Cumartesi, Kasım 27, 2021

İlk Adım (Osman Metin)

Ben küçük bir çocukken, hala unutamadığım o bayram sabahında evdeki herkes uyanmış, yatağından kalkmıştı. Babaannem hariç.  O da uyanmıştı ama vücudunun neredeyse hiçbir yerini hareket ettiremediği için yatağı onu bırakmamıştı. Bayram sabahlarındaki o telaş da gelmişti gelmesine fakat tatlılığını kapımızın önünde çıkarıp içeri girmişti. Dedem, babam, annem, gücü yeten herkes babaannemi yatağında doğrultmaya çalışmış, başaramamıştı. Daha önce ambulans sirenini birçok kez duymuştum. O güne kadar eğlenceli gelen ses, ailemden biri için yaklaşınca kendini gerçekten dinletti. Görevliler sedyeyle eve girdiğinde, yastığımın altındaki bayramlıklarımı çoktan unutmuştum. Dört kişi, babaannemi dört bir tarafından tutarak sedyeye geçirdi. O sabah iki kat yaşlanmış babaannem, ilk defa ayaklarını kullanmadan evden çıktı, hastaneye götürüldü. Hala telaffuzunda bile zorlandığım titre sahip bir sürü doktor, babaannemin odasına girdi. Sonuç değişmedi. Dedemin gücü sayesinde farklı hastanelerden, farklı illerden, farklı ülkelerden doktorlar geldi. Babaannemin ayaklarına hiçbiri destek olamadı. Tüm çabalar sonuçsuz kalınca onu önce eve, sonra dedemin isteğiyle köy evine yerleştirdiler. Yanına bir bakıcı verildi. Herkes dedemin de orada kalacağını düşünürken, o ara sıra ziyaret etmekle yetindi.

Daha sonraları babamdan öğrendiğime göre, babaannem önce imam nikâhı, sonra belediye nikâhıyla özgürlüğünü eline alacağını düşünmüş. Birkaç kavgadan sonra da payına düşen sol ayağındaki aksaklık olmuş. Ben hiçbir zaman o sol ayağın aksamadan hareket ettiğine şahit olmadım. Onunla konuşurken hep sol ayağının dibinde dururdum. Yatalak kaldığında da hep sol ayağının olduğu tarafta bekledim. Ayağı yorulursa benimkini kullansın diye, çocukluk işte. Babaannem ne yaşarsa yaşasın daima suskun kalan ama başını eğmeyen bir kadındı. Neyi beklediğini bilmiyordum ama hep bekler bir hali vardı. Susup beklemek onun için daimi bir cevaptı.

Köy evi iki katlı, müstakil, ortasında kocaman bir alanı olan, dışarıdan bakınca küçük bir köşke benzeyen ama içi harabeyi andıran, içinde nefesim kesilene kadar koştuğum büyük bir evdi. Ortadaki geniş alan bana her zaman sonsuz gelmiştir. Evin tüm odalarının kapıları buraya açılırdı. Yani kimse görmeden orada hiçbir şey yapamazdınız. Dedemin sertliğinden ötürü de o alanda dilediğince davranan bir tek ben vardım, yaşımdan ötürü. Evde kurulacak sofradan yapılacak tadilata kadar tüm kararlar dedemden geçerdi. Onun izni olmadan evden çıkamaz, yatalak kalamazdınız. O yemek masasına oturmadan kaşığa dokunamaz, destur vermeden yanına gidemez, ona iyi geceler demeden uyuyamazdınız.

Dedemin ziyaretleri azalınca babaannemin yanına sürekli birileri gitmek zorunda kaldı. Aile onu yalnız bırakmak istemiyordu. Kimse dedemi ikaz edip ziyaretlerini sıklaştıramayacağı için bu görev elden ele dolaştı.

Altı gün önce, yine o kötü sabahlardan birinde, dedemin tanımadığımız bir kadının evinde rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığını öğrendik. Tüm aile hastanede dedemin ölmemesi için dua etti. Herkes dedemin yanına gittiğinden dolayı babaannemin yalnız kalmaması için beni ve ablamı onun yanına gönderdiler.

Altı gün sonra, bugün, ablamla beraber alışveriş yapmak için köy meydanına indik. Babaannemin sağlığındayken çok sevdiği ama dedem sevmediği için yiyemediği keçi peynirini alırken annem aradı. Dedemin öldüğünü söyledi. Ne yapacağımızı bilemeden doğruca köy evine gittik. Kapıyı açıp içeri girdiğimizde, babaannem çoktan ilk adımı atmış, hayata inmişti.

NOT: Yukarıdaki öykü SalakFilozof 2 Aylık Kültür Sanat Dergisi adına yapılmıştır ve derginin Yıl: 1 Sayı 1’de yayınlanmıştır.

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz