnması, aynı zamanda fantastik adada “….işte o zaman bunun bir taş değil de bembeyaz bir koza olduğunu anladım. ..işte gidece- ğimiz şu camküre…” (Pertev 2002: 8, 9) gelişen olayların Kıbrıs’ta yaşanan olaylarla benzeşmesi, romanın sonunda da ‘herşey dünyasının’ yani cennet mitinin yer alması, Âdem’in yaşamın sırrını çözmesi, insanlığın sonuyla ilgili eskatolojik mitin pozitif bir sonla bitmesi söz konusudur.

Kıbrıs’ta 1963-1974 dönemi içerisinde halkın Rum-Türk çatışmalarıyla yaşadığı sıkıntılar, 1974 sonrası Kıbrıs meselesinin içerisinde bulunduğu durum, mitik bir altyapıyla romana yansımıştır. Eğitimini Avrupa’da alan ve birçok dil, din ve kültür tanıyan yazar, Kıbrıs sorunsalı özelinde evrensel bir dünya modeli geliştirmiştir. Pertev’in bir konuşmasında2 Kıbrıslılığı bir ‘muska’ gibi yanında taşıdığını, eserlerinde özellikle Kıbrıs Türk kültürünü yansıtmaya çalıştığını, ancak bunun da ötesinde insanoğlunun ortak değerlerine, köklerine inerek, kültürün evrensel boyutuna geçmeye çalıştığını, bu evrenselliği de, birçok kültürde yer alan ‘mutlak değer’ olarak nitelendirdiği mitolojiye yer vererek yakalamaya çalıştığını söylemesi de romanla ilgili görüşlerimizi doğrulamaktadır.

Yazar metinlerarası düzeyde mitolojik motiflerle, postmodernist estetiği doğrultusunda Kafka-vari parodik yaklaşımla dönüştürülmüş (travestik) mitler yaratmaktadır. Bütün değerlerin ters yüz edildiği, halk anlatılarının temel iletisi ‘haklılar kazanır, haksızlar cezalandırılır’ gibi anlayışların kaybolduğu çağda, insanlığın problemlerini dile getirirken mitolojik motifleri ironik yaklaşımla ele alarak ‘tersine mit’ (anti mit) yaratmaktadır. Burada erdeme ulaşanların, güçlülerin kazandığı inisasyon törenlerinin tersine; güçsüzler kazanır, sınırı sıradan biri, yalancılar veya sınır kapısındaki merhamet yoksunu memurların ahbap ve akrabaları geçebilir: “Geçişler devam ederken, görevde bulunan memurlar, sınır muamelelerinden geçecek olan ahbap ve akrabalarını kalabalık kuyruklardan bulup çıkarıyorlar, ön sıralara getirip, işlemlerini çabucak gördü- rüp hayır dualarını alıyorlardı. Bu memlekette sınır memurlarının dost ve akrabalarına yardım etmeleri bir gelenek olduğundan, Cebrail bu yolu da denemek istiyordu” (Pertev 2002: 39).

Romanda her şey değerini kaybetmiş, olaylar tuhaf, grotesk şekilde gelişmektedir: “Cebrail…, …benim üç katım kadardır. …ama şimdi de- ğişmiştir. Benden kısa, bodur, sıradan bir adam oluvermiştir. …Cebrail yeni rolü içerisinde rahat ve işgüzardır. …hemen eğildi, çantasından bir tomar sararmış belge çıkarıp verdi. Bunların hepsi sahte olmalıydı. Cebrail’in sözleri elbette kuyruklu yalanların alasıydı, ama bu andan itibaren benim gerçeğimdi. En zifiri karanlık bile, bu kudretli lambaların altında nasıl kayboluyorsa, gerçekler de bu sahici yalanların yayılım ateşine dayanamıyor, yitip gidiyordu. …mütevazi bir aile, ilk önce mülteci sıfatıyla giriş yapmaya çalışmış, fakat becerememişlerdi. Sonra işi turistliğe döndürmüşler…” (Pertev 2002: 37).

Pertev’in bu romanında rastlanan mitlerin ters yüz edilmesi durumunu, F. Kafka’nın ‘Şato’ ve ‘Dava’ romanlarında da görmekteyiz. Jozef K. ve kadastrocu K. inisasyon sınavlarına dayanamazlar, manen zenginleşmelerine ve hayatın manasını anlamaya yakın olmalarına rağmen fiyaskoya uğrarlar. Genç Barnaba, olgunlaştığında yiğitliğini kaybettiği hâlde kaleye girmesine izin verilir. Gelincik Meseli’nde de, ada halkının hayallerinin dünyası olan ‘Her Şey Dünyası’nın (cennetin) kapısından güçlü, erdemli, aşkı uğruna savaş veren kahramanların tersine katırla cebelleşip duran, hapishaneye düşen, “…başını bir devekuşu gibi önüne eğmişti… …aile meclisinin ortasında oturan.” (Pertev 2002: 63). Hayrettin ve mandıralar ağası Hüseyin’le (Cebrail) ilişkisi olan, suç imgesi Feride geçebilir.

Yazarın, romanın aşk katmanının kahramanı Hayrettin’in yardımcısı, koruyucusu olan amcasını, zengin çocuğu, acımasız “Haşim Efendi, kasabada uçarılığı, şiddetiyle tanınan bir kişiydi” (Pertev 2002: 19) şeklinde, Hayretti’ni ise “…ancak amcası gibi merhametsiz bir insanın gölgesinde mutluluğa ve saltanata erişebilir, ancak amcasının eşliğinde üzerinden beceriksizliğini bir nevi kudrete dönüştürebilirdi” (Pertev 2002: 21) şeklinde ifadesiyle nitelendirmesi, Türk destanlarında yer alan kahraman anlayışına ters düşen bir durumdur. Yine Türk destanlarına ters bir durum da, romanda geleneksel yardımcı, yol gösterici rolünü kahramanın sadık arkadaşı kutsal kabul edilen at değil de, Tanrı tarafından “…sana bir katır tahsis eyledim. Seni elbet sırrın çözümüne götürür” (Pertev 2002:10) ifadesiyle örneklendiği gibi, Hayrettin’nin katırının üstelenmesiyle görülür. Katır, Hz. İbrahim’le ilgili Urfa’da anlatılan mitlerde İbrahim’in yakılması için odun taşıyan, biyolojik olarak çoğalamayan çözümsüzlüğü sembolize eden, lanetlenmiş bir hayvandır. İnsanın yaratılışı konusunda da aynı yaklaşım söz konusudur: “Hz. Adem binlerce yıldır ilk yaratılmış insan olma yalanını yaşamış, bereketin timsali olan Havva’yı ikinci planda bulundurmuş. “..Tanrı Havva’yı yaratmış, ‘sen bereketsin’ diyordu. …‘Yat’, demiş Tanrı. …Havva’nın kaburga kemiğini çıkarmış, eliyle şekil vermiş ve Adem kulunuzun apış yerine yapıştırmış” (Pertev 2002: 164-5). Yaradılış mitlerinde Hz. Havva’nın, Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı bilinirken; yazar burada miti tersyüz etmiş, Hz. Havva’ya bereketin simgesi gibi yer vermiştir.

Romanda tersine mitlere bir diğer örnek de, savaşın geleneksel anlatılarda olduğu gibi kahraman tarafından kazanılmamasıdır. Mitlerde en güçlü hayvanları bile yenen kahramana karşılık, Âdem alt dünyadan çıkmak için verdiği savaşda karıncalara yenik düşer: “Vücudumun üzerinde karıncalar dolaşıyordu. ….bu şirin yaratıklar, parlak, kapkara zırhlarla örtülü kocaman başlarını sağdan sola sallıyorlar, ilk aşamada cihadımı, sonra göçümü, şimdi ise şehitliğimi kutluyorlardı” (Pertev 2002: 82).

Romanda neyin gerçek neyin kurmaca olduğu birbirine karışıyor. Yazar okuyucuyu gerçekle düş arasındaki sınırda dolaştırıp, neyin kurmaca neyin gerçek olduğu konusunda belirsizliğe sürüklüyor. Yazarın meydana getirdiği bu fantastik/grotesk dünyaya absürt düş mantığı hâ- kimdir. ‘Adem’in Firarı’ bölümünde Âdem’i takip eden, onu yakalamak için “havaalanında çalışanlar…, …yüksek makam ve mevkileriyle sadece gurur duymakla görevli…, ….en düşük kademelerde kaderlerinin kaderini günbegün taksit taksit ödeyenle…r, …sevdikleriyle gözyaşlarıyla vedalaşanla…r, …kırtasiye dükkanlarının sahipleri, inci boncuk satıcıları…, …gayesiz dolanıp da ellerindeki tesbihleri avuçlarında bir raks havası içerisinde sıçratanlar…” (Pertev 2002: 40)’dan oluşan garip, tuhaf bir grup koşuyor. Yazar bunu Hz. Âdem’in dilinden şöyle ifade ediyor, “…can havliyle bizi yakalamak için koşanların oluşturduğu, hareketli, şiddetli, tehlikeli tabloya bakmaktan kendimi alamadım. …arkamızdan elleri silahlı, …topuzlu, belgeli, gözlüklü koşanların hepsi benim torunlarımın torunlarıydı” (Pertev 2002: 40).

Dünya edebiyatında bir çok yazar (A. Dante ‘İlahi Komedi’, Homer ‘Odessa’) tarafından işlenmiş, halk anlatılarında görülen kahramanın kuyuya düşmesi, alt dünyaya seyahat motifi de metinlerarası düzeyde yer almaktadır. Âdem kuyuya düştüğünde orayı tasvir ederken, “Koridorda ilerledim. Burası kurşuni gölgelerle dolu sarımtırak yerdir” (Pertev 2002: 49) ifadesini kullanır. Yazar Âdem’in ölüler dünyasına seyahatini tasvir ederken, Kafka’nın romanlarındaki gibi kahramanın düşle gerçek arasında olduğunu vurgulamaktadır: “Kabusların hangi saklı ülkesindeydim? Uyanık olmadığımın, garip düşler içinde yüzmekte olduğumun farkındaydım. …Şimdi ise rüya görüyor gibiydim…” (Pertev 2002: 105). Buradaki odalar, insanlar parodik yaklaşımla ele alınır, okuyucu korkunç rüyanın seyircisine çevrilir: “….odanın köşesinde ürkek ürkek durup bana bakan bir kalabalığın olmasıydı. ..Hepsi yarı çıplaktı. …Bazıları da kiliselerde ya da yanlarına minareler eklemek suretiyle kiliselerden çevrilmiş camilerde bulunan garguylara, ecelacayip insan yüzleri, ejderhalar ya da diğer korkunç hayvan başları şeklinde yontulmuş oluk ağızlarına benziyordu. ….Ak saçlı, ak sakkallı ihtiyarlar, sırtlarında gümüş ve altın sırmalarla işli, derin kızıl donlu uzun ve ağır törenlik kaftanlar taşıyorlardı. Gümüş ve altın sırmalar, zamanın haşin yargısıyla yıpranmış, şimdi ise sadece kıymetsiz demir ya da bakır telleri andırıyorlardı. …Sohbetleriyle, çelişkileriyle, kavgalarıyla iç içe olan bu insanlar kah yarı çıplak, kah çırılçıplak insanniyetleriyle şaşkın ve ürkek bir şekilde bana bakıyorlardı.” (Pertev 2002: 108-109).

Ana kurgu ilkesi çoğulculuk olan çokkatmanlı romanın politik katmanında adanın parçalanmış yapısına simgesel yaklaşım söz konusudur. Yazar, Kıbrıs’ta Rum ve Türkleri birbirinden ayıran yeşil hattın, sınırın imgesi olan duvarlara yeni anlam yükleyerek bu durumu sorgular: “…böyle bir duvarın varlığı, sadece içinde bulunduğum mıntıkayı değil de, cihanın tümünü etkileyip, küremizle o küre üzerindeki cümle alemi tamamıyla ikiye bölerdi. ….Duvarın varlığı yüce güneşe gölge düşürüp onun ışınlarını bu ya da şu taraf için keser, gecelerin ve gündüzlerin do- ğal akışına mani olurdu. Böyle bir durum içerisinde, başım gündüzlerde uyanık iken, ayaklarım gece yarılarında uyuyup kalacak, başımda akşamlar olup da gözlerim uykuların şarabıyla yumulurken, o zaman da diğer tarafta dinçleşen bacaklarım tepinip duracaktır” (Pertev 2002: 107).

Yazarın, Kıbrıs’ta yaşanan durum ve onun nasıl çözülebileceğiyle ilgili düşünceleri ise Hz. Âdem’in şu monoloğuyla dile getirilir: “ …içine sıkışıp kaldığım duvarda pencerelerin, kapıların, hatta gizli geçitlerin olması ihtimaliydi…” (Pertev 2002: 107). “Tezlerimin üçüncüsü ise, sıkı- şıp kaldığım duvarın iki yanının da oda olmasıydı. …Anlaşılan burası birbirinden ayrı iki odaydı” (Pertev 2002: 108). “Ben kanlar içinde, şuurumun yitirmenin hududunda kıvranır iken, yaralar içindeki göbeğimden bir fidan bitti ….Daha demin yerin dibinde idim. Şimdi ise güneş ışınları- nın güzelliğini seyrediyordum. ….Elma olmuş, bir ağacın dalında sallanıyordum. …şekil bir yana, kişi için en önemlisi yaşamdı, bu güzel rüzgarın, güneşin zevkini çıkarmaktır” (Pertev 2002: 112-3). Yazar Kıbrıs’taki siyasî çözümsüzlüğü, Âdem’i bir elma ağacına dönüştürmekle imgeleyip, insanlığın en eski doğum miti olan, hayatın sürekliliği gibi ilkel animistik düşünceleri yansıtan, yeniden doğuş mitiyle umut ışığının her zaman var olduğunu vurgular.

Yazar, Âdem düş kurduğu sırada, yabancılaşma estetiği doğrultusunda okuyucuyu düşler dünyasından gerçekliğe götürür: “Akşam üzeri rüzgar hızla esmeye başladı. Dalları epeyce sarstı. …Düştüm ve düşer düşmez eski şeklime bürünüp insan oldum” (Pertev 2002: 115). Metinde, Âdem imgeleşme eğlemi göstererek, metinlerarası düzeyde anlamdan anlama atlayıp, kimi zaman insanlığı, suçu, Kıbrıs’ı; kimi zaman ise siyaseti simgeler.

Romanın başlığı “Gelincik Meseli”, çokyönlü bakış açısıyla değerlendirildiğinde, farklı anlamlarla karşımıza çıkar: “ Şu sırrın özü şu kutuda saklıdır. …kutuyu açtım. …kurumuş bir çiçek dışında ne bir yazı ne de bir işaret bulunuyordu” (Pertev 2002: 10). Kutuda kurumuş bir çiçek, ‘horozlalesi’ bulunmaktadır. Yunan mitolojisinde Pandora’nın kutusu gibi içinde bir tek umut kalan bir kutudur bu. Esere yazılmış epigramda ifade edildiği gibi “Horozlalesi olsam, her bahar sonu ölsem” kutudaki kurumuş çiçek, gelecek bahar yeniden canlanacak bir umuttur. Horozlalesinin, Kıbrıs’ta halk arasındaki diğer bir ismiyle ‘gelincik çiçeği’nin kırmızı rengi yaşamı/kanı, aşkı, cinselliği simgelediği düşünüldüğünde, yazarın metinde ona çokyönlü bir imgesel anlam yüklediğini söyleyebiliriz. Bir bahar çiçeği olan gelincik çiçeğine adını veren ‘gelin’, yaşamın başlangıcıdır. Bereketin, soyun devamının sembolüdür, umuttur.

Yazar metninde imgesel anlamlara, bilmecelere yer vermiştir: “O (tanrı) tüm ümidini kesmiş, gözpınarları onun ağlamasından kurumak üzereyken, yağan rehmetten dolayı laleler topraktan yeniden filizlenir, boy salarlar. Yemyeşil kozaları semirir, patlayıp açılır. İçerisinden bir gelin duvağı endamıyla kıpkızıl çiçeği yapılır. Böylece mevsimlerin çarkı bu küçük diyarda bin yıllarca sürüp gider” (Pertev 2002: 178). Okuyucu tam sırrın çözüldüğünü düşünürken, karşısına yeni bir bilmece çıkar: “Küçük kız, eğildi, alnıma bir öpücük kondurdu. Yüzüme dikkatle bak, dedi. Aradığın sır, mevsimlerin sırrı değil, yüzümdür. Döndü, koşar adımlarla benden uzaklaşıp, lalelerle kaplı bayırda kayboldu. Gelinciker uçuşuyordu” (Pertev 2002: 178).

Romanın çağrışın dünyası da oldukça zengindir. Bu zenginlik kaynağını eserin yararlanıldığı edebî gelenekten alır. Homeros, İlyada’sında, ölen savaşcıları da gelinciklere bezer. Yunan mitolojisinde Morpheus gelincikten yaptığı taçları, uyutmak istediklerine verir. Adına yapılan tapınaklar da genellikle gelinciklerle süslenirdi. Romalılar karasevdaya düşenlere gelincikten yaptıkları içecekleri verir ve bunların aşk acılarını dindireceğine inanırlardı. Diğer bir mite göre de, Demeter bir zamanlar uykusuzluktan çok çeker. Bitkilerin büyümesi ve verimli olması için ça-balamaya gücü yetmez ve kıtlık başlar. Bunu gören Somnus, Demeter için gelinciklerden bir içecek yapıp içmesini sağlar. Demeter bunu içer içmez derin bir uykuya dalar ve kıtlık sona erer. Uyandığında, kendisini uykusunu almış ve çok da zinde bir vaziyette bulur. O günden beridir çiftçiler, mısır tarlalarında ne zaman gelincik görseler bunu o senenin yeni rekorlara gebe olduğuna yorarlar ve gelincikleri asla koparmazlar.

Yazar romanın son bölümünde kızın Âdem’e anlattığı ‘Gelincik Masalı’nda gelinciğin mitolojide taşıdığı bütün özellikleri bir bütün olarak ele alır. Burada gelincik, Kıbrıs etrafında uygulanan politikayı: “Sen masal dinlemeyi sever misin? Diye sordu. …Horozlaleleriyle kapalı kıpkırmızı bayırda serin bahar rüzgarıyla zaten sarhoştum. Başımdan geçen bu olayların tümü zaten masal değil de neydi?” (Pertev 2002: 175), yaradılışı, suçu, yaşamın sürekliliğini, umudu simgeler: “…ışınların kıpırtı- sından zerreler, zerrelerden de yıldızlar yaratmış. …Sultan olup da papara koparanın ancak tekrardan karınca olunca aklı başına gelmiş. ….şaşkın şaşkın bakarken… …birden bulutlar açılmış. ….Gökle denizin kenetlenmiş elleri üzerinde küçücük bir diyar. …Bu diyarda ulu Tanrı’nın sevdiği horozlaleleri biter.” (Pertev 2002: 176) “…laleler gökyüzünde fazla kalamaz…. Ulu tanrı ağlar. …kanlı gözyaşları sonbaharlarda nar çiçeklerine dönüşür…, …O tam ümidini kesmiş, gözpınarları ağlamasından kurumak üzereyken, yağan rahmetten dolayı laleler topraktan yeniden filizlenir” (Pertev 2002: 178).

Eski Yunan mitine göre Pandora ona tanrı tarafında verilen kutuyu açar ve kötülükler dünyaya yayılır. Kutuda sadece umut kalır. Romanda bu eski mitin metinlerarası dikkatle yapı bozumuna (dékonstruction) uğ- radığı söylenebilir.. Mite göre, insanlar mutlu olma umutlarını kaybetmiş- lerdir. Feride ve Hayrettin (Havva ile Âdem) mitolojik anlatıya göre “Herşey Dünyası”nın kapısından -bir başka ifadeyle cennetin kapısındangeçemezler. Bu iki genç romanda toplumdaki sonu gelmez yalan ve dolandan arınmak isteyen bir çift olarak geçer. Ve bu da bir anlamda Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın cennete dönüşünü simgeler. Ancak yazar aynı zamanda postmodernist estetiği doğrultusunda, sorunun çözümünü okuyucuya bırakır: Hayrettin ve Feride-Pandora’nın kendisi olduğunu söyleyebiliriz- karakterinin roman boyunca işlediği bir çok günah olmasına rağmen, sevgileri sayesinde dünyadaki herşeyden arınarak bu kapıdan içeriye girebiliyorlar. Romanda, toplumun bulunduğu huzursuz ortamdan uzaklaşarak, ulaşmak istediği bir yaşam anlayışı, refah içinde yaşayacağı bir yaşam özlemi söz konusudur. Topluma göre, bu dünyanın bir kapısı vardır ve bu kapıdan ancak belli kişiler geçebilir ve gidenler de geri dönmez. Yazar, Tanrının, günahları olmasına rağmen, birbirini karşılıklı seven iki sevgiliyi kapıdan geçirmesiyle, Kıbrıs’ın çözümsüz görünen politik sorununu ve insanlığın birbiriyle olan problemini çözümler. “Böylelikle Yüce Tanrı, gelinciklerden bir güveyi, düğünlerinden evvel semalara uçurup, binlerce yıldır bomboş durup da çifte kumrulara bir türlü yuva edemediği cenneti onlara mekan kıldı” (Pertev 2002: 207) ifadesiyle insanlığın, dinî, politik ve sosyal anlamdaki mutlu sona, huzurlu bir ya- şama ulaşmasının formülünü, ‘kişilerin birbirlerine anlayışı ve sevgisi sayesinde, dünyanın yalan ve kavgasından uzaklaşarak ulaşabilecekleri’ şeklinde veriyor.

NOTLAR:

  1. Montaj tekniğiyle bütünlüğün dıştan bozulması; grotesk mantıkla yapının içten, anlam düzleminde bozulması.
  2. 29 Aralık 2004’de DAÜ’de yapılan “Kıbrıs Türk Edebiyatı” konulu konferanstan notlar.

KAYNAKÇA

BAŞIROVA, G. (2003), “Y. Meletinskiy – “Kafka Mitologizmi”, Filoloji Meseleler II, Bakü, s. 125-132.

ÇETIŞILI, İ. (1998), Edebi Akımlar, Kardelen Kitabevi, Isparta.

KAFKA, F. (1990), İzbrannoye (Seçilmiş Eserleri), Moskova.

MELETINSKIY, Y. (1976), Poetika Mifa (Mitin Şiirselliği), Moskova.

MELETINSKIY, Y. -vd. (1997), Mifı Narodov Mira (Dünya Mitolojisi) Ansiklopedi, Cild I, II, Moskova.

PERTEV, R. (2002), Gelincik Meseli, Stüdyo İmge, İstanbul.

YILDIZ, E. (2001), Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir