Çarşamba, Ağustos 4, 2021

İsteklere Kavuşmanın Tek Yolu: ‘Ateşli Sabır’ (Ege Küçükkiper)

 

1994 yılında Michael Radford’un yönetmenliğinde “İl Postino” adıyla beyaz perdeye uyarlanan ve “en iyi müzik” dalında oscar alan film, oldukça başarılıydı. Hatta tiyatro versiyonundan daha çok ilgimi ve beğenimi kazandı diyebilirim. Film, çekildiği dönemde büyük ses getirdiği için, izleyicilere bir hatırlatma olması açısından, parantez içerisinde, “postacı” ibaresi kullanılmış. İyi bir taktik. Çünkü bu filmin hayranları, eminim ki tiyatro versiyonunu da izlemek isteyeceklerdir. “Ateşli Sabır” adı altında kitap olarak yayımlanışı  ise 1982 yılına rastlıyor. Bir eserin, sonradan kitap haline dönüştürüldüğüne ilk kez tanık oluyorum. Yani hem oyun hem roman hem de film haline getirilmiş bir eserden söz ediyorum. Antonia Skarmeta’ya ait eser, şiirlerle bezeli. Şiiri sevenlerin bu oyunu da seveceğinden hiç şüphem yok. Metinde, yazardan çok, yazarın ele aldığı kişi yani Pablo Neruda varlığını gösteriyor. Bu nedenle ondan biraz bahsetmek istiyorum…
PABLO NERUDA
Asıl adı Ricardo Neftali Reyes Basoalto olan Pablo Neruda, 1904 yılında Şili’de dünyaya geldi. Çok sevdiği yazar Jan Neruda’nın soyadından esinlendi ve bu soyad daha sonra resmi kayıtlara da geçti. Henüz 13 yaşındayken “La Manana” adlı gazetede, yazdığı makalelerle katkıda bulunmaya başladı. İlk yazı ve şiir denemelerini yaptı. 1921’de Santiago’da üniversiteye yazıldı. Fransız Dili ve Edebiyatı okudu. Ayrıca Pedagoloji ve Mimarlık alanlarında da kendini yetiştirdi. “Bayram Şarkısı” adlı şiiri, Öğrenci Birliğinin açtığı yarışmada birinci seçildi. “Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı” adlı şiir kitabıyla asıl ününü sağladı. 1927-1945 yılları arasında çeşitli ülkelerde konsolosluklar yaptı. İspanya İç Savaşında, Cumhuriyetçilerin yararına çalıştı. Başlarda, sanatını seçkinlere özgü bir iş olarak gördü. Daha sonraki yapıtlarında ise, sanatını her kesime duyurmaya çalıştı ve insanlar arasında bir dayanışma aracı olarak benimsedi. Konsolosluk görevleri sona erince, Paris’e yerleşti ve orada İspanya’nın yararı için, İspanya-Amerika Grubu’nu kurdu. Şiirlerini en çok etkileyen olay, İspanya’da ki iç savaş ve Lorca’nın ölümü oldu. Bunun üzerine “İspanya Gönüllerde” adlı şiirini yazdı ve büyük bir yankı uyandırdı. Şili’ye dönünce, yeni yönetim İspanyol Cumhuriyetçilerinin, Şili’ye sığınmalarını düzenlemek için Paris’te görevlendirdi.
1943 yılından itibaren ülkesi olan Şili’ye geri döndü ve siyasete atıldı. Senatoya seçilerek, Şili Komünist Partisi’ne girdi. Fakat partinin anlayışıyla, yönetimin anlayışı birbirini tutmayınca ve  Başkan Videla’nın, grev yapan madencileri protesto etmesini, protesto ettiğinden, komünizmin yasa dışı sayılması gerekçesiyle kendi ülkesinde kaçak yaşadı. 1949 yılında yurt dışına kaçtı. Çeşitli ülkelerde dolaşmaya ve şiirlerini yazmaya devam etti. Artık şiirleri romantik ve egzotik değil, siyasi nitelikteydi. Daha sonra Varşova’da “Dünya Barış Ödülü”nü aldı. 1953’de yönetimin değişmesiyle, ülkesine geri döndü. Aynı yıl “Stalin ödülü”nü kazandı. 1969’da bir zamanlar kaçak olarak yaşadığı ülkesinde, Cumhurbaşkanlığına aday gösterildi. Fakat adaylıktan çekildi ve yerini yakın dostu Allende’ye bıraktı. 1971 yılına gelindiğinde ise artık “Nobel Edebiyat Ödüllü” bir yazardı. 1973 senesinde askeri darbeden sonra evi basıldı ve kitapları yağma edildi. Bir süre sonra öldüğü açıklandı. Lirizmi asla kısıtlamadı. Modernizm, sürrealizm ve Marx’ın maddeciliğinden yararlanarak, eserlerinde bir bütünlük sağladı. Çoğu eseri, savaş sırasında el altından basılarak okurlarına ulaştırıldı. En sevdiği şey ise çakıl taşları ve taşların birbirine vurulduklarında çıkardıkları sesti.
 
OYUN HAKKINDA (devam)
Pablo Neruda’nın Kara Ada’da geçirdiği yıllarını anlatan oyun, %40 şiir, %60 siyasi bir nitelik göstermekte. Cumhurbaşkanlığına aday gösterilişi, Nobel Edebiyat Ödülünü alması ve ölümü ana temalar olarak belirlenmiş. İkilinin ilişkisi, postacının, ünlü şaire her gün bir yığın mektup götürmesiyle başlıyor. Durmadan sorular soran ve bir şeyler öğrenmek isteyen postacının sorduğu her soruyu, seyirci olarak siz de düşünüyorsunuz. (Bundan dolayı, düşündüren ve düşünülen şeylerin boşa gitmediği bir oyun.) İlk olarak “metafor”  (Bir kelimeyi, başka bir kelimenin yerine kullanma sanatı.) kelimesini öğrenen postacı, adını bile zor söylemesine rağmen her cümlesiyle bir metafor yaratmayı başarıyor. Oyundan bir alıntıyla durumu daha iyi özetlemek gerekirse; “Gökyüzü durmadan ağıyordu.” dediğim de ne anlarsın diye soruyor Pablo Neruda. Postacı da “Çok kolay. Yağmurun yağdığını anlarım.” diyor. İşte bu bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Metaforu öğrenen postacı, “Bütün dünya bir metafor mu?” diye soruyor. Şair cevap veremiyor ve düşünmek için izin istiyor…
Günler bir bir geçerken, postacı Beatriz adında bir kıza aşık oluyor. (Ünlü şair Dante’nin de aşık olduğu kızın adı.) Aşık olduğu kızı elde edebilmek için süslü kelimeler kullanmak istiyor. Bunun içinde ona çok basit gelen metafora başvuruyor. Pablo Neruda’nın şiirlerini okuya okuya, ondan ders ala ala bir şair olan postacı, isteğine kavuşuyor. Bu sayede Pablo Neruda, postacıya, dilinin pul yalamaktan başka bir işe yarayacağını da göstermiş oluyor. Beatriz’in, erkeklerin ne mal olduğunu bildiğini söyleyip duran ve postacının da bir erkek olduğunu hatırlatarak, kızına dokunup dokunmadığını merak eden bir annesi var. Beatriz’in, postacının kendisine asla dokunmadığını, sadece şiir okuyarak kalbini çaldığından bahsetmesi ise annesini çıldırtmasına yetiyor. Ve şöyle diyor: “Bir erkeğin, kızımı ellemesini, şiir okumasına tercih ederim. Çünkü şiir en tehlikeli şeydir.” Bu cümleye rağmen mutlu bir evliliği yakalayan Beatriz ve postacı, doğacak çocuklarına, bu yapının mimarı olan Pablo adını koyuyor.
Nobel Edebiyat ödülünü almak için çoktan Paris’e giden Pablo Neruda, ne yazık ki tüm bu yaşananları göremiyor. Çareyi mektup yazmak ve hediye (kaset) göndermekte buluyor. Mektupta ise şöyle yazıyor: “Çan sesi, rüzgar sesi, suların kayalara vurunca çıkardığı ses, kuş sesi. Bu seslerin hepsini kasete kaydet ve bana yolla.” Denilenleri yapıyor Mario ve kaseti şaire yolluyor. Bir de şiir yazıyor kendince. Onu da yolluyor. Artık son günleri yaklaşan Neruda, Kara Ada’ya geri dönüyor. Son isteği ise denizi görmek. Uzaklarda, kayalıkların üzerinde yatan dört kişi çarpıyor gözüne. “Ne yapıyorlar orada?” diye soruyor. Yıl 1973. “Pinochet, Şili darbesini yaptı. Darbe sonucu ölenler, kıyılara vurdu.” cevabını veren Mario, yukarıdan gelen bir sesle karakola çağırılıyor. Savaştan yana olmayan Mario, eline iki çakıl taşı alıp birbirine vuruyor. O sırada beyaz bir güvercinin kanatlarını çırpıp, “barış” diye haykırarak göğe doğru yükselişi bizleri selamlıyor. Burada Pablo Neruda’nın simgesi haline gelen çakıl taşlarının barışa olan  katkısını, Neruda’nın barışçıl kimliğiyle özdeşleştirmek mümkün.    Eğer siz de bir postacının, yaşadığı deneyimler sonucu güçlü bir şaire dönüşmesine tanıklık etmek istiyorsanız, bu oyunu sakın kaçırmayın…
REJİ
Rejisör koltuğunda Ragıp Yavuz’u görüyoruz. Broşürde okuduğuma göre 2006’dan beri bu oyunu sahnelemek istiyormuş. Keşke daha önce sahneleyebilseymiş. Yönetimle ilgili bir sorun olduğunu tahmin ediyorum. Kendi tabiriyle “İzdüşüm”lerden yararlanmış bu oyunda Ragıp Yavuz. Pablo Neruda’yı hem bir oyuncu hem bir anlatıcı olarak kullanmış. Sahne geçişlerinde olayı, yani aradan geçen sürede nelerin yaşandığını aktarmada akıllıca bir çözüm olduğunun farkındayım fakat bazı olaylar bana çok kopuk geldi. Hiç beklemediğim bir anda Beatriz’i gelinlikler içerisinde görünce doğrusu şaşırdım. Halbuki bundan bir önceki sahnede kızın annesi, kesinlikle evlendirmeyeceğini söylüyordu. Yine Beatriz’in, elinde bir kundakla gelişi sayesinde, aradan birkaç yıl geçtiğini anladım. Bu kopukluklara farklı bir çözüm bulunabilseymiş çok daha iyi olurmuş.
Neruda, dönemin olaylarını aktarırken, arka kısımda dört kişi, anlatılanları canlandırır nitelikteydi. İzdüşümlerini bizlere de yansıtmayı başarabilmiş Yavuz. İlk kez böyle bir sahneleniş gördüm. Dört kişinin, orada ne işi var? diye sormuyorsunuz. Sanki onlar olmasa oyun çok eksik kalacak gibi. Kızın annesi ile Neruda’nın buluşması ve aradan geçmesi gereken süreyi müzikle doldurup, arkadaki iskeleyi ise geçiş yolu olarak kullanılması yerinde bir karar olmuş. Hem zaman geçişi hem de yol zahmetinden arınılmış. Barkovizyon kısmına geldiğimizde ise, dalgaları, güneşi, kuşları, gökkuşağını, karı ve barışı simgeleyen güvercini görüyoruz. Ayrıca görüntünün olmadığı zamanlarda, fon görevi görüp, izdüşümlerin yansımalarını sağlaması açısından çok amaçlı kullanıdığını belirtmeliyim.
DEKOR – KOSTÜM – IŞIK – MÜZİK – EFEKT
 
Sahne baştan başa, irili ufaklı çakıl taşlarıyla dolu. Pablo Neruda’nın bu sevdası es geçilmemiş. Çakıl taşları zaman zaman çok ses çıkartsa da, o taşların çıkarttıkları ses Neruda’nın en sevdiği ses olması durumu aşikar kılıyor. Sahne, ikiye bölünmüş durumda. Bir tarafta Pablo Neruda ve postacı, diğer tarafta ise Beatriz ve annesi. Yataklar, sandalyeler, komodinler balıkçı ağlarından yapılmış. Kara Ada’dakilerin balıkçılıkla geçimlerini sağladıkları ve Mario’nun babasının balıkçılık yaptığını düşünürsek doğru bir tercih diyebiliriz. Dekor tasarımı, Barış Dinçel’e ait. Gerçekten çok başarılı.
Kostüm tasarımında karşımıza çıkan isim, Canan Göknil oluyor. Beatriz’in, şuh ve şehvetli kadın imajı, giydiği dekolteli ve mini elbiselerle sağlanmış. Gelinliğinin bile o tarz olması güzel bir ayrıntı. Annenin, kızı kadar olmasa da daha kapalı kıyafetlerle, aslında ondan aşağı kalır yanının olmaması iyi özetlenmiş. Mario ise, üzerine asılı çantası, paçalarını kıvırışı, başında şapkasıyla bizlere postacı olduğunu anlatmakta başarılı. Pablo Neruda ise son derece günlük ev halleriyle, üzerindeki Şili’ye has örtüsüyle, ölüm anındaki beyaz kostümüyle, Paris’te  kar yağarken giydiği mevsim betimlemesi için kullanılan, atkısı ve paltosuyla olayı tamamlıyor.
Işık tasarımı bu oyunun en göze çarpan öğesi diyebilirim. Kemal Yiğitcan işini biliyor. Özellikle izdüşümler kısmında dört kişinin baştan aşağıya beyaz bir fonun önünde simsiyah gözükmeleri, barkovizyonda değiller de gerçekten var olduklarının algılanması son derece başarılı. Çakıl taşlarının tepeden değil, yerden ve yandan, ikili aydınlatılmaları daha derin bir anlatım oluşturmuş. Pablo Neruda ise anlatıcı konumundayken, nokta aydınlatılmasıyla, o, izdüşümleri ve çakıl taşlarının yansıması, başka hiçbir şeyin gözükmemesi, oyunun özünü vermeye yetmiş, hatta artmış bile. Gece – gündüz geçişlerinde ise basitlik yakalanmış ve lambalardan yardım alınmış.
Müzik konusu ise bu oyunda çok hassas bir yerde. “The Beatles” grubunun seslendirdiği “Mr. Postman” şarkısı ve “Madreselva” şarkıları kullanılmış. İkisi de oyunu anlamlı kılmış. Madreselva şarkısı, filmde de kullanılmıştı. Burada ise sahne geçişlerinin yaratılmasında bir işlev görmüş. Efektler Ersin Aşar imzalı. Pablo Neruda’nın, Mario’dan kasete kaydetmesi için istediği bütün sesler, efekt olarak kullanılmış. İzdüşümler esnasında dört oyuncu arasındaki bütünlük yani koreografi ise çok hoş ve estetik. Yasemin Gezgin’e teşekkürler… Bu arada söylemeden edemeyeceğim, Mario bisiklet sürdüğü için ayak bilekleri, bisikletin zincirinden yağ içinde kalmıştı. Ayrıntısıyla düşünülmesi beni çok mutlu etti.
OYUNCULUKLAR
 
Beatriz rolünü canlandıran Derya Çetinel, biraz evvel dediğim gibi frapan bir kadını başarıyla canlandırmış. Seksi bir görüntü verebilmiş. Ayşegül İşsever, anne rolünde oldukça sinir bozucu. Zaten öyle olması gerekirdi. Sadece sesi bana biraz yetersiz geldi. Mario rolündeki Mert Turak, saf çıkışları, anlamadığı zamanlardaki masumluğunu, sesinde ki yer yer iniş ve çıkışları kullanmakta oldukça iyi. İlk defa oyunculuğunu abartılı bulmadım. Ve Levent Öktem. Pablo Neruda rolünü içine sindirmiş, bir yazarın verebileceği olgunlukla karakterini canlandırmış. Dört kişilik bir oyun hiçbir zaman bu kadar keyifli geçmemişti. İzdüşümlerde ki oyuncu arkadaşlarımız, Derya Keykubat, Derya Yıldırım, Hamit Erentürk ve Cihan Kurtaran ise koreograf ve rejiden istenileni yapmışlar ve oyunun başarısına katkıda bulunmuşlar. Doğru kadro ve reji bir araya gelerek, oyun kotarılmış.
PABLO NERUDA’NIN “SORULAR KİTABI”NDAN
 
Eğer ölmüşsem ve farkında değilsem kime soracağım saati?
Ne bekliyor beni Kara Ada’da?
Kime sorabilirim bu dünyaya ne yapmaya geldiğimi?
Kaç soruya sahiptir bir kedi?
Doğru mudur hüznün kalın, melankolinin ince olduğu?
Beni kaybettikleri yerde mi sonunda buldum kendimi?
Ve kim bana göç et dedi, kemiklerim Şili’de yaşadığı halde?
Ne diyecekler şiirim hakkında kanıma asla dokunmamış olanlar?
Neden gizemli doğmadım?
Doğru mudur umutlarımızın çiğ ile ıslanması gerektiği?
Neden hep Londra’da yaparlar kongrelerini şemsiyeler?
Hangi dilde yağar yağmur acılı kentlerin üstüne?
Neden dev uçaklar çocuklarıyla birlikte uçmazlar?
Düşer mi aşk düşünceleri nesli tükenmiş volkanların içine?
Söyle bana şu gül çıplak mı yoksa bu onun tek giysisi mi?
Ne gelir başlarına okula geç gelen serçelerin?
Adı nedir o koktelylin, hani şu votka ile şimşeklerin karıştırıldığı?
Ne kadar uzun gelir konuşmaları diğerlerinin, eğer daha önce biz konuşmuşsak?
Aşk, aşk, erkeğin ve kadınınki, eğer artık yoklarsa nereye gittiler?
Neden şafak sökmüyor artık Bolivya’da Guavera’nın gecesinden sonra? Ve arıyor mu orada katillerini onun katledilen kalbi?
Kim emretti bana yıkamayı kendi gururumun kapılarını?
Ve ne önemim var unutulmuşluğun mahkeme salonunda?
Hüzünlü şiirim kendi gözlerimle mi bakacak?
Çeviri: Selahattin Yıldırım
 
Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Ve de sizlerden şu soruların cevabını düşünmenizi dilerim. Şiir, yazana değil de, ihtiyacı olana mı aittir? Peki, bütün istek ve hayallerimize nasıl ulaşabiliriz? Tabii ki ateşli bir sabırla…
 
Not: Oyun 90 dakika / Tek perdedir.
HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz