Kapat

İçinde Lorca Geçen Oyun: Bernarda Alba’nın Evi (Ege Küçükkiper)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- İçinde Lorca Geçen Oyun: Bernarda Alba’nın Evi (Ege Küçükkiper)

 

Lorca’nın 1936’da “köy trajedileri üçlemesi” adı altında yazdığı (Diğer ikisi “Kanlı Düğün” ve “Yerma”) ve son eseri olan “Bernarda Alba’nın Evi”, İspanya iç savaşı dönemi öncesinde, toplumda yaşanan kaosun, bir evin içerisine yansımasını “töre” öyküsü şeklinde anlatır. Birçok filme, baleye ve müzikale uyarlanmış olan eser, Devlet Tiyatroları’nda, Mahir Canova, Leyla Tecer ve Ergin Orbey, Şehir Tiyatroları’nda ise Engin Alkan gibi rejisörler tarafından sahnelenmiş olup, şu an da “Tiyatro Oyunbaz” adlı özel bir kurumda izleyici karşısına çıkmaktadır.

Fuayede sakin sakin otururken birden kapı açıldı. Eşikten geçtiğimde oyunun altı oyuncusu beni karşıladı. Dört bir taraf büyük şamdanlarla donatılmıştı. Salona girdim ve yerime oturdum. Dekorun bir parçası olan sandalyeler üst üste diziliydi. Hizmetçi rolünü üstlenen oyuncu sahneye girdi ve sandalyeleri bir bir düzeltmeye başladı. Buraya kadar yaşadıklarımı düşündüm. Rejisörün kullandığı teknik hoşuma gitti. Kapıda bekleyen Bernarda ve beş kızı, Bernarda’nın ölen kocasına düzenlenen dua için beni karşılaşmıştı. Salon ise evin salonuydu ve hizmetçi benim için sandalyeleri düzeltiyordu. Sahne ise “haç” şeklindeydi. Seyirciler haç’ın dikey kısmının sağ ve sol taraflarına konumlandırılmıştı. Bu sahneleyiş tarzı seyirciyi oyunun içerisine dahil ederek “interaktif” olmasını sağlamış. Selam faslı oyunun sonunda olur fakat ben yazının sonunu bekleyemeyeceğim. Oyun sonunda oyuncuların tek tek selam vermemesi oyunun büyüsünü daha da arttırmış. Eğer selam verilseydi, seyirci o evin bir parçası ya da o eve gelen misafir olmayacaktı. Başta verilen etki, finale kadar devam ettirilmiş. Şüphesiz bu yazdıklarımın mimarı oyunun rejisörü Ayşe Emel Mesci.

Oyunun başlangıcı, yazımın başlangıcı oldu. Buradan hareketle devam edelim. Orkestra hemen yanımdaydı. Kostümleri ise oyunun konseptine uygun olarak hazırlanmıştı. Kadınlar siyah uzun bir matem elbisesi, erkekler ise ispanyol giysileri içerisindeydiler. Erkeklerin kostümlerinin “müziğe” daha yatkın olduğunu düşünüyorum. Oyun fazlasıyla İspanyol esintiler taşımış. Oyuncular ayaklarını “flamenko” yaparak kullanmış. (Belli yerlerde) İspanyol esinti demişken, oyunu izlemeden önce her zaman yaptığım gibi metni okudum. Daha sonra kadroyu inceledim ve bir sürü “erkek” oyuncu ismi gördüm. Ayşe Emel Mesci’nin farklılık yaratıp, adı geçen ama görünmeyen “Pepe el Romano” karakterini, oyuna dahil ettiğini sandım. Tamamen kadın karakterlerden oluşan bir oyunda (ki özelliği bu) erkek görmek her şeyi yerle bir ederdi. Sahnede o erkeği gördüğüm an “eyvah!” dedim. Fakat tahminimin yanlış olduğunu, sahne başında duran sivil muhafızların “Federico Garcia Lorca” diye bağırmasıyla anladım. Bu nedenle yazımın başlığını “İçinden ‘Lorca’ Geçen Oyun” koydum. Mesci, Lorca’nın 1936’da Franco’nun adamları tarafından öldürülmesini sahne arkasına taşıyarak, Lorca’ya bir selam gönderip, saygı duruşunda bulunmuş. O yıllarda nazizim ve faşizmin kol gezdiğini düşünürsek (Günümüzü de düşünerek) rejisörün bu tutumunu gözardı edip bahsetmemek haksızlık olurdu.

Mesci’nin uygulamaları bunlarla sınırlı değil. Martirio’nun  kuru kırmızı biberleri ipe dizmesi ve boynuna dolaması bana bereket tanrıçası “kibele”yi anımsattı. Bu anımsatma kadının “bereket” oluşunu simgelerken aynı zamanda “doğurganlık” özelliğine de vurgu yapmış. (Metni bilmeyenler belki bu söylediklerimi anlamakta güçlük çekebilirler) Fakat bununla ilintili olarak önemli bir vurgu atlanmış. Evlenmemiş birinin çocuk doğurması yüzünden çıkan kavga sahnesinde (Orijinal metne göre 2. Perdenin son kısmı) kadının öldürülmesi gerektiği konuşulurken, hamile olan Adele’nin karnını tutmaması, oyun sonunun havada kalmasına neden olmuş. Ekin biçmeye giden erkeklerin türküsünün söylendiği sahnenin (Orijinal metne göre 2. Perde sayfa 46) neden oyundan çıkarıldığını anlayamadım. Kızların dışarıya olan hasretlerini imgeleyen bu türkünün yerinde ve zamanında söylenmesini beklerdim.  Martirio’nun ellerini domatese bulayıp, Adele’nin beyaz kostümüne sürmesi, yaklaşan ölümünü çağrıştırmış. Maria Jozefa’nın elinde kanlı beyaz bir güvercin ile dolaşması “barışın yok olduğunu” anlatırken yine döneme gönderme yapmış. Aygırın ahırda bağlı olduğu için tepişmesi ise özelde Maria Jozefa’yı, genelde ise tüm kızların esaretliğini anlatmaya yetmiş.

Dekor tasarımına imza atan Murat Gülmez, evin içi ile dışını birbirine bağlayarak “içi seni dışı beni yakar” tanımlamasını başarıyla gerçekleştirmiş. Bu bağlayış ayrıca salon ile avlunun ayrımını sağlamış. Dekor için metinde belirtilen, “püsküllerle arkakaya doğru bağlanmış kenevir perdeler, hasır iskemleler ve duvarlardaki efsanevi krallıklarla yüklü manzara resimleri”ni göremedim. Bunlar yerine eskitme yöntemiyle tasarlanmış sandalyeler ve çarmıha gerilmiş İsa heykeli duruyordu. Bu cümle rejiyi ilgilendiriyor fakat bir önceki cümle ile bağlantılı olduğu için burada belirtmeyi tercih ettim: Maria Jozefa’nın odasına kilitlendiği sahnede çarmıha gerilmenin izlerini taşıyordu. Fonu kaplayan açılır kapanır sürgülü demir kapı ise bir daha dışarı çıkılamayacak oluşunu ve hapishane hayatını sembolize etmiş. Bernarda Alba’nın koltuğunun, diğerlerinden (sandalye) farklı olması “dokunulmazlığı” baston ise “otorite”yi temsil etmiş. Fakat bu otoritenin “atılarak” değil “kırılarak” sona ermesini dilerdim.

Kostümler çok başarılı. Aslında sadece başarılı demek yanlış olur. Başarılı oluşunun haricinde anlamlı ve özenli. Hale Eren’in ellerine sağlık. Siyah kostümler için söylenecek pek bir şey yok. Matem havasını ve yaşananların karanlığını aktarmada oldukça iyi. Aynı adamı seven üç kardeşin beyaz kostümleri ise gelinliği andırarak amacına uygun tasarlanmış. Adele’nin kendini beyaz geceliğiyle asması kefenini betimlerken, diğer kızlarında beyazlar içerisinde oluşları sonlarının aynı olacağının habercisi olmuş. Maria Jozefa’da elbisesinden sarkan yün bebekler ile bu haberciliği üstlenmiş. Bu arada yün bebekler, Lorca’nın “köy kadınları”nı akıllara getirmiş.

Yakup Çartık’ın ışık tasarımını beğenmedim. Demir kapının üstünde beliren mavi ışıkları gece, kırmızı ışıkları ise güneş olarak yorumladım. Ekstra bir yaratım bulamadım. Final sahnesindeki ışığın üç kez yanıp sönüşü, oyunun geneline yayılan “çan” metaforuna bir gönderme yapmış. “Ne karanlık gece” repliğinin yankı bulduğu sahnede bir karanlık göremedim. Orkestra gitar, çello, piyano, flüt, klarnet, keman, kemança ve perküsyondan oluşuyor. Canlı müzikler, enstrümanlar eşliğinde İspanyol müzikleri çalarken, bant kaydı yapılan müzikler daha çok ağıt havasına bürünmüş. Bu da oyunun ruhuna işlemiş. Sözlü olan besteler ise oyunun gidişatını belirlemiş. Efektler gerçeğe uygun olarak azalan ve artan tonda ilerlemiş.

Oyunculuklar genel olarak çok başarılı. Özellikle Miraç Eronat ve Sükun Işıtan’ın oyunculuklarını çok beğendim. İyi çalışılmış, iyi sahnelenmiş ve  en önemlisi iyi yazılmış bir eser. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim.

Şimdi gelelim yazımın en başında verdiğim “UYARI”ya. Rejisör Ayşe Emel Mesci, Bernarda Alba’nın Evi’ni, 2005 yılında Bursa Devlet Tiyatrosu için sahnelemiş. Üstelik dekor ve kostüm tasarımcısı da aynı. Sadece ışık tasarımcısı farklı. Dikkat ettiyseniz bu yazıda beğenmediğim tek unsur ışık idi. Buradan ekibin “uyumlu” olduğu sonucu çıkabilir. Fakat ben uyumun çok ötesinde şeyler gördüm. Devlet Tiyatroları Belgeliği’ne girip 2005 yılında sahnelenen halini inceledim. Sahne yine haç şeklinde. Dekor hemen hemen aynı. Kostümler de öyle. Afiş ise mor yerine mavi. Yani sadece renk farkı var. Ayrıca oyunun ilk beş dakikasını izledim. Yine kapıda karşılama ritüeli ile başlıyor fakat biraz farklı. Şimdi soru:

Bir kurum (Devlet Tiyatroları), aynı oyunu (Bernarda Alba’nın Evi) aynı rejisöre (Ayşe Emel Mesci) 9 yıl ara ile neden sahnelettirir?

Notlar:  

Bursa’da sahnelenişle ilgili linkler aşağıdadır. Linkler açılmaz ise Devlet Tiyatroları sitesine girip, “arşiv” kısmından “digital oyun bilgi sistemi”ne tıklayıp, açılan çubuğa oyun adını yazdığınız tadirde bütün sahneleyişler karşınıza çıkacaktır.

Bernarda, İspanyolca’da “ışık”, Latince’de “aklık” anlamına gelmektedir. Dıştan temiz, kusursuz ve eksiksiz olarak görünür fakat derin uyumsuzluk ve çelişkiler taşıyan bir figürdür. (Aziz Çalışlar)

Oyun 2 saat 30 dakika / 2 perdedir.

Oyunda kuru-sıkı silah patlamaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir