Kapat

İntihar Olgusunun Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Romanlarına Yansıması (Yrd. Doç. Dr. Nurullah Ulutaş)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- İntihar Olgusunun Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Romanlarına Yansıması (Yrd. Doç. Dr. Nurullah Ulutaş)

Bazı toplumlarda erdemin yansıması olarak kabul edilse de genellikle olumsuz bir eylem olarak görülen intiharın ortak tanımı: kişinin bilerek ve isteyerek kendi canına kıyması biçimindedir.  İntihar, insanoğlunun üç tür ölümünden biridir. İlki biyolojik ömrün bitimiyle organların iflası, ikincisi kaza veya cinayet, üçüncüsü de intihardır. İnsanlar değişik sebeplerle intihar ederler. Kimi söylenen bir sözü gururuna yediremez, kimi de yıllarca acı çektiği hastalığına çare bulamayınca intihar eder. İnsan, bazen yoksulluktan, bazen aşk yüzünden, bazen namus yüzünden, bazen de siyasî sebeplerle kendisini öldürür. Bazen işlediği bir hatanın cezasını kendi eliyle vermek, bazen de toplumdaki bireyleri cezalandırmak; ölümüyle onlara acı ve vicdan azabı tattırmak için intihar eder.

İntihar, her anlamda bir sorundur. Yalnız tıpla ilgili bir sorun olmayıp felsefî, biyolojik, psikolojik, sosyolojik ve edebî yansımaları da olan ciddi bir sorundur. Hayatın “saçma” olduğunu ve intihar etmek gerektiğini savunan filozoflar; intiharın bu “saçmalığa” katkıda bulunacağını; bu yüzden intihardan da kaçınmak gerektiğini söylemişlerdir. Psikolojik anlamda depresyona uğrayan bazı insanlar, çelişkilerinin, acılarının ve çıkmazlarının çaresizliğini intihara sığınmakla ararlar. Bireyin kendini öldürmesi toplumdaki diğer insanları etkileyerek toplum düzenini de bozduğu için intihar, aynı zamanda sosyolojik bir sorundur. İntihar hemen bütün dinler tarafından yasaklanmıştır.

Gerek Türk edebiyatı gerekse dünya edebiyatında yoğun olarak kullanılan intihar olgusu, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında da aynı yoğunlukla kullanılmıştır. Onun toplam 52 romanında, 16 karakterin intihar ettiğini, bir o kadarının da intiharı düşündüğünü, tavsiye ettiğini, intihar tehdidinde bulunduğunu veya intihara teşebbüs ettiğini görürüz.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bu eksende ele alacağımız ilk romanı İffet (1896) adlı romanda, 20 yaşlarında babasını kaybetmiş, güzel, kültürlü, namuslu bir kız  olan  İffet, Latif adında yoksul biriyle nişanlıdır. Nişanlısı bir arsa olayından dolayı İzmit’e gidince maddi durumu kötüleşen İffet, Raziye adında düşkün bir kadın tarafından Nermi Bey’e pazarlanmak istenir. Bir süre sonra Nermi  Bey’in gönderdiği kokulu, özel zarfı açmaktan kendini alamayan İffet, yoksul hayatına son vermek annesi ve kardeşine daha iyi bakmak için kendisine yapılan teklifi kabul etmeye karar verir. Zarfta gönderilen parayla kendisine elbiselik kumaşlar alıp Raziye’ye teklifi kabul ettiğine dair mektup gönderir. Raziye’yle buluşacağı gün aynada kendisini seyreden İffet namusunun kirleneceğini düşündükçe kendisinden nefret eder. Bir anda hastalanıp, yataklara düşen İffet, eve çağırdığı Raziye’yle birlikte tövbe ettikten sonra git gide güçten kesilir. Bir süre sonra da can verir. Romanın sonunda İffet’in namusu kirlenmiş bir kız olarak yaşamaktansa, zehir aldığı, namuslu bir kız olarak ölmeye karar verdiği anlaşılır. Mehmet Kaplan da, İffet’i intihara sürükleyen asıl nedenin onun ahlak duygusu olduğunu belirtir.[1] İffet’in intiharı onurlu bir genç kızın namusunu korumak uğruna gerekirse canından vazgeçebileceğini göstermektedir.

Bir Muadele-i Sevda (1899) romanında iki karısını boşadıktan sonra üçüncü defa Bedia Hanım’la evlenen Naki Bey, daha gerdek gecesi karısının çok bilmiş tavırları ve baba zoruyla evlendiği itirafı karşısında şaşkına dönerek onu babasının evine yollasa da bir türlü unutamaz. Kâğıthane’de nikâhlısı Bedia’ya rastladıktan sonra onunla güzel günler yaşayan Naki Bey, bir süre sonra kendisine karşı tavırları değişen Bedia Hanım’ın, tanımadığı bir kadının verdiği mektupların da ispatladığı gibi, kendisini Fatin adlı biriyle aldattığını öğrenir. Fatin Bey, sevgilisini Naki Bey’e kaptırınca Nazire Hanım’la evlenmiş; fakat sevgilisini unutamadığı için mektuplarla ilişkisini sürdürmektedir. Bedia Hanım, Fatin Bey’e, her ikisinin de eşlerini boşayarak birlikte yaşamalarını önerir. Kocasının kendisini boşamaması halinde ise intihar edeceğini söyler:

“Ben bir âciz kadınım. Fakat saikım muhabbetiniz oldukça her şeyi göze aldırmaktan çekinmem. Yaşarsam sizinle yaşayacağım… Ölürsem yine birlikte öleceğim. Menfurunuz oluşuma sebep boynumdaki nikâh tasması değil midir? Onu pederim geçirdi. Lâkin kariben görürsünüz. Ya boynumu parçalarım ya o felâket rabıtasını…” (Gürpınar, 1899, s. 123)

Bedia Hanım’la  evlenen Naki Bey, görücü usûlü evliliği tercih etmekle sorunlu bir evliliğe adım atmıştır. Aralarında iletişim olmayan karı – koca arasındaki soğukluk onları boşanmanın eşiğine getirir. Naki Bey, Bedia Hanım’ın daha ilk geceden sorunları olduğunu fark ettiği halde onunla aynı hayatı paylaşmaktan kendini alamaz. Üçüncü bir kişi olan Fatin Bey’in bu evliliğe müdahalesi son darbe olur. Bedia Hanım’a göre, kocasını aldatmak onun en büyük hakkıdır ve büyütülecek bir mesele değildir. Araştırmacılar, kocasını aldatan kadınların genelinde bu anlayışın olduğunu belirtirler. (Schwarz, 1971, s. 202) Evli olduğu halde eski sevgilisiyle yasak aşk yaşamaktan çekinmeyen Bedia Hanım, aslında bir çatışmanın içine bilerek girmiştir.(Horney, 1993, s. 21) Ona göre, kocası kendisini boşamak zorundadır. Kocasının kendisini boşamamasına göstereceği tek tepki ise intihar etmektir. Bir süre sonra karısının Fatin Bey’den hamile olduğunu öğrenen Naki Bey intihar girişiminde bulunur; ama annesinin kapıyı çalması onun bu girişimini başarısız kılar. Karısının kendisini aldattığını, üstelik Fatin Bey’den hamile kaldığını öğrenmesi Naki Bey’i bunalıma sürükler. Karısının şerefini ve namusunu yok etmekle birlikte, varlığını da hedefe oturtarak kişilik gururuyla oynadığını düşünen Naki Bey, bir gün Hüseyin Rahmi’ye gelerek karısıyla ilgili tüm hikâyeyi anlattıktan sonra intihar edeceğini söyleyerek yazarın yanından ayrılır:

“(…) İşte çıldırmak üzereyim. Zevcemi unutamıyorum. Bu aşk sar’ası beni uzaklara sevkediyor; cerihama hiç ümit etmediğim bir ilyitam çaresi taharrisi için bugün vapura binip uzun bir seyahate çıkacağım…Aradığım bu devayı, seyahat edeceğim denizlerin lacivert satıhlarından ziyâde muzlim derinliklerde bulacağım zannediyorum.

(…)

Zavallı çocuk niçin koşuyor? Nereye gidiyordu? Denizlerin karanlık derinliklerine mi?..” (Gürpınar, 1899, s. 192)

Bedia Hanım’ın sosyal ve dışa dönük yapısıyla uyum sağlamayan Naki Bey’in kişiliği, kocasını aldatmayı kendisi için hak gören bu kadının davranışlarından dolayı onu intihara sürüklemiştir.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şıpsevdi (1911) romanında, Fransa’da gördüğü alafranga hayata özenen, onu İstanbul’daki ailesine tatbik ettirmeye çalışan Meftun, bunun yolunun komşuları Kaşıkçılar Kahyası Kasım Efendi’nin kızıyla evlenmekten geçtiğine inanır. Kasım Efendi’nin oğlu Mahir’i kız kardeşi Lebibe’yle evlendiren Meftun Bey, kendisine piyango çıktığını yayarak para tutkunu Kasım Efendi’nin kızıyla evlendikten sonra alafranga hayatı aileye tatbik etmeye çalışır. Ağabeyi Meftun Bey’in alafrangalık adına aileyi her türlü rezaletin içine soktuğunu gören Raci, çaresizlikten intihar etmeyi düşünür:

“Raci’nin ağabey namını verdiği bu ahlaksız mecnûnun gidişi ne gidişti!… Ailede ne servet, ne rahat, hatta ne de namus hiçbir şey kalmadı…. Aman ya Rabbi, ne rezalet… Bu kadar kepazeliği ıslâha Raci, tek başına nasıl muktedir, muvaffak olabilecekti? Bu tefekkürât-ı muzâllime te’siriyle bazen zihni o mertebe kararıyordu ki intihara tasdiye kadar varıyor ve sonra biraderinin hıyâneti yoluna kendinin kurban gitmesini pek muvafık  bulmuyordu.” (Gürpınar, 1911, s.424)

Ağabeyi Meftun’un yanlış alafrangalık fikirleri yüzünden ailenin her bakımdan olumsuzluğun içine itildiğini gören Raci, önce intiharı düşünür; ama daha sonra bu fikrinin yanlışlığını görerek intihardan vazgeçer.

Yine bu romanda âşığı Bedri’den hamile kaldıktan sonra sevgilisinin kendisini terk etmesine dayanamayan  Rebia intihar girişiminde bulunur:

“Rebia, hamlden kurtulduğunu, yine tecdid-i münasebet etmek sevdâsında bulunduğunu ifhâmen müessir bir iki muhabbetnâme yazıverip Bedri’ye gönderdi. Fakatcevap alamadı… ye’sinden mecnuna döndü… Nihâyet bu azâba tahammülün düşvâr olduğunu anlayınca bî-çâre intihara karar verir. Bu kararını bir sûret-i fâciâda fi’ile çıkarmak üzere iken görülür, tahlis edilir..” (Gürpınar, 1911, s.368)

Romanda Rebia kişiliği oturmamış, “bağımlı kişilik bozukluğu”na sahip biridir. Yaşadığı aşklarda da aldatılmaya müsait bir yapısı vardır. Kolay kandırılabilen kızlardandır. Bu tipteki insanlar ergenlik döneminden başlayarak yapışkan (askıntı) bir kişilik özelliğine bürünürler. Bağımlı ve uysaldırlar. Başkalarının yardımı olmadan hiçbir işi başaramazlar. Olağandışı özverilerde bulunup, sözel ya da cinsel olarak kötüye kullanıma katlanabilirler. Özellikle kızların cinsel istismarla yaşadıkları namussuzluk korkusu onları intihar girişimine sürükler. (Aykaç, 1977, s.  865)

Romanda Meftun Bey’in yem olarak sunduğu Mc. Ferlan’a aldanarak, babasının kasasındaki para ve senetleri çalan ve babasının iflas etmesine sebep olan Mahir, uğruna her türlü rezalete katlandığı kadının başkasıyla sevişmesine tahammül edemeyince kendisini cezalandırmak amacıyla intihar eder:

“- Ne duruyorsunuz?.. Kocam kendini vurdu. Yetişiniz, yetişiniz…Belki kurtarmak kâbildir… Mahir, karyolasına yatmış… muvakkit uykuya dalmış gitmiş. Başına sıktığı kurşun, sağ şakağından girmiş, biraz önce kayarak alnının sağ tarafından çıkmış. Kan kısm-ı cerihâyı doldurmuş… Sol göz ve kaşın ucuna doğru yayıldıktan sonra … yanakla kulak tozu arasındaki yerden boyuna, oradan beyaz gömleğe akmış, lekelemiş…” (Gürpınar, 1911, s.920)

Mahir, bıraktığı mektupta kendisini intihara  götüren sebepleri şöyle sıralar:

“Başka bir sûret-i halâs göremediğim için intihar ettim. Çünkü seviyordum… sevilmediğimi, aldandığımı sonradan pek sonradan anladım… Çünkü onsuz yaşayamazdım. (…) Bu muhabbet beni sarkî, sahtekâr etti. Daha yaşasaydım, belki katil de edecekti.

Beni izlâl edenler Allah’tan bulsunlar… Kime ne diyeyim. Akraba belasına uğradım… Pederimin çekmecesini kırıp da, nevâzişime nâil olmak için bu fi’il-i mekrûhu irtikâb ettiğim akşam mâşukamı bir habisin kolları arasında yakaladım. Daha fazla söyleyemem. Çünkü, ah çünkü… çıldırıyorum, ah… Beni tanıyanlara elvedâ…” (Gürpınar, 1911, s.921)

Yazar, bu eserde yanlış Batılılaşmanın sonuçlarını Mahir’in intiharı başta olmak üzere, iki ailenin ekonomik iflasıyla beraber, ahlaken yozlaşmalarıyla da anlatır. Romanın merkezi figürü, işlediği tüm hatalara rağmen mizahi tarzda tasvir edilen Meftun Bey’dir. O, ‘Batıya öykünen züppe tipi’nin en gelişmiş örneğidir.[2] Hüseyin Rahmi Gürpınar, roman karakterlerini kurgularken Natüralizm’in de tesiriyle onları iyi–kötü bütünlüğü içinde ele alır. Yazar, romanda kahramanları serbest bırakmak yerine onları önceden belli davranışları yapmaları hususunda kurar. Onun romanlarında insan daha çok beşeri yönüyle ortaya çıkar.[3] Romanda Mahir, aslında saf ve dürüst bir karakter olarak göze çarpar. Bütün olumsuzluklar Meftun Bey’le başlar.[4] Meftun’un mutluluk reçetesi olarak sunduğu alafranga hayattan umduğunu bulamaması Mahir’i intihara sürükler. Mc. Ferlan’ın dış güzelliğinden, şeytan yüzünü, ahlakî kirliliğini göremeyen Mahir, tüm özverisine rağmen aldatılmanın acı gerçeğiyle hayata isyan eder. Ailede maddi ve manevi kayıplarda payı olduğunu düşünür. Suçluluk psikolojisi içerisine girer. Onun yüzünden karısı başta olmak üzere evdeki herkes fuhuş batağına saplanmıştır. Aile maddi olarak tüm servetini kaybetmiştir. Babası kalp krizi geçirir. Uğrunda her şeyini kaybettiği Mc. Ferlan’a kavuşamaması Mahir’in alkole sığınmasına neden olur. Yaşananların sorumlusu olarak kendini gören Mahir, suçluluk psikolojisi yüzünden depresyona girer. Sıkıntılarını alkole sığınarak dağıtmayı dener. Alkol etkisiyle daha da yoğunlaşan suçluluk/ günahkârlık hali sonunda intihar eder.[5] Mahir, yaşanan tüm olumsuzlukların sorumlusu olarak kendini görür ve intihar ederek kendisini cezalandırır. Bu özellikteki müntehirler kendilerini temize çıkarmak için, bazen cinayet işledikten sonra intihar eder. Suçluluk duyguları yoğunlaşan bireyin, intihar dışında başvuracağı başka yol kalmamıştır.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Sevda Peşinde (1912) adlı romanında 20 yaşlarında, Nezihi Bey’le görücü usulüyle Aynınur Hanım, tesadüfen eski sevgilisi Ali İlhami’yle karşılaşınca kocasını aldatmaya başlar. Aşığıyla yaşadıklarını arkadaşı Seza Hanım’la paylaşan Aynınur Hanım’ın, kocasının kendisinden şüphelenmesi üzerine, yasak aşkının ortaya çıkmasından korktuğu için,  psikolojisi bozulur. Davranış bozuklukları sergileyen Aynınur Hanım, fırtınalı bir havada sandalla denize açılarak sandalın gözüne bıraktığı mektubun ardından intihar eder. Aynınur Hanım bıraktığı mektupta intihar anını şöyle tasvir eder:

“(…)İşte dalgalar çırpına çırpına beni çağırıyorlar. Geliyorum. Siz, kurtarıcı mezarınıza çekip yuttuğunuz vücutları bütün dünya acılarından kurtarır mısınız?.. Mutsuz sırtlarında kocalarının lanetiyle dünyasını değiştiren kadınlar hangi mezarda?.. Biraz ilerledim. Dalgalara baktım. Bunlar bana: “Gel gel. Seni sallayarak uyutalım. Senin için başka türlü şifa yoktur.”diyorlar gibi geldi. Yine gönlümü karanlıklar, acılar, ümitsizlikler kapladı (…) İntiharımdan  sonra zabıta belki bir çok kimseleri rahatsız eder.  Bu hususta kimsenin san’ı günahı yok. Kabahat bende… Hilkâtimde, zaâf-ı a’sâbımda…. Başka kadınların hafif bir nezle geçirir gibi daima savuşturdukları bir sadme-i  kalbiye bende iltisâm-ı nâ-pezirbir ceriha şeklini aldı.” (Gürpınar, 1912, s. 13 -14)

Sevda Peşinde romanı, Tanzimat Dönemi roman, hikâye ve tiyarolarında da ele alınan genç kızların istemedikleri insanlarla evlendirilmeleri sonucunda yaşayacakları mutsuzluklar ve onları bekleyen sonuçları işler. Eserde “Hüseyin Rahmi… aşkı için intihar eden asil ruhlu bir genç kadın tipi yaratmıştır.”[6] Bu romanda da yasak aşk ilişkisinin doğuracağı intihar ve cinayet ihtimalleri çerçevesinde kurgulanan olay örgüleri vardır. İç çatışmalarına rağmen duygularına gem vuramayan Aynınur Hanım, toplumsal normların dışına çıkar. Toplumun büyük önem verdiği ‘namus’ duvarını yıkar. Yasak aşkının ortaya çıkmasının utancı ile toplumun dilediğince yaşamasını engellemesini protesto etmek için Aynınur Hanım intihar eder.

Aynınur Hanım’ın intiharından sonra Ali İlhami Bey de sevgilisinin olmadığı bir dünyada yaşamayacağını söyleyerek aynı yöntemle intihar eder:

“Bir yalan ve riya yığınından ibaret gördüğüm bu insanlar topluluğunun üyeliğinden intihar ederek ayrılıyorum. Beni intihara zorlayan husus, toplumdaki yalancı durumumdur.(….) Sensiz yaşayamayacağım. Aç aguşunu geliyorum. Dalgalar, zalim dalgalar, onu benden ayırarak hangi semt-i mechûle kaçırdınız ise beni de oraya, onun yanına, ta koynuna götürünüz.”  (Gürpınar, 1912, s. 465)

Romanda Nezihi’yle baş başa konuşmalarında karısından şüphelenen Sermet Bey de aldatılan kocanın kendisi olması durumunda üç kurşun çözümüne başvurarak intihar edeceğini söyler:

“Bu felâketi bu namussuzluğu, bu utancı temizlemek için senin ilk söylediğin çareden gayrisi nafiledir. Üç kurşun… İkisi  onlara, biri bana…” (Gürpınar, 1912, s.128)

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, Son Arzu (1923) adlı romanında sevgilisi Rıdvan Sabih’e kavuşamayan Nuriyezdan intihar eder. Henüz 18 yaşındayken talihsiz bir biçimde âşık olduğu Rıdvan Sabih tarafından aldatılmasına rağmen onu unutamayan Nuriyezdan dedesinin de isteğini kıramadığı için Ragıp Şeyda Bey’le evlenir. Kocasıyla mutlu olamayan Nuriyezdan beş aylık evlilikleri boyunca kocasının tüm özverilerine rağmen eski sevgilisini unutamaz. Mehtabı seyrettikleri bir gece hatıralarına dönen Nuriyezdan, durgunluğunun ve mutsuzluğunun nedenini ısrarla soran kocasına cevabını iki gün sonra vereceğini belirtir. İki gün geçtikten sonra kocasına iletilmek üzere bir mektup yazar. Evdeki herkesle helalleşen Nuriyezdan mektubu kocasına gönderdikten sonra odasında intihar eder:

“Revolveri sağ eline aldı. Soluyla göğsünde kalb nâhiyesini aramaya başladı… Tekinin kuvveti kifâyet etmediği için iki parmağını tetiğe dayadı. Şimdi hayatla ölüm arasında bu parmakların kımıldanmalarından ibaret bir yakınlık kalmıştı. O küçük an içinde on sekiz senelik hayatını bir daha yaşadı… bu gâribane bir ölümdü… Başı döndü. Gözleri karardı… Parmaklarının bütün kuvvetiyle tetiği çekti. Gözlerinin önünde allı, morlu şimşekler çaktı. Yıldırımın bir ucu sadrını deldi. Ateşten ince bir yılan, sinesi içinde gezindi… Başı yastığa devrildi. Elinden revolver kaydı.” (Gürpınar, 1923, s. 211 -212)

Bu intihar girişiminde başarısız olan Nuriyezdan’ın eve çağrılan doktorlara göre 2-3 saat ömrü kalmıştır. Kocasına son arzusu olarak Rıdvan Sabih’i görmek istediğini belirtse de eski sevgilisi onun bu dileğini yerine getirmez. Nuriyezdan,  kocası Şeyda Bey’e hitâben yazdığı mektupta intiharını şu sebeplere bağlar:

“Siz benim cismimle izdivaç ettiniz. Ruhumla değil…Çünkü onu Allah bir insafsıza esir yaratmış… o, bu esaret altında inleyerek ölecek, ne size, ne bana asla hayır etmeyecektir. “Bu mukaddere karşı gelmeğe çok uğraştım. Muvaffak olamadım. Nihayet takdir yerini buldu…İzdivacımız müddetinde sizi aldatmadım. Siz beni alır iken aldandınız… Bu aşk benim için bir cinayet, sizin için bir zillet, öteki için büyük bir iz’açtır. İntiharım beni, sizi, onu; üçümüzü birden kurtarıyor… Ben ise menkûhanız olmak itibariyle örfen ve şer’an bir cinayet sayılan bu sevdamı size karşı ağzımla değil, kalbime tevcih edilmiş bir revolver tarrakasıyle itiraftan gayri bir suretle anlatamazdım.” (Gürpınar, 1923, s. 204 – 205)

Romanın ana karakteri Nuriyezdan, gerek kişiliği gerek eğitimi gerekse aldığı terbiye bakımından idealize edilen bir bir karakterdir. Bu özelliğiyle Nuriyezdan, Türk romanında Dilber’le başlayan, “ölümcül tip”in zıddı diyebileceğimiz, mazlum tipin devamı gibidir. O da olumlu özelliklerine rağmen kaybedenler safında yer almıştır. Gönlüne uyarak kurduğu ilişkide bir oyuncak olmanın acısını yaşamıştır. Hüseyin Rahmi, roman kahramanlarını Tanzimat Dönemi romanlarının çoğunda olduğu gibi idealize etmez. O, roman kahramanlarını olumlu ve olumsuz yönleriyle romana sokar. Natüralizm’in de etkisiyle kurguladığı roman tipleri Moliere’nin tiplerini anımsatır.[7]Nuriyezdan’ın romanda âşık olduğu Rıdvan Sabih ise romanın olumsuz kutbunu temsil eder. Genç bir kızı oyuncak gibi kullandıktan sonra karısını bahane ederek, ölüm döşeğindeki bir insanın son arzusunu reddedecek kadar karaktersizdir. Bu özelliği verirken Hüseyin Rahmi, insanın iki boyutlu yönüne işaret eder: Beşerî yön/ İnsanî yön. Romanda Rıdvan Sabih beşerî / olumsuz tipi temsil ederken, Nuriyezdan insanî yönü temsil eder. Bütün benliğiyle bağlandığı erkeğin başkasıyla evlenmesinden sonra, ailesinin hatırına gerçekleştirdiği evlilik Nuriyezdan’ı mutsuzluğun ve bunalımın eşiğine getirir. Bedeniyle evli olduğu kocasına ruhunu verememenin ezikliğini ve suçluluğunu yaşar. Nuriyezdan aslında duygusal, gururlu, öksüz, çabuk bağlanan kişiliğiyle daha çocukluğundan itibaren intiharın kıyısında dolaşan bir tiptir. Rıdvan Sabih tarafından aldatılmasına rağmen onu unutamaması bu aşkın onda “saplantı” haline geldiğini gösterir. Daha 3 yaşındayken babasını kaybeden Nuriyezdan  âşık olduğu ilk erkek uğruna intihar edecek kadar sevgiye hasret yetişmiştir. Adler intihar konusunda mizâcın önemine temas ederken intiharın çocukluk yıllarında teşekkül eden ruhî bir rahatsızlık olduğuna işaret eder. (Kerim, 1982, s. 62)

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Cehennemlik (1924) romanında 21 – 22 yaşlarında, Hasan Ferruh Efendi tarafından evlatlık olarak yetiştirilen Şemsi, kendisinden 23 yaş büyük olan Ferhunde Hanım’la yasak ilişkiye girince, Ferhunde Hanım ondan hamile kalır. Romanın başından beri, Hasan Ferruh Efendi’nin kızı Atıfet’le nişanlı olan; fakat nişanlısını sevmeyen Şemsi, bir süre sonra Ferhunde Hanım’ın kızı Mahmure’ye âşık olup onunla evlenmek isteyince, Ferhunde Hanım engel olarak karnındaki çocuğu gösterir. İşlediği suçtan dolayı sevgilisine kavuşamayacağını anlayan Şemsi, kendisini cezalandırmak amacıyla intihar eder:

“(…) O ne müellim bir levha idi, ya rabbim. Yerde kanlar içinde genç bir ceset yatıyor, ayak ucunda diz çökmüş küçük bir kadın ağlıyordu… Kanlara bulanan Şemsi, ağlayan Atıfet idi… Yana uzanmış sağ elin parmaklarından kayan  beyaz şık bir revolverin soğuk namlusu biraz ötede parlıyordu….”(Gürpınar, 1924,  s. 232-233)

Romanı ahlakın aynası olarak gören Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bu romanında gayrimeşru ilişkinin sakıncaları kaleme alınsa da Gürpınar, evlilik kurumu yerine serbest aşkı tercih eden bir yazardır.[8] Bu romanda da Ferhunde, kocasını aldatan, geçici cinsel hevesi uğruna Şemsi Bey’in geleceğini ve mutlu bir yuva kurmasını da engelleyen bir “cehennemlik”tir. Şemsi Bey’in  Mahmure’ye çaresizliğini anlatacağı başka bir vasıta kalmamıştır.[9] Bu romanda Şemsi Bey, toplumdan ziyade saf sevgilisi Mahmure’nin yüzüne bakmaktan utandığı ve ona aşklarının önündeki büyük engeli anlatmaya utandığı için intihar eder.

Sevgilisinin intihar ettiğini gören Mahmure de kargaşadan yararlanarak onun kendisini öldürdüğü tabancayla intihar eder:

“Mahmure, pek şiddetli bir sancı çekiyormuş gibi beynini iki avucu arasında sıkarak acıdan büyümüş gözleriyle yerde yatan cesede, artık nazarı başka bir âlemin derinliğine dönmüş Şemsi’ciğinin kanlı yüzüne baktı, baktı. Ağır ağır eğildi, sevgilisini kendinden ayıran revolveri yerden aldı. Şimdi bu âleti, bî-tahammül kaldığı beyin sızılarına karşı bir deva gibi kullanmak fikri dimağında birden parladı. Atıfet’le Ebrukeman’ın gözleri kapalı bulunmasından bilâ-istifade berkî bir süratle namluyu şakağına dikti, tetiği çekti. Anî ve muharriş bir gümbürtü… sonra bir sükût… Silah bir kurşunla hizmetini görmüş, kızı öldürmüş, ayırdığı iki müştâkı yine kavuşturmuştu.” (Gürpınar, 1924,  s. 234)

Romanda annesi Ferhunde Hanım’ın ahlaksız kişiliğine zıt bir karaktere sahip olan Mahmure saf biridir. Düzensiz bir aileye ve ahlaksız bir anneye sahip olması onu pasif bir karakter yapar. Sevgilisinin intihar etmesiyle boşlukta kalan Mahmure güçsüz kişiliğinin de etkisiyle sevgilisinin intihar yöntemini taklit ederek kendini öldürür. O, bir anlamda ailesini protesto etmek için de intihar etmiştir. Başlangıçtan beri kendi bedenî zevkleri için kızının mutluluğunu engelleyen Ferhunde Hanım, evlilik aşamasında bu iki sevgilinin aşamayacağı bir engelle önlerini tıkayınca önce Şemsi Bey’in ardından kızının ölümüne neden olur.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Ben Deli Miyim?(1925) eserinde, 26 yaşında, çocukluğundan beri zaman zaman psikolojik bunalımlar yaşayan Şadan,  kendisi gibi yarım akıllı, uyuşturucu kullanan Kalender Nuri adında ahlaksız biriyle arkadaştır. Bir gün kendisiyle önemli bir mesele konuşacağını söyleyerek Şadan’ı Beyoğlu’nda bir randevuevine götüren Nuri, komşuları Revan Hanım’a âşık olduğunu evli olan bu kadını elde etmenin tek yolunun onu bir iftirayla kocasından boşatmak olduğunu belirtir. Revan Hanım’ın kardeşi Sermet’in de yardımıyla bu plan uygulanır. Kocasından boşanan Revan Hanım, kendisini Kalender Nuri’nin elinden kurtaran Şadan’la evlenir. Bundan sonra Kalender Nuri, Şadan’ı tehdit etmeye, suçlamaya ve eve mektuplar yollamaya başlar. Revan Hanım’ın aslında kendisini sevdiğini; fakat Şadan’ın korkusundan bunu açıklayamadığını belirtir. Bunlardan şüphelenen Şadan, Kalender Nuri’yi öldürdükten sonra eve döner. Karısı Revan Hanım’ın Nuri’yi sevdiğini öne sürerek onunla tartıştıktan sonra  tabancayla karısına ateş eden Şadan, beynine ateş ederek intihar eder:

“Nasıl oldu? Nerden çıkardı, bilmiyorum, delinin elinde koca bir revolver parladığını gördüm. Neye uğradığımı anlamadan ağzı bana doğrultulmuş kara namludan bir şimşek çaktı. Kulaklarımı, camları sarsan bir tarraka doldurdu. Yere yuvarlandım. Galiba daha ölmedim, çünkü ikinci bir şimşeği gördüm ve gümbürtüyü işittim. Hızlı bir devrilişle yere bir şey yuvarlandı… Odaya koşuştular:“Kocamın cinneti beni kendisine suçüstü göstermiş… Ceza olarak birinci kurşunu bana sıkmış, ikincisini de kendisine. Ölüm yıldırımı yalnız saçlarımı yakmış, hayatıma insaf ederek vızlayıp gitmiş. Fakat bedbahtın kendi kafasına çektiği mermi o hasta dimağını dağıtarak ıstıraplarına nihayet vermiş.” (Gürpınar, 1925,  s. 352)

Zaman zaman aklî dengesini yitirmesine rağmen gerek cinayet işlerken gerekse intihar ederken şuur uyanıklığı bulunan[10] Şadan’ı intihara götüren en önemli sebep karısının kendisini aldattığına olan inancıdır. Bu ihaneti kaldıramayan Şadan çareyi intihar etmekte bulur.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Billur Kalp (1926) romanında babası şehit olduktan sonra küçük yaşında yetim kalmış, yoksul ailesine bakmak zorunda olan edep sahibi, güzel bir kız olan Mürüvvet’in namus mücadelesi onu intihara götürür. Mürüvvet, gazetede gördüğü bir iş ilanına kanarak Koza Hanı’ndaki şebekenin eline düşer. Semih Rıfat Bey ve arkadaşları onu zorla içkili bir ziyafete götürürler. Oteli basan polis Mürüvvet’i 48 saat gözaltında tuttuktan sonra serbest bırakır. Evden ayrıldıktan 55 saat sonra üstü başı dağınık, yorgun ve içki kokan haliyle eve dönen Mürüvvet’i evdeki herkes gözleriyle lanetler. Herkes onun bir parça ekmek için namusunu sattığını düşünür. Ailesine namusunun kirlenmediğini; ancak oyuna gelerek rezil bir gün yaşadığını anlatamayacağını düşünen Mürüvvet, kendisini temize çıkarmak için intihar eder:

“İki gün sonra İstanbul gazeteleri pek genç güzel bir kızın intiharını yazdılar. Zavallı çocuk kendini zehirleyerek ölmüştü.” (Gürpınar, 1926,  s.324)

Mürüvvet, intihar etmeden önce intihar nedenini anlattığı uzun bir mektup bırakır:

“(…)Annemin şüphe ile üzerime açılan gözlerinin serzenişi önünde titredim. Kabahatimi affettirmek için kollarının arasına atıldım. İlk temasta üzerimin berbat kokusunu aldı, beni göğsünün üzerinden itti… Büyüklerin, küçüklerin ağızları bana hiçbir şey söylemedi. Beni yalnız gözlerinin yaşlarıyla tekdir, tel’in eylediler.

Hayatımı kazanmak için attığım ilk adımda çarpıldım… Yolumu ırz ve namus sârikleri kesti. Çalınması bî-imkan sandığım gençliğime, ismetime el uzattılar. Ah pek sevgili muhterem annelerim! Bundan ötesini size ve hiç kimseye söylememek için ölüyorum… Hayattan mürüvvet görmeyen Mürvet.”(Gürpınar, 1926,  s. 327-332)

Romanın ahlakın aynası olduğunu savunan Hüseyin Rahmi’ye göre, romancı toplumdaki ahlaksızlıkları romana yansıtmalıdır. O, bu romanda ahlaksız bir toplumda ahlaklı yaşamanın zorluğuna dikkat çeker. Romanda görülen ve kızları kötü yola düşüren şebeke örneğine, Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatan bir çok romanda rastlamak mümkündür. (Hüseyin Rahmi, Hakka Sığındık; Refik Halit, İstanbul’un İç Yüzü;Peyami Safa, Sözde Kızlar, Yakup Kadri, Kiralık Konak, Sodom ve Gomore,  Selahattin Enis, Zâniyeler… ) Mürüvvet böyle bir şebekenin eline düşmüş zavallı bir kızdır. Merkezi otoritenin zayıflığı, İstanbul’un işgal altında oluşu, Anadolu’daki İstiklâl Mücadelesi genç kızları suistimal etmeye uygun fırsat hazırlamış, bu fırsattan yararlanan kötü niyetli insanlar her türlü ahlaksızlığı yapmışlardır. Zaman zaman genç kızların daha lüks bir hayat yaşamak uğruna bilinçli olarak tercih ettikleri bu tür ortamlar bazen masum genç kızların da düştüğü bir batak olmuştur. Mürüvvet bu batağa saplanan ve namusuna el uzatan toplumdaki bireyleri protesto etmek için intiharı seçen iffetli, şerefli ve gururlu bir genç kızdır.

Aynı romanın ikinci bölümünde, Muhlis Bey’le nişanlanan Sema da çeyiz parasını toplamak için el işi yapıp satınca, Koza Hanı’daki şebekenin eline düşer. İzzet Saim, Sema’ya tecavüz etmek isterken onu takip eden Muhlis, nişanlısının kendisini aldattığını düşünerek nişanlısının yardım çığlıklarına kulak asmadan ve nişanı bozduğunu belirttikten sonra ona intiharı tavsiye eder.

“Seninle hiçbir alâkam kalmadı… Babanın nâmını sürüklediğin levsten kurtarmak için intihar et… Anlıyor musun safil hanım? Azrail’e sana temasla elini kirletmek istikrâhını verme… Zehir, bıçakla, kurşunla, ateşle, su ile kendi kendini temizle… Müntehirler kafilesine iltihâkını hemân yarınki, öbürgünki gazetelerde okumalıyım.  İffetin öldükten sonra, senin yaşaman ölü, diri ailen efrâdı için müdhiş bir ârdır… Sâfil Hanım..” (Gürpınar, 1926,  s. 570 -571)

Sema, hakikati görmeden peşin yargılarla kendisine intiharı tavsiye eden Muhsin’e yazdığı cevapta, kimsenin bir başkasına intiharı tavsiye edemeyeceğini, intiharın Allah’a isyan etmek olduğunu belirtir. Romanın sonunda, hatasını anlayan Muhlis yaptıklarından pişman olarak Sema’ya döner. Muhsin, tekrar birleşmelerinin imkansız olduğunu söyleyen Sema’ya intihar edeceğini sezdirir:

“Sen nasıl ruh-ı cismini Hakk’a nezr ediyorsan ben de seni hayalatına terk ile ebedî gönül işkencemi çekmeğe gidiyorum. Bana bundan sonra senin aşkından rehâ yoktur… işitirsin… Allah’a ısmarladık hemşire.” (Gürpınar, 1926,  s.628)

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Tutuşmuş Gönüller (1926) adlı romanında Lemiye’ye büyük bir aşk besleyen Kasım Necati, Lemiye’nin kendisini kabul etmemesi durumunda önce sevgilisini ardından kendini öldüreceğini söyler.

Romanda, Kasım Necati bir zamanlar Lemiye’nin sevdiği, ardından terk ettiği biridir. Lemiye, Necati’yi terk ettikten sonra Behçet Hilmi’yle görüşmeye başlar. Lemiye, Kasım Necati’ye ilgi göstermeyince bir gece eve sarhoş gelen Necati, annesine sevgilisini öldürdükten sonra intihar edeceğini belirtir:

“(…) Şeytan değil ben doldurdum anacığım. Korkma sana bir şey yok… Vursam vursam onu öldürürüm, bir de kendimi…(Tabancanın namlusunu önce şakağına, sonra kalbi üzerine çevirerek) Böyle mi şık kaçar?Şöyle mi?.. “Güm!” haydi bir varmış bir yokmuş… Şimdi ahrete gitmesi Boğaziçi’ne gitmeden daha kolay oldu. Pasaport yok. Tezkere harcı  yok…” (Gürpınar, 1974,  s. 62)

Bu romanda Necati, sevgilisine kavuşamadığı bir dünyada yaşamaktansa intihar etmeyi tercih eder. Necati’nin Lemiye’ye yönelik duygularında aşkın tutkuya dönüşmüş hali söz konusudur. Tutkulu insan ne yolla ve nasıl olursa olsun amacına ulaşmak için çaba gösterir.[11] Necati’nin tutkulu aşkı, Lemiye’nin Behçet’e yönelmesi ve kendisini dışlamasıyla kıskançlığın oluşturduğu bir kine dönüşür. Âşık öç almak ister. Öç, kıskanç insanın duygularının en ileri halidir. Öç, aşk nöbetini, gururun yarattığı öfkeyi daha iyi bir şekilde tatmin eder. Bu gibi durumlarda kıskanç kimse, sadece mülkiyet hakkından olmakla kalmaz, kendisinin önemsiz görüldüğünü, varlığının hedef olarak alındığını düşünür.[12] Bu durumdaki insanlardan her şey beklenir.

Yine aynı romanda Necati, Lemiye’nin sevgilisi Behçet Hilmi’yle buluştuğunu ailesine haber verince, kız odaya hapsedilir. Bu hapis hayatına dayanamayan Lemiye, annesiyle yaptığı bir konuşmada, “şeytanların” kendisine intiharı telkin ettiğini itiraf eder:

“Kendini öldür, kendini öldür, kendini öldür, diyorlar…

– Ben de onlardan soruyorum: “Ne ile öldüreyim? Odamda silah yok, zehir yok, ateş yok…” Sonra onlar benim bu saflığıma gülerek yine homurdanıyorlar: “Ahmak kız, dünyada öldürmeyen hangi şey vardır? En zararsız şeylerin fazlası öldürücüdür…” (Gürpınar, 1974,  s.77)

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kesik Baş (1942) adlı romanında, Flora, sevgilisi Alber’le birlikte zengin bir adam olan Raif Bey’i tuzağa düşürüp öldürdükten sonra parasını alarak Avrupa’ya kaçarlar. Raif Bey’in bir kuyuya atılan kesik başından yola çıkan polisler, katilleri tespit eder. Avrupa’ya vardıktan sonra Alber, elindeki parayla kayıplara karışarak, parayı Eglantia adında bir kızla yemeyi amaçlar. Beş parasız halde yabancı bir ülkede terk edilen Flora, bütün yaptıklarına karşılık aldatılmayı gururuna yediremez. Yaptıklarından ötürü kendisini suçlu gören Flora, Alber’i öldürdükten sonra intihar eder. Olay bir İtalyan gazetesinde şöyle duyurulur:

“(…) Alber’in eski metreslerinden Madmazel Flora, sevdalısının bu meşruiyet vesilesile kendisini yakadan atmasına tahammül götüremez.  Her nasılsa dün yeni gelin güveyin (Sen Locya)’daki hususî dairelerine girmeye muvaffak olur.  İkisini baş başa bulur. Revolverini  çeker. İki kurşunda Alber’i yere serer. Üçüncüsünü kendi beynine çevirir. Hayatına son vererek eski âşığının ölüsü üzerine düşer.” (Gürpınar, 1942,  s.229)

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Ölüm Bir Kurtuluş Mudur? (1945) adlı romanında Doktor Nusret Hulki Bey, toplumda intihar olaylarının artması üzerine, intihar edenlere rehberlik etmek amacıyla bir büro açar ve şöyle bir ilanla müntehir adaylarına seslenir:

“Mezar ile senin arana kollarımı uzatıyorum. İtimadla ellerime sarıl. Seni uçurumun kenarından kaçırayım…” (Gürpınar, 1945,  s. 8)

Bir gün doktorun bürosuna gelen Ahmet Sami Bey, izni dışında biriyle evlenmek istediğini, kendisinin bunu engelleyemediğini ve izin vermemesi durumunda kızının kendisini intiharla tehdit ettiğini belirtir. Genç kızı ve sevgilisi Nüzhet’i bürosuna çağıran doktor onların sorunlarına çare ararken kızın babası içeri girer ve delikanlıya kızarak onu muayenehaneden kovar. Delikanlının odadan çıkmasıyla, kız da onun peşine takılır. İki genç kiraladıkları bir otomobille Kilyos Plajı’nda intihar etmek isterken kurtarılırlar:

“(…) Denizin içinde koşarlarken onları görüyorduk.. Nihayet Karadeniz’in insana doymayan aç ağzı bu iki genç başı da bütün bütün yuttu. Artık tehlike mıntıkasının sularına kapılmışlardı… Yaklaştık. Üzerlerine atıldık… Bize teslim olmak istemeyerek kollarımızın arasında hâlâ boğulmak arzusuyla didişiyorlardı. Mücadeleden nihayet bitab düştüler. Kolları, ayakları hareketten kaldı, isyanda devam edemediler, bin meşakkatle onları suların içinde sürükleyerek karaya çıkardık.” (Gürpınar, 1945,  s. 56-57)

Aile baskısı bu iki genci intihara sürükleyen sebeplerin başında gelir. Özellikle ergenlerin aşk ilişkilerinde aile baskısı sorunu çözmek yerine sorunu daha fazla çetrefilleştirerek onları intiharın kıyısına sürükler. Vasfiye ve Nüzhet gibi gençler aile içi ilişkilerin esnek olmamasından yakınarak bu ortamdan kurtulmanın tek yolunu intiharda ararlar. İki âşığın birlikte intihara girişmesine, gerek edebî eserlerde, gerek sanatçıların gerçek hayatlarında, gerekse sıradan insanların hayatlarında da rastlarız. Celal Odağ, bu tip intiharlara “Çiftli İntihar” (Özkıyım) adını verir.[13] Virginia Woolf, Heınrıch Von Kleıst, Stefan Zweig… başta olmak üzere dünyada örneğine rastladığımız bu tür intiharlarda amaca ortak yürüme söz konusudur.[14] Bu romanda ise çiftli özkıyım girişimi gerçekleşmez ve intihar etmek üzereyken kurtarılan iki genç evlendirilir.

Doktor Nusret Hulki Bey’e Halikoğlu  Halik imzasıyla mektup gönderen Adil Cevri Bey,  cariyesi Gülfem’in aşkından ötürü intihar girişiminde bulununca eve giden doktor, onu intihardan vazgeçirmeyi başarır:

“Doktor beyefendi lütfunuzu şükranını ifâdan âcizim.. Siz yetişip de revolverden kurşunları çıkarmamış olaydınız, kimbilir bugün başımıza ne felâketler gelmiş olacaktı.” (Gürpınar, 1945,  s. 80-90)

Romanda, birbirlerini seven Gülfem ile Veysi kavuşmalarına izin verilmeyince toplumu cezalandırmak amacıyla denize atlayarak intihar ederler. Sahilde bir taşın altına sakladıkları mektuplarında kendilerini intihara sürükleyen sebepleri şöyle anlatırlar:

“ Muhterem zabıtaya,

Bu dünyada Allah’tan gayrı kimsemiz yoktur. İçine doğduğumuz ve ölümümüzden sonra döndüğümüz iki dünya da bir Rabbın malikânesidir. Masumane seviştik. Heyhat ki, birbirimizin olamadık. Medeniyetin kalp birliklerine mani insafsızca  o kadar garip âdetleri var ki… Sevmeyi hak tanımayan beşerî kanunların istibdadından kaçıyoruz. Kurtarılmak tehlikesine uğramamak için sahilin en tenha bir yerini seçeceğiz. Pek çok aşkları örten büyük mezarın mavi suları, halâskâr dalgalarının kucağında bizi de uyutmak lütfunu gösterecektir. Ölümleri kimsenin ruhunu sızlatmayacak.

İşte iki imza: Veysi, Gülfem” (Gürpınar, 1945,  s.115-116)

Veysi ile Gülfem’in intiharında evlenmelerine izin vermeyen topluma karşı girişilen sosyal bir eleştiri söz konusudur. Onların intiharı bir yandan toplumdan yardım isteğini içerirken öte yandan topluma bir başkaldırı, bir lânet okuma anlamı taşır. Sevgililerin intiharında toplumu yadsıma ve kitleye duyduğu hıncı kendi benine yöneltme söz konusudur.[15] İki amaç bu dünyada yakalayamadıkları mutluluğa öteki dünyada kavuşmayı ana gaye olarak görürler.

Yine aynı romanda Muammer Efendi, ikinci karısından en küçük çocuğunun kendisinden olup olmadığından şüphelendiği için intihar eder:

“(…) Muammer Efendi, yeni doğmuş çocuğunun kendi sulbüne nisbeti hesabında şüphelere düşmüştür.

(…)

Yeni doğan çocuğunun kendi sulbine nisbetini bir türlü zihnine sığdıramayan Muammer Efendi ateşler içinde kalan beynini bir revolver kurşuniyle büsbütün yakarak şüphelerinin azabından kurtuluyor…” (Gürpınar, 1945,  s. 22)

Yine bu romanda Marangoz Şakir Efendi’nin evinde hizmetçilik yapan Hayriye, kaybolan bir altın bilezikten dolayı hırsız damgası yiyince, bu iftirayı kaldıramaz ve kendini erik ağacına asarak intihar eder:

“Marangoz Şakir Usta’nın evinde kaybolmuş bir altın bilezik sirkati hakkındaki bütün zanlar hizmetçi Hayriye’ye çevrilmiştir.

(…)

Altın bilezik sirkatinin iftirası altında ezilen zavallı Hayriye bir iple kendini erik ağacına sallandırıyor…”.(Gürpınar, 1945,  s.22 – 23)

Yediği hırsız damgasından dolayı, gururu kırılan ve suçsuzluğunu ispatlayamayan Hayriye, masumluğunu intihar ederek haykırır.

Aynı romanda Doktor Nusret  Hulki Bey’i ziyaret eden ve  üç kez evlenmesine rağmen mutlu olamadığını söyleyen Saffet Avni Bey, intihar etmeyi düşünür:

“- Doktor beyefendi, ıztırablara düştüğüm anlarda intihar ufukta yanan bir can kurtaran feneri gibi gözlerimin önünde parladı durdu.

(…)

– Evli misiniz

– İkisini boşadım. Üçüncüsüyle de dargınım.” (Gürpınar, 1945,  s.120-123)

Saffet Avni Bey, evlendiği iki kadında huzuru bulamayınca üçüncü evliliğini gerçekleştirir; ama üçüncü karısı da ona aradığı mutluluğu sunamaz. Mutlu evlilikler insana yaşama sevinci sunup onu hayata bağlarken mutsuz evlilikler kişiyi intihara yöneltebilir.[16] Bu olumsuzlukları her iki evliliğinde de yaşamış olan Saffet Avni Bey, üçüncü karısıyla da anlaşamadığını görünce intihar etmeyi düşünür.

Yine romanda Doktor Nusret Hulki Bey’in odasına gelen  Ahmet Sami Bey adında biri, Çarşamba semtinde oturduğunu ve mahallelerinde bulaşıcı hastalık gibi intihar vakalarının çoğaldığını belirtir. Mahallelerinde Nezahat adlı genç bir kızın sevgilisi Sadettin’in başka bir kızla nişanlanmasını içine sindiremediği için kuyuya atlayarak intihar ettiğini belirtir:

“(…)Sevgilisi Saadettin’in diğer bir kızla nişanlanmak üzere bulunduğunu duyan Nezahat ye’sine derin bir kuyunun siyah suları içinde nihayet veriyor.”(Gürpınar, 1945,  s. 23)

Bu romanda Çatana Arif adında biri intiharı şantaj amacıyla kullanır. Doktora gelen ve yoksul olduğu için intihar etmeyi düşündüğünü söyleyerek doktordan para sızdırmayı düşünen  Çatana Arif, doktorun ertesi gün kendisine etkili bir ilaç vererek onu öte dünyaya acısız bir şekilde yollayacağını duyunca, bir daha büroya uğramaz:

“- Ölüm kararım katidir. Fakat ne şekilde olacağını henüz tayin etmedim…Önüme ne çıkarsa ip mi? Deniz mi? Bıçak mı? Zehir mi? Kurşun mu?..

– Bunların hepsi çok ıztıraplı ölümlerdir.(…)Şimdi sana yarım

bardak iksir içireceğim.

– Ey y y y y…

– Bir saat sonra derin bir uykuya dalacaksın… bir daha

uyanmayacaksın.. hiçbir acı duymıyacaksın….

Bir kupa ecel şerbetini ha… Yoluna koyacak bir iki işim var…onları tezgahlayayım… Yarın öbür gün gelirim… Allah’a ısmarladık doktor beyefendi…” (Gürpınar, 1945,  s.16)

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Dirilen İskelet (1946) romanında İstanbul’un  Eyüp semti mezarlığında geceleri ölülerin dolaştıklarını haber alan ve olayı araştırmak üzere Banu Hanım’ın evine giden Ferdi Bey, Banu Hanım’a âşık olur. Ferdi Bey, Avrupa’da kötü ruhları korkutmak amacıyla evlere konmuş iskeleti gördükten sonra İstanbul’daki evine de bir iskelet yerleştirmeyi düşünen biridir. Bu amaçla Eyüp taraflarındaki mezarlıklarda doktor arkadaşıyla iskelet parçaları toplarken, başlarında sarıklarıyla ölülerin dolaştıklarına şahit olur. Zaman zaman iskeletler de hareket ederler. Olayı araştıran Ferdi Bey bütün olayların Banu adında bir kızın başının altından çıktığını tespit eder. Banu Hanım’ı görür görmez ona âşık olan Ferdi Bey, başlangıçta ona aşkını itiraf edemeyince intiharı düşünür:

“(…) Tayfur’un, her hareketinde ifratperest olan bu çocuğun zihni  aşk ile intihar arasındaki bu serhadlerde  dolaşıyordu.

O, çok defa dolu rövelveri şakağına götürdü. Parmağını tetiğe koydu. Hayatla ölüm arasındaki pek uzun ve pek kısa mesafeyi ölçmeye uğraştı. ..  Gazetelerde tesadüf ettiği  intihar vakalarını alelâde bir okuyucu nazarıyle değil bir müdekkik tetebbüiyle okuyor. Hayattan çıkmak için nevmidlerin en çok intihâp ettikleri ölüm nev’inin hangisi olduğunu bilmek istiyordu. Kurşun, ip, su, zehir… Bunlardan hangisi en ziyâde revacda?… Bunlardan hangisi en ziyade can kurtarıyor?…” (Gürpınar, 1946,  s. 208)

Ferdi Bey, büyük bir sinirle girdiği evde âşık olmaktan kendini kurtaramadığını  Banu Hanım’a duygularını açamayınca, platonik aşkından boğulmak üzereyken depresyona girer[17] ve intiharı etmeyi düşünür.

Tebessüm-i Elem[18] adlı romanda, evli olduğu halde karısı Ragıbe Hanım’ı bir fahişeyle aldatan, parasız kalınca fahişe dostunu başkasına kaptıran Kenan Bey alafranga tipe iyi bir örnektir. Dostunun kendisini terk etmesinin ardından bunalıma girer. Pişman olup karısına dönen; fakat karısını Ömer Numan Bey’le evlenmiş ve mutlu olarak gören Kenan cinnet geçirdikten sonra hareketlerini kontrol edemeyince denize atlayarak intihar eder:

“Kenan’ın bu mezbuhâne-i enini  uzaklarda denizin yutucu karanlık ağzı içinde, feryâd-ı istimdâdla bir çok adamlar boğuluyor gibi meş’um akisler yaptı. Boğulan kimse değil Kenan’dı. Başı döndü. Kayaların üzerine  yıkıldı. Sükutunun acısını duymadı. Gözleri kapandı. Baygın mıydı, ayık mı? Kafatasının içinde beyni titredi. Asâbı sızlatan bu resm-i geçitin azabından kurtulmak için ağır ağır kalktı, oturdu, gözlerini açtı. En cehennemî hurâfe-i ru’yet işte o zaman vakı’ oldu… Kenan câmid bir kütle gibi kayaların üzerine serildi…Tâ tepede çamlar arasındaki virân değirmeninin baykuşları Kenan’ın tebessüm-i elemine te’kiden güldüler…” (Gürpınar, 1923,  s.664)

Kenan, edebiyatımızda Felatun Bey, Şık, Meftun Bey…’in uzantısı olan bir tiptir. Sonunun trajik olmasıyla diğer karakterlerden ayrılan Kenan, filozofça yaşamayı, sözlerinin arasına Fransızca sözcükler yerleştirmeyi, güzel giyinmeyi seven ve öz kültürünü küçümsemeyi seven biridir. Sosyalist geçinir; fırsat buldukça kulaktan duyma Sosyalizm’i yaymaya çalışır. Avrupalılara özenir. Eski karısının mutlu olduğunu ve kendisini kabul etmediğini görünce boşluğa düşer. Yaptığı öz eleştiride haksızlığı ortaya çıkan Kenan, hallüsinasyonlar görmeye başlar. Hallüsinasyon, bir çok intiharda ön aşamadır. Kişiyi önce şizofreniye, ardından intihara götürür. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında “Tip” olabilme özelliğini kazanan Kenan, alafranga yaşam uğruna kendi hayatını mahveder.

SONUÇ

Hüseyin Rahmi’nin incelediğimiz romanlarında 16’ya yakın kahramanın intihar olgusuyla ilgisi olduğunu tespit ettik. Bu karakterler yaşadıkları çeşitli olayların ardından genellikle depresyona girerek, intiharı tek çözüm yolu olarak görürler. Özellikle genç kızların intiharlarında intihar sebebi olarak “Aşk” veya “Namus” duyguları ön plana çıkar. Hüseyin Rahmi Gürpınar, romanların bazılarında intihar olgusunu caydırma amacıyla da kullanır. O, roman kahramanlarını intiharın kıyısına sürüklerken yer yer okuyucuya intihar eyleminin ne denli olumsuz bir eylem olduğunu hatırlatmayı da ihmâl etmez. Müntehirlerin, intihar öncesi yaşadıkları psikolojik çöküntüleri ayrıntılı olmasa da okuyucuyla paylaşan Hüseyin Rahmi Gürpınar, bazı romanları (Ölüm Bir Kurtuluş Mudur?) nın  kurgusunu intihar olgusu üzerine kurmuştur. Hüseyin Rahmi’nin romanlarında intihar eden karakterlerin cinsiyetine baktığımızda bu karakterlerden 8’inin kadın; 6’sının ise erkek olduğunu görürüz.  5 karakter ateşli  silahla, 5’i denize atlayarak intihar ederken 1’i zehir almak suretiyle, 1’i de kendini asmak suretiyle intihar etmiştir.

KAYNAKÇA

ALPER, Yusuf;  BAYRAKTAR, Erhan;  KARAÇAM, Özgür (2000) Herkes İçin Psikiyatri, Gendaş Yayınları, İstanbul.

ARDALI, Cahit (1951) “İntihar”,  Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası, c.5, S.1-2, s.187. ()

AYKAÇ, Mehmet  (1977) “İntiharlar”, İstanbul Tıp Fakültesi Mecmuası, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi – 40, S. 4.

BLACKBURN,  Ivy M. (1996) Depresyon ve Başa Çıkma Yolları, Remzi Kitabevi, İstanbul.

DELPİERRE, Guy, (1967) Kıskançlık, (Çeviren: Halis Özgü), Özgü Yayınevi, İstanbul.

GÖÇGÜN, Önder  (1993) Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Romanları ve Romanlarında Şahıslar Kadrosu, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

GÜLEÇ Cengiz (1999)Psikiyatrinin A B C’si, Gendaş A.Ş. İstanbul.

GÜNDÜZ,  Osman (1997)  Meşrutiyet Romanında Yapı ve Tema I-II, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi (1899)  Bir Muadele-i Sevda, Kütüphane-i Hilmi Yayınları, İstanbul.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi (1327 /1911) Şıpsevdi , Kütüphane-i Askeri – İbrahim Hilmi, (Sabah Gazetesi’nde tefrika edildikten sonra kitap suretinde temsil olunmuştur. Her hakkı mahfuzdur.) Mihrân Matbaası, No: 7, İstanbul.

GÜRPINAR Hüseyin Rahmi, Sevda Peşinde,(1.b.1912), Kütüphâne-i Askerî Tüccâr-zâde İbrahim Hilmi, (İbrahim Hilmi Kütüphanesi),1. Baskı, İstanbul, 1328/ 1912.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi  (1338/1923)  Son Arzu, Hilmi Kitabevi, İstanbul.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi  (1339/1923) Tebessüm-i Elem, İbrahim Hilmi Kütüphanesi, İstanbul.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi (1340/1924) Cehennemlik, İbrahim Hilmi Kütüphanesi / Orhaniye Matbaası, İstanbul.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi (1925) Ben Deli Miyim?, Hilmi Kitabevi, İstanbul.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi (1926) Billur Kalp, Kütüphane-i Hilmi, Maarif Matbaası, İstanbul.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi  (1942) Kesik Baş, Hilmi Kitabevi, İstanbul.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi  (1945) Ölüm Bir Kurtuluş Mudur?, Hilmi Kitabevi, İstanbul.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi  (1946) Dirilen İskelet, Hilmi Kitabevi, Kenan Matbaası, İstanbul.

GÜRPINAR, Hüseyin Rahmi (1974) Tutuşmuş Gönüller, Atlas Yayınları, İstanbul.

HORNEY , Karen  (1993) Ruhsal Çatışmalarımız, Öteki Yayınevi, Ankara.

KAPLAN Mehmet (1999) Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar, Dergâh Yayınları, İstanbul.

KAYA, Nihat (1999) Neden İntihar Ediyorlar?,   Nesil yayınları, İstanbul.

KERİM, Fahrettin (1982)  “Türkiye de İntiharlar Meselesi” Felsefe Yıllığı, S.1.

KÖKNEL Özcan (1985) Kişilik, Altın Yayınları, İstanbul.

MORAN, Berna (1981)“Batılılaşma Sorunu ve Türk Romanının Bazı Özellikleri”, Gösteri, S.4, Mart, s.64

MORAN Berna (1983) “Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Yüksek Felsefesi”,  Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış – I, İletişim Yayıncılık, İstanbul.

ODAĞ Celal (1990) İntihar (Özkıyım) Tanım- Kuram- Sağaltım, İzmir Psikiyatri Derneği, İzmir.

SCHWARZ, Oswald (1971) Cinsiyet Psikolojisi, (Çev.Halis Özgü), Özgü Yayınevi, İstanbul.

YÜCEBAŞ, Hilmi (1944) Bütün Cepheleriyle Hüseyin Rahmi, İnkilap ve Aka Kitabevleri, İstanbul.

* Yrd. Doç. Dr.,  Muş Alparslan Üniversitesi, Türkçe Eğitimi Bölümü
[1] “Gençlik yıllarında kaleme aldığı İffet romanının kahramanı İffet, adının ifade ettiği gibi çok namuslu ve kültürlü bir genç kızdır. Akrabasından Lâtif’i romantik bir aşkla sever. Zengin bir ailenin kızı olan İffet, babası öldükten sonra annesi ve küçük kardeşiyle beraber sefalete düşer. Onları kurtarmak için aracı bir kadının tanıştırdığı zengin bir adamla gizlice düşüp kalkmağa başlar. Fakat ahlak duygusu dolayısıyla yaşadığı hayata katlanamayarak intihar eder. İffet romanında ruh asaletiyle maddi sefalet arasındaki mücadele ortaya konulmuştur. Kültürlü olmakla beraber, o devir Türkiye’sinin kapalı cemiyetinde geçimini temin edemeyen İffet, hayat karşısında mağlûp olur. Romanında esas vaka ile alâkası olmayan şahıslara –romantik ve realist görüşü müdafaa eden muharrir ile doktora- fazlasiyle yer veren yazar; İffet’i baştan çıkaran adamı karanlıkta bırakır.”(Kaplan , 1999, s. 471)
[2] “Meftun modern zihniyeti benimseyerek aşk, namus, hırsızlık gibi konularda yeni fikirler besler ve ahlaksızlığı çıkar için geçerli bir yol saymak için alafrangalığı bahane eder. Kız kardeşinin namusunu kirletmesi kendi planlarına uygun düştüğünden işine gelir. Daha sonra, çevirdiği dolaplara alet edebilmek için eniştesinin başka bir kadın tarafından baştan çıkarılmasını sağlar ve kadına âşık olup intihar eden kıskanç Mahir’in bu hareketini geri kafalığına ve aptallığına verir. Meftun’a göre insan sevdiği kadının başkasıyla ilişkisi olduğunu duyarsa boş vermeli. Meftun Batılılaşayım derken ahlakça yozlaşmıştır.”(Yücebaş, 1944,  s.43-44)
[3] “Gürpınar’ın yaşam anlayışında insanlar bencil, iki yüzlü, ahlaksızdır. Ve yaşam, insanların bir birini aldattığı iğrenç bir savaştır. Bu da yine bir kalıp oluşturur. Romanın insanları ya para konusunda ya da kadın-erkek ilişkisinde bir aldatma eylemi etrafında toplanır. Hem karakterlerin motivasyonu hem olayın türü değişmez bir biçimde peşinen kararlaştırılmıştır.” (Moran, 1981,  s.64)
“Şıpsevdi’de ağabeyleri Meftun’un alafranga eğitiminin tesirinde kalan Rebia ile Lebibe, yukarıda sözünü ettiğimiz mahallerde, aynı merhalelerden geçerek sevişirler. Bu ilişkiler sonunda sokak kültürü ile yetişmiş Rebia, sevdiği erkek tarafından kirletilip hamile bırakıldıktan sonra terk edilir. Ondan daha kültürlü gibi gözüken Lebibe ise aynı yollardan geçmesine rağmen, sevdiği erkekle kaçarak işi evliliğe götürmeyi başarır…” (Gündüz, 1997, s. 377)
[5] “İntihar eden psikiyatrik hastalar arasında ilk sırayı alan depresyonlularda, ağırlıklı olarak işe yaramazlık, günahkârlık-suçluluk duyguları ve ümitsizlik hakimdir. Alkol bağımlılarında ise sosyal ve kişiler arası ilişkilerindeki sorunlar ön plandadır. İş problemleri, kanunî problemler, ekonomik ve sosyal problemler bir ağ gibi her tarafı sarar… Toleransı tükenen yakınlar, nihayet bozulan aile düzenleri gitgide alkoliği çevreden soyutlar. Bunun doğurduğu depresif ruh hali de tabloya ilave olur. Alkolün toksik etkisiyle oluşturduğu depresyon daha da ağırlaşabilir.” (Kaya, 1999,  s. 94)
[6] Kaplan, 1999,  s. 468
[7] “Gürpınar’ın yaşam anlayışında insanlar bencil, iki yüzlü, ahlaksızdır. Ve yaşam, insanların birbirini aldattığı iğrenç bir savaştır. Bu da yine bir kalıp oluşturur. Romanın insanları ya para konusunda ya da kadın-erkek ilişkisinde bir aldatma eylemi etrafında toplanır. Hem karakterlerin motivasyonu hem olayın türü değişmez bir biçimde peşinen kararlaştırılmıştır. Bununla birlikte teslim etmek gerekir ki Gürpınar bütün teknik kusurlarına rağmen, düşünce kalıbına hayat üflemek bakımından başarılıdır.”(Moran, 1981, s.64)
[8] “Aşkın her zaman mutsuzlukla sonuçlanmasının nedenine gelince, bunun da açıklaması vardır. Kadınla erkeğin birbirini istemesi, doğanın, türü sürdürme yasasının gereğidir ve cinsel istek doyurulunca sevgi son bulur. Oysa ahlak anlayışı ve toplum yasaları insanları tek kişiyle yetinmeye zorluyor. Sonuç ister istemez yasak aşktır, zinadır. Başka bir deyişle, doğa ile toplum yasaları ters düşüyor… Gürpınar’a göre, serbest aşk bir çözüm değilse de doğaya daha uygun ve daha az zararlıdır. Romanın başka bir yerinde, nikâhın tarafların birbirine sadık kalmasını sağlayamadığını ve işlenen günahı daha da ağırlaştırdığını, oysa bekâr bir erkeğin çapkınlığının ve kocasız bir kadının iffetsizliğinin yalnız kendilerini ilgilendiren bir ahlaksızlık olduğunu söyler.” (Moran, 1983, s. 94 – 98)
[9] Şemsi Bey özelliğindeki kişilerin ilk aşk denemelerinin yarattığı düş kırıklığı, reddedilme, terk edilme korkuları çaresizliklerinden dolayı krize girme ihtimali çok yüksektir. Çelişkiler yaşayan genç yaşadığı bu krizler neticesinde zaman zaman intihar sürecine girer. (Güleç , 1999, s.  63)
[10] “Bazı delilik vakalarında hasta o kadar şuursuzdur ki, hatta en yakınlarını dahi tanıyamaz. Şuuru bulandığı zaman confusion halindedir ve o zaman kendisini pencereden veya kuyuya atarak intihara teşebbüs eder. Fakat diğer taraftan şuurlarına tamamen sahip olan öyle deliler vardır ki, fikirlerindeki délire veya ruhlarında duydukları sıkıntının zorlamasiyle hayatlarına son verirler. Delilerde müşahede edilen intihar vakalarının ekserisi, deliliğin birinci safhasına aittir.” (Ardalı, 1951, s.187)
[11] Köknel, 1985, s. 176
[12] Delpierre, 1967,  s. 32
[13] Odağ, 1990,  s. 28
[14] “ Özkıyım girişimlerinin başka bir biçimini “çiftli özkıyımlar” oluşturur. “Özkıyım anlaşmaları” ya da “çiftli özkıyım” olarak diye adlandırılan bu tür girişimler, iki insanın aynı zaman ve genellikle aynı yerde kendilerini öldürmek üzere yaptıkları karşılıklı anlaşmaya dayalı bir eylem olarak anlaşılırlar… Ben bu tür özkıyımlarda bir “anlaşma”dan çok bireyselliğin ortadan kalktığı, benlik sınırlarının  çözüldüğü ve böylece iki kimsenin birleşmesine olanak sağlayıcı bir ruhsal yapılaşmanın etkili olduğunu düşünmekteyim.” (Odağ, 1990, s. 28)
[15] Alper, vd.,  2000,  s. 333
[16] “… evlilik, erkeği ve kadını çözülmez bir beraberlik içinde kaynaştırır…  Mutlu bir evlilik, hayatının en büyük mutluluğudur. Mutsuz bir evlilik ise insana bir cehennem hayatı yaşatır. Fakat, sözünü ettiğimiz çatışma daha da da beterdir.  Kurbanlar zaman zaman bu çatışmayı önleyebileceklerini sanırlar. Fakat, bundan kurtulmanın şansını ve imkânını çoktan kaybettiklerini de gayet iyi bilirler ve böylece “Hayatlarının çizdiği yolda “yürümekte devam ederler.”(Schwarz, 1971, s. 267-268)
[17] Depresyona girenler kendilerini “işe yaramaz”, “yetersiz” ya da “başarısız” biri olarak görebilirler. “Aranan özellikler”e sahip olmadığına gerçekten inandığı için, kişinin benlik saygısı ve kendine olan güveni de kötü bir biçimde etkilenir. Şahıs karar vermede güçlük çekmeye başlar. Geçmiş hataları ve kusurları üzerinde takılıp, çeşitli suçlar ya da bağışlanamaz günahlar işlediğini düşünebilir.(Blackburn,  1996, s. 10)
[18] “Önce, İkdam gazetesinde tefrika edilmeye başlamış olan Tebessüm-i Elem; I. Cihan Harbi’nin çıkması ve hemen bütün gazetelerin boyutlarını küçültmeleri üzerine, tamamlanamamış; ancak, Harbin sonuna doğru Zaman gazetesinde yeniden tefrika edilebilmiştir. Bununla birlikte; 9. tefrika sırasında, Hükûmet tarafından-“müstehcen”liği gerekçesiyle-, neşri durdurulmuştur.

Muharririn, 27 Temmuz 1330’da tamamladığı bu eser; ilk olarak 1339 (1923) yılında, İbrahim Hilmi Bey tarafından kitap halinde neşredilmiştir.” (Göçgün, 1993, s. 254)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir