29 C
Bursa
Salı, Temmuz 27, 2021

Kate Millett’in ‘Cinsel Politika’sına Neden İhtiyacımız Var? (Maggie Doherty, Çeviri: Özde Çakmak)

Günümüzün edebiyata ilişkin en tartışmalı argümanları Kate Millett’ın “Cinsel Politika”sının mirasını sürdürmektedir.

Eski heykeltıraş, yakın zamanlı doktora öğrencisi ve şimdi ise Kadın Özgürlüğü Hareketi’nin sözcüsü olan Kate Millett 1970 yılının Emory Üniversitesi’nde konuşma yapacağı günün sabahı kahvaltı masasından kalktı ve Bowery dairesinin yerlerini kaplayan iki İran halısından birinin üzerine hızla boydan boya kustu. Kocası heykeltıraş Fumio Yoshimura dehşetle baktı. Pahalı halı Millett’in yaşamına yeni dahil olmuştu. Millett’ın ilk kitabı Cinsel Politika’nın satışından elde ettiği 800 doların hepsini iki halı ve eski bir arabaya harcadığı bir “hovarda görkemi” haftasında satın alınmıştı. Kitap çok geçmeden Millett’a 30,000$ – zamanında, küçük bir servet – kazandıracaktı. Kendi deyişiyle, “arsızca, manasızca zengin” idi. Aynı zamanda da sefil.

Kendi tanımıyla “şehir heykeltıraşı” olan, bohem çevrelerde seğirtmeye alışkın bir kadın için kritik bir 18 ay olmuştu. 1969 Şubatında Columbia Üniversitesi İngilizce bölümünde doktor adayı olmanın yanısıra adanmış bir feminist aktivist, Redstockings ile New York Radikal Feministleri üyesiydi. İki ay önce, 1968’deki öğrenci protestolarındaki önde gelen rolü için Barnard’daki öğretmenlik görevinden azledilmişti. Gelir kaynağı olmadan ve kendi deyişiyle, “çıkış yolu olmadan” derhal tezi üzerinde çalışmaya başladı. Millett, bir önceki yıl Cornell’de teslim ettiği, “Cinsel Politika” adındaki “zekice ve iğneli” bir yazıyı genişletmeye karar verdi. Genişletilmiş versiyonda edebiyatın cinsel devrim ve karşı devrimi yansıtma biçimlerinin izini sürecekti. Daha sonra Time’a anlattığı gibi, proje “gitgide büyüdü ta ki ben nerdeyse siyaset felsefesi yapana dek.” Tezi 1970 yılında verdi; danışmanlarından biri eseri okuma deneyimini “testisleriniz fındık kıracağı içerisindeyken oturmak” ile kıyasladı. Kitabın Doubleday tarafından basılmasını sağlamayı başardı. İlk nüshayı elinde tuttuğunda hem sevinçli hem de gergindi, kitabın anaakım basında nasıl karşılanacağı ve hemcinsi radikal feministlerin tepkisi onu endişelendiriyordu.

Her iki tarafın verdiği tepki Millett’ın hayal edebileceğinin de ötesine geçti. Birdenbire, her üniversite kampüsünde isteniyordu. Gündüz vakti talkshow programlarına davet ediliyordu. (Minnesota’lı annesi yıkanmamış saçlarla ekranda görünmemesi için onu uyarmıştı.) Kitabı editoryal karikatürlerde görünüyordu. Telefonu durmaksızın çalıyordu. Ressam Alice Neel tarafından çizilen portresi Time’ın kapağını süslüyordu; dergi onu “Kadın Özgürlüğü’nün Mao Tse-tung’u” olarak taçlandırmıştı. Baş makale sırasında Cinsel Politika 15,000’den fazla satmıştı ve dördüncü baskıdaydı.

Aynı zamanda, Millett feminist mitingler ve toplantılarda da revaçtaydı. Seyirciler cinselliğini açıklaması için ona baskı yaptılar, pek çok şey onun cevabına bağlıydı. Onyılın başında, hareket homoseksüellik meselesi konusunda ayrıldı. 1963 tarihli kitabı Feminine Mystique ile feminizmin ikinci dalgasını başlatıyor gözüken Betty Friedan lezbiyenlerin kaygılarına karşı düşmanca davranmıştı; 1969’da onlara “lavanta tehdit” adını taktı. Lezbiyenler Friedan’ın hakaretini geri dönüştürerek New York’da Kadınları Birleştiren İkinci Kongre’yi protesto ettiklerinde onu tişörtlerine bastılar. Millett’ın sözde başkanlık etmesi gereken fraksiyonlu feminist hareket buydu işte. İlk önce biseksüel olduğunu (Katolik ailesini hayalkırıklığına uğratarak), ardından ise lezbiyen olduğunu açıkladı. Bu onu romantik yaşamının yakından izlediği yeni örgüt çevrelerine doğru çekti.

Millett, bu tür bir ilgiye hazır değildi. (Daha sonraları kendisine manik depresyon tanısı konacaktı, kendisinin reddettiği bir tanı.) Coşkulu ve fevri olması sebebiyle bir hareket için sözcüyü oynayacak hali yoktu. “Friedan, Gloria ve diğerleri gibi dengede iş görmeli,” diye ifade etti daha sonraları. “Hepsi de benden çok daha iyi politikacılar. Ama ben bir politikacı değilim. “Kadın Özgürlüğü’nün Kate Millet’ı” da öyle.”” Millett denizaşırı seyahatlere karşı isteksiz değilse de – Oxford’da Viktorya edebiyatı, ardından Japonya’da heykeltıraş okumuştu – , sürekli seyahat etmek ona zarar verdi; bu yılların anısına verdiği isim Flying (Uçmak) olmuştur. Anıda tekrarlanan sözcükler “çılgınca,” “baş döndürücü,” ve “şaşkına dönmüş”tür.

Her ne kadar An’ının istediği “politikacı” olmasa da Millett’ın politik etkisi inkar edilemez. Kitabının basılmasından yaklaşık elli yıl sonra kültür politikaları hakkındaki argümanları kaydadeğer sıklıkla yeniden belirmektedir. Columbia University Press’den bu ay çıkacak olan Cinsel Politika’nın yeni bir edisyonunun basımı, eserine yönelik yenilenen ilginin kanıtıdır. 1970’li yılların feministlerinin vaat ettiği yapısal değişikliklerin bırakın gerçekleştirilmesinin tasavvur edilmesinin bile zor olduğu bir dönemde Millett’ın kültürel temsilin önemine olan inancı olumludur. Belki de, Millett’ın ileri sürdüğü gibi, yeni bir okuma biçimi daha iyi bir yaşama biçimi üretebilir.

Tezlerin çoğu yakın bir anal tecavüz okuma sahnesiyle başlamaz. Fakat Millett’ınki tipik bir tez değildi. ingilizce bölümünde doktora eğitimine başvursa da, disiplinden disipline geçti. Kadın özgürlüğü ve cinsiyete dayalı zulüm tarihi üzerine olan iki uzun bölüm – “Cinsel Devrim” ve “Karşıdevrim” – Millett’ın patriyarkanın “edebi yansıması” dediği şey ile çevrildi. Weber, Engels, Arendt ve diğerlerinden yararlanan Millett cinsiyetler arasındaki ilişkinin nasıl da bir “tahakküm ve itaat” ilişkisi olduğunu göstermeyi amaçlıyordu. Bu güç ilişkisinin kurumsallaşmış olduğunu ileri sürdü; bir “iç sömürgeleşme” biçimi, “her tür ayrım biçiminden daha kuvvetli ve sınıf katmanlaşmasından daha şiddetli” bir tür baskıydı. Çocuklar bu “kast sistemi”nde rollerine kaynaşıyor, böylece dünyalarını bu şekilde anlamadan çok önce bir eşitsizlik sistemine razı oluyorlardı. “Görünüşü ne kadar sessiz olursa olsun,” diye yazdı Millett, “cinsel tahakküm yine de kültürümüzün en yaygın ideolojisi olmayı sürdürmekte ve en temel güç konseptini sağlamaktadır.”

Bu dünya düzenine örnek vermek amacıyla Millett “kültürel temsilci” olarak incelemek için “davranışları yansıtan ve aslında şekillendiren” dört yazar seçti. D.H. Lawrence, Henry Miller ve Norman Mailer kadın düşmanlıkları ve cinsel mistisizmleri yüzünden delik deşik edilirlerken, Jean Genet cinsel baskının psikolojisini araştırdığı için övgü aldı. Millett, Lawrence’ın aşkı “bir başka kişiyi domine etmek” olarak tanımladığını öne sürdü. Miller, “kibir ve iğrenme”nin sesiydi, eserleri “nevrotik düşmanlık” ve “tehlikeli cinsel ayrımcılık” ile mimlenen bir yazar. Millett, kendisinin yazdığı dönemde hala edebi bir şöhret olan Mailer’ı  “maskülenliği sayısız ikmallere muhtaç ve her yönden tehdit edilen istikrarsız bir spiritüel sermaye” olarak sunan “erkeklik kültünün bir tutsağı” olarak gördü. Millett, Mailer’ın 1965 tarihli romanı Bir Amerikan Rüyası’ndaki (An American Dream) anal tecavüz sahnesini yakından analiz etti ve onu “diplomasinin başarısız olduğu ve savaşın konumunu ölümcül tehlikede hisseden yönetici kastın son politik sığınağı” diye tanımladı.

Literatürün yanısıra politik tarihi de bu şekilde ve politik içeriği bakımından inceleyen Millett kendi disiplinine bir müdahele etmeyi – ve böyle yaparak da sözde gerçek dünya da bir değişiklik yapmayı – amaçladı. 1970 yılında kadınlar bir erkeğin kazandığı her dolar için elli sentin hemen üzerinde bir para kazanıyorlardı ve uzmanlık alanlarının yalnızca %9’unu teşkil ediyorlardı. Harvard’ın fakültesinde yalnızca iki adet kadrolu kadın profesör vardı. Akademi, incelediği toplum da cabası, acilen bir değişime gereksinim duyuyordu. “Edebiyatın tasarlandığı ve üretildiği daha büyük kültürel bağlamı gözönüne alan bir eleştiriye yer olduğu önermesiyle çalıştım,” diye yazdı önsözünde. “Edebiyat tarihinden kaynaklanan eleştiri bunu yapmak için kapsam olarak çok sınırlıdır; estetik düşüncelerden kaynaklanan eleştiri, “Yeni Eleştiri” (New Criticism) asla bunu yapmayı istemedi.” Cinsel Politika polemiktir, fakat aynı zamanda akademiktir de. Ağırdır, aşırı derecede dipnotludur, tarzı için haklı olarak hantal denilebilir.

Bu yaklaşımın avantajı, Millett’ın ikonoklastik fikirleri akademik özenle geliştirebilmesidir. Evlilik kurumu ve “patriyarkal bir bütün içerisinde patriyarkal bir birim” dediği aileyi ifşa etmek için antrpoloji ve hukuk tarihinden yararlandı. “Özellikle patriyarkal tekeşli evliliği tehdit eden geleneksel cinsel yasak ve tabuların bir sonu: homoseksüellik, “gayrimeşruluk”, yeniyetme, evlilik öncesi ve evlilik dışı cinsellik” olarak nitelediği bir cinsel devrimi kutladı.

Bu fikirler radikaldi, fakat aynı zamanda çağa da aitti. 1970 yılı Shulasmith Firestone’un The Dialectic of Sex: The Case for Feminist Revolution ve Germaine Greer’ın The Female Eunuch adlı kitabı dahil olmak üzere bir dolu feminist kitap basımını gördü. Bu kadınlar Millett’ın işbirlikçileri ve arkadaşlarıydılar. Tıpkı Millett gibi, tekeşliliğin, evliliğin ve çekirdek ailenin lağvedilmesini savundular. Firestone, Millett’ınkine çok benzeyen “cinsel bir sınıf sistemi”ni tanımladı. Gebeliğe “barbarlık” dedi, yapay üremeyi alkışladı ve Eros gibi çocukların yeryüzünü özgürce gezebilecekleri bir ütopya hayal etti. Doktorasını Cambridge’de yapan bir Avustralyalı olan Greer kadınları kendi adet kanamalarını tatmaya teşvik etti ve onları tekeşli partnerlikten caydırdı. “Kadınların,” diye iddia etti, “erkeklerin onlardan ne kadar nefret ettiklerine dair hiçbir fikri yoktur.” Bu tür sözcükler Millett’ın kitabında uygunsuz kaçmazdı.

Şimdi kaydadeğer görünen şey, kültürel anaakımın bu devrimci fikirlerle ne denli ciddi yakından bağlar kurduğudur – ki bu onları onaylamak demek değildir. Bu kadınlar geniş çapta eleştirildiler ve genellikle iyi eleştiriler aldılar. Kitap satışları etkileyiciydi – Dialectic bir çoksatandı, Eunuch birkaç ay içinde ilk baskısını tüketti. Meydan okudukları adamlarla birlikte canlı mülakatlara davet edildiler – Greer, 1971 yılında bir “Dialogue on Women’s Liberation”da (Kadınların Özgürlüğü Hakkında Diyalog) Mailer ile boy ölçüştü. Millett’ın kapak portresi olan Ağustos sayısında Time radikal feministlerin hedefleri ve örgütlenme pratikleri üzerine beş adet makale yayımladı.

Herkes bu kadınları ciddiye almaya hazırlıklı değildi. Eleştirmen Irving Howe Harper’s için yazdığı baştan savma, küçümseyici eleştiride Millett’a bir “orta sınıf aklı,” bir “ideolog” ve bir “kadın taklitçi”  dedi; onu “hayat hakkında hiçbir şey bilmeyen küçük bir kız olarak” ciddiye almadı. (Millett, 34 yaşındaydı.) Marxist kuramı cinsler arasındaki ilişkiye uygulaması, özellikle şansını Millett’a ve hemşerilerine gerçek eşitsizliğin sınıfa dayalı tahakküm biçimini aldığını hatırlatmada gören Howe’u öfkeden kudurttu. “Manhattan’ın Üst Doğu Yakası’ndaki bayanlar, Kaliforniya’daki üzüm toplayıcıların eşlerinin olduğu biçimde “köle” midirler?” diye sordu, “ve eğer öyleyse bu kölelerin efendileri aynı mıdır?”

Küçümseme ve ayrımcılık bir yana, Howe haklıydı. Cinsiyete kendi başına bir sınıf muamelesi yapmaktaki sorun ekonomik sınıfı – ırk ve cinselliğin yanısıra – örtbas etme eğiliminde olmasıydı. Millett ve hemcinsi radikal feministler genellikle “kızkardeşlik” adı altında kadınlar arasındaki mühim farkları – siyah ve beyaz, işçi sınıfı ve zengin – atladılar.

1970’lerin başlarında, bazıları kızkardeşlik idealini sorguluyordu. The Black Woman: An AnthologyCinsel Politika (Sexual Politics) ile aynı yıl yayımlandı. Editörlüğünü Toni Cade Bambara’nın yaptığı antoloji Siyahi feminizmin merkezi haline gelecek olan yazarları takdim ediyordu – Nikki Giovanni, Audre Lorde, Alice Walker ve Bambara’nın bizzat kendisi. Şiir, öykü ve makaleden oluşan koleksiyon hem Black Power hem de kadınların özgürlüğü ile ilintili reçeteleri ve yasaklamaları sorgularken  siyahi kadınların yaşamlarını kutlar. Bambara yazdığı girizgahta şunu sordu: “Gerçekler, deneyimler ve beyaz kadınların bulguları Siyahi kadınlar ile ne kadar ilintilidir? Ne de olsa kadınlar sadece kadın değil midir?” kendi sorusuna yanıt vererek şu yorumda bulundu:

Uzmanların (beyaz, kadın) bu yeni alanına bağlı olmayı sağlayabilecek kadar önceliklerimizin aynı olduğunu, kaygılarımızın ve yöntemlerimizin aynı ya da hatta yeterince benzer olduğunu bilmiyorum.

Barbara ve diğer katılımcılar için ırk ve cinsiyet, tahakkümün benzersiz ve yükseltilmiş bir biçimini yaratmak üzere birleşen farklı fakat örtüşen kategorilerdi. Katkıda bulunan yazar Francis Beale buna “çifte yargılama” adını verdi. Black Woman’ın piyasaya çıkmasından nerdeyse yirmi yıl sonra Kimberly Crenshaw ezilen grupların üyelerinin yaşayabileceği çakışan ayrımcılık biçimlerini analiz etmenin bir yolu olarak “kesişimsellik kuramı”nı geliştirdi. Kesişimsel konseptin yaygın dolaşımı – şimdi üniversite ders tanımlarından Hillary Clinton’ın kampanya tweetlerine değişiklik gösteren bağlamlarda başvurulan – Millett’ın önemine uzaklığımızın bir ölçüsüdür.

Bugün internette Kate Millett’ı araştırırsanız eğer, görünürde demode olmasına dikkat çeken ve şöhretini tazeleme teşebbüsünde bulunan çok sayıda makale bulursunuz. Bunların ilki Millett’ın kendisinden gelmektedir. Guardian için kaleme aldığı “Zamanın Unuttuğu Feminist” (Feminist Time Forgot) başlıklı 1998 tarihli kişisel yazıda iş bulma mücadelesini ayrıntılarıyla anlattı. Mali durumu düşüşte, kitaplarının baskısı tükenmiş halde kendi feminist neslinin “birbirlerini desteklemek için gereken topluluğu yaratmada” başarısız olmuş olduğundan endişeleniyordu ve şimdi “bir neslin anlayışı ile bir sonrak neslin anlayışı arasında bir boşluk” ile yüzleşiyordu.

Ertesi yıl bir gazeteci Bay Area’yı bir nüshası için arayıp taradığında, Cinsel Politika’nın baskısı hala yoktu. “Nasıl oldu da Yüce Kate Millett ortak bilinçten nerdeyse silindi?” diye sordu Leslie Crawford. Millett’ın National Women’s Hall of Fame’e kabul edildiği 2013 yılına ileri saracak olursak, Katie Ryder’ın “Kate Millett’ın hala önem taşıdığını” ileri sürdüğünü görürüz. 2000 yılında, Illınois Üniversitesi Millett’ın sekiz kitabının hepsini yeniden piyasaya sürdü. Columbia University Press’in yeni Cinsel Politika edisyonu hukuk bilimcisi Catharine MacKinnon’ın önsözü ve New Yorker kadrolu yazarı Rebecca Mead’in sonsözünü içermektedir. 1970’den bu yana “pek çok şeyin değişmeden kaldığını” ifade eden Mead bize yapısal ve yasama ile ilgili değişikliklerin kültür içerisindeki değişimlerin gerisinde kaldığını hatırlatır. “Bazı açılardan,” diye yazar Mead, “beraberinde politik dönüşüm olmadan feminizmin vaat ettiği kültürel değişime sahiptik.”

Günümüzün kültürel tartışmaları halen büyük önem taşımaktadır; bu anlamda Cinsel Politika’nın dönüşü iyi zamanlanmıştır. Yalnızca son altı ayda Millett’ın mirasını kanıtlayan ateşli edebi tartışmalara tanık olduk. Jonathan Franzen’ın – romanlarındaki açık seçik antifeminizm ile olduğu kadar röportajlarda sarfettiği cinsiyet ayrımcı ifadeleri de öfke toplayan bir yazar – etrafındaki tartışmayı düşünün. Ya da Rebecca Solnit’in geçen yıl bir erkek dergisiyle girdiği ağız dalaşını hesaba katın. Solnit Esquire’ın “Her Erkeğin Okuması Gereken 80 Kitap” listesini alaya aldığında, hem kadın yazarların eksikliğine hem de kadın karakterlerin rahatsız edici temsiline işaret etti. Bu kitapların çoğu, diye iddia etti, esasında “varlığı ya da mevcudiyeti tanınmayan kişi olarak kadınlara yönelik talimatlardır.” Erkek okurlar tepki gösterince, Solnit Millett’tan alıntı yaparak kitapların erkeklerin kadınlar ve seks hakkındaki görüşlerini şekillendirdiği şeklinde yanıt verdi – ve bazı kitaplar erkeklerin canları istediğinde her ikisinde de hakları olduğunu öne sürer. Edebiyat ve yaşam arasındaki çizgi bir kez daha oldukça ince görünmektedir.

Yine de bugün herhangi bir yazınsal bilgi birikiminin – bırakın bir doktora tezini – yazarını Time’ın kapağı yaptırdığını hayal etmek güçtür. Çağdaş akademinin kendi payına düşen halk aydınları olsa da, akademisyenlerinin çoğu uzman seyircileri için yazar (ne de olsa, tam da bunu yapmak için işe alınırlar.) Buna karşılık, Millett Louis Menand’ın “kahramansal eleştiri” çağı dediği – edebi tartışma bahislerinin yüksek göründüğü bir zaman – son yıllarda yazıyordu. Tercih ettiğiniz kitaplar politikanız, hatta ahlakınız hakkında bir şey söylüyordu. İnsanların yaşama ve sevme biçimlerini değiştirmek istiyorsanız eğer, pekala okuma biçimlerini değiştirmekle işe koyulabilirsiniz.

Edebiyata duyulan inanç – özellikle de, akademik edebiyat incelemesine duyulan bu inanç – belki de Millett’ın eserini bir başka zamanın ürünü olarak en çok mimleyen şeydir. İlk kitabının satışa sunulmasını izleyen yıllarda, zamanının çoğunu “eşcinsel özgürlüğü”nü savunmakla geçirdiğinde, yapabileceği en iyi şeyin konuşmak, örgütlenmek ya da öğretmek değil de bir edebiyat eleştirisi kitabı, “eşcinsel ve straight’in Cinsel Politika’sı, yetkililer için daha ikna edici bilimsel açıdan tarafsız bir yaklaşım” yazmak olduğunun farkına varması çarpıcıdır. Bir gece Poughkeepsie’deki çiftlik ve de sanatçı kolonisinde bunu ayrıntılarıyla açıkladı: “Öncelikle iki kültür, bölünmüş toplumumuz hakkında bir kuram ortaya atın. Ardından homoseksüel literatürde yaşandığı gibi duygusal deneyim gerçeğini bulun.” Kitap asla gerçekleşmedi, ama hayali bize 1970’lerin başlarında bir edebiyat akademisyeni ve radikal bir feminist olmanın ne demek olduğunu bize anlatır.

“Gelecekteki tarihçiler işi elime yüzüme bulaştırdığımı mı söyleyecek?” diye soruyordu Millett Flying’de. Yanıt, hayır olmalıdır. Geçmişe özgü bir düşünce şeklini belgeleyen her metinde olduğu gibi, Cinsel Politika’nın da entelektüel ve politik hataları olabilir. Fakat Millett’ın eserinin gösterdiği şey, politik eylem ile kültürel ifadenin birbirinin içine nüfuz etme biçimleriydi. Her iki mücadele konumu da Millett’a göre cinsel bir devrimi mimleyecek ve “içinde yaşadığımız çölün dışından katlanabildiğimiz bir dünya” getirecek “değişen bilinç”i meydana getirmek için gerekliydi. Henüz bu çölün dışında değiliz; bazı açılardan her zamankinden daha çok kaybolmuş durumdayız. Ama Millett bize kültürün daha iyi bir kara parçası bulmamıza yardımcı olabileceğini öğretti.

Çeviri: Özde Çakmak

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz