Oğuz Kağan – Oğuz Han Destanı (Prof. Dr. Mehmet Kaplan)

Modern Batı Edebiyatının Felsefi ve Psikolojik Arka Planı (Mehmet Sabri Genç)

Rekreatif Bir Faaliyet Olarak Halk Oyunları Hareket / Kas İlişkisi (Yrd. Doç. Dr. Abdulmenaf Korkutata – Öğr. Gör. Murat Sönmez)

Bülent Ortaçgil Örneği’nde Popüler Müzik Şarkılarında Yan Anlam (Doç. Dr. Aykut Barış Çerezcioğlu)

Hz. Mevlana’nın Türk Milli Kültüründeki Yeri ve İran Kültürüne Mal Edilmesinin Sakıncaları (Ayşe Nihan Aydın)

Edebiyat 15 Mart 2019

Makalemizde, Hz. Mevlânâ’nın eserlerinde kullandığı dilin Farsça olmasından kaynaklı kendilerinin İran Edebiyâtı’na mal edilmesinin sakıncalarını; hayatıyla ilgili bilgiler ve eserlerinde değindiği Türk kültürüne dair unsurlardan yola çıkarak Türk kültürünün ayrılamaz bir değeri olduğunu izah etmeye çalışacağız.

İran, diğer coğrafyalardaki memleketler gibi Mevlânâ’dan elbette feyz almıştır; lakin bu durum Hz. Mevlânâ’nın Türk kültürünün en mühim değerlerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmez.

Tebrizli Prof. Dr. Tevfik Subhani, kendisiyle yapılan bir söyleşide Hz. Mevlânâ’nın İranlı olduğunu söyleyemez. “Mevlânâ dünyaya mal olmuştur”der.

Elbette ki Hz. Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin öğretileri, eserleri beyne’l-mileldir ve tüm dünyanın sahip çıkması gereken evrensel bir hazinedir. Lâkin her milletin kendi kültürüne hassasiyetle yaklaşması ve yanlış anlaşılmara mahal verecek söylemlerden kaçınması gerekmektedir.

II. Hz. Mevlânâ’nın Türk Oluşuna Dair Deliller, Türk Tarih Ve Kültüründeki İzleri:

Evvelâ Hz. Mevlânâ’nın Türk olmadığı iddiasını en kesin dille adındaki “Rumî”den çürütebiliriz. Nitekim Rumî, Anadolulu mânâsına gelir. Bunun yanı sıra Hz. Mevlânâ’nın Türk Tarihindeki yerine bakmak gerekir:

“Selçuklu saltanatının yıkılmasından sonra Konya’da on sekiz gün padişahlık yapan Mevlânâ, “padişah değilim ki tahttan ineyim de tabute bineyim benim fermanımın yazısı ebedîliktir.” dedi. Şeyhlik, pirlik davası gütmedi. İnsanlık, sevgi, birlik, reform adamlığı ve töresi oluşturdu. Beylikler döneminde siyasî tercihini ise; Osman Gazi’yi “manevî evlat” edinerek Kayılardan yana kullandı. Padişahlığını Osman’a (Gazi) verdi. Osman Gazi’ye Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled kılıç kuşattı.

Çelebîlerin padişahlara kılıç kuşatması olayının gelenekselleşmesi, Mevlevî tarikati ile Osmanlı Devleti ve padişahı arasındaki ilişkilerin niteliğini ve Mevlevî tarîkatinin siyasî hegemonyasını ifade etmeye yeterse de Osmanoğullaının kuruluşundan yıkılışına kadar her padişah zamanında siyasi etkilerinin sürmesinde aralarında aralarında gerçekleşen akrabalık bağının rolü büyüktür.  Bununla birlikte her dönem maddî-manevî devletin yanında olmaları, merkezî hükûmetlere verdikleri destek ile bölücülükten ziyade birleştirici, yıkıcılıktan ziyade yapıcı bir politika izlemeleri geniş geniş bir sahaya yayılmalarına neden oldu. Ayrıca, “Osmanlı Devleti nazarında itibarlı bir yerlerinin bulunması sebebiyle, çeşitli kişi ve devlet adamları tarafından vakıflar yapıldı. Dolayısiyle dergah öenmli bir gelir kaynağının merkezi oldu.”[1]

Konya’da kısa bir dönem de olsa padişahlık yapıp sonrasında tahtı mânevî oğlu saydığı Osman Gazi’ye bırakan Mevlânâ’nın Türk tarihinde, Anadolu medeniyetinde, dolayısıyla da Türk kültüründeki yeri ve önemi, Mevlânâ’nın kültürel mirasımız olup olmadığı tartışmalarının bir kenara atılıp samimiyyet ve vicdân doğrultusunda kabûl edilmesi gereken bir hakîkat olduğunu gözler önüne seriyor.

Bununla birlikte Anadolu’nun Türkleşmesinde Hz. Yunus Emre (Bektaşîlik), Hz. Mevlânâ ve Mevlânâ’nın babası Bahaüddin Veled (Mevlevîlik) ; etkisi büyüktür:

“İslam tasavvufunun Horasan ayağını temsil eden pek çok tanınmış simalara rastlamak mümkün olmaktadır. Bunların hepsi yaşadıkları şehirlerde kendilerine geniş bir muhit yaratarak bir çok taraftar bulurken, bir taraftan tasavvuf edebiyatının Anadolu şehirlerinde yayılmasına, diğer taraftan da Orta Asya Türk kültürünün halk arasında canlı tutulmasına yardımcı olmuşlardır. Bahis konusu ettiğimiz Horasan erenlerinden birisi de tanınmış alim ve sufilerden Sultanü’l-ulema Bahaüddin Veled’dir. Bahaüddin Veled, karısı ve iki oğluyla birlikte Moğol istilası önünden kaçarak Anadolu’ya gelmiş, önce Larende’ye yerleşmiştir. Burada 7 yıla yakın bir süre ailesiyle ikamet eden Sultanu’l-ulema daha sonraları Seçuklu sultanı Alaaddin Keykubad’ın davetini kabul ederek Türkiye Selçuklu devletinin baş kenti Konya’ya yerleşmiştir. Bahaüddin Veled, Konya’da ancak iki yıl yaşamış ve 1231 yılında manevi mirasını oğlu Mevlâna Celaleddin’e bırakarak hayata veda etmiştir.”[2]

Anadolu’nun Türkleşmesinde mühim bir  etkisi olan Hz. Mevlânâ’nın ve Mevlevîlik’in Türk tarihinden ziyâde İran kültürü ve tarihi ile yakın münâsebet içerisinde olduğunu söylemek ancak hakîkatten uzak sözler olarak addedilebilir.

“Selçuklu Türkiyesi’nde aile hayatı ve gündelik hayat hakkında verilen bilgiler de gayet orjinaldır. Evlenme esnasında, gelin adayı kızın görülerek beğenilmesi, oğlan tarafının başlık parası vermesi, gelin kızlara düğün esnasında kına yakılması, makyaj yapılması, gelin alırken saçı saçılması, gelinin çeyiz getirmesi, gibi Orta Asya kökenli adetler zikredilmektedir. Mevlâna evlenecek çiftlerin seviye ve gelir açısından birbirine denk olması lazım geldiğini de özenle vurgulamaktadır”.[3]

Yukarıdaki bilgiye dayanarak anlayacağımız üzre, Türk kültürü içerisinde yer etmiş birçok bilgiyi eserlerinde dile getiren Hz. Mevlânâ’nın İran kültürüne mal edilmesi, iddiaların hakîkatle ne kadar da çeliştiğini bizlere gösteriyor.

III. Türk Tasavvuf Algısıyla Hz. Mevlânâ’nın Tasavvuf Algısındaki Benzerlikler:

‘ “Ceset yolda yok boldu, gönül özün unuttu,

Aşk koşunu yığıp, akıl mülkün dağıttı,

Talana berlip aklım, divâne boldum imdi.”

Mevlâna’nın tavsiyesi olan aşkta ölmek, biyolojik anlamda ölmek değil, “ölmeden evvel ölmek”tir. Yani, madde âleminden ve maddî varlıktan sıyrılmak demektir. Mahtumkulu’nun yukarıdaki mısralarda söylediği de, aynı şeydir. Aşkı akıl mülkünü dağıtan bir ordu olarak tasavvur etmesi de, şairin aşk anlayışının Yesevî ve Mevlâna‘nın aşk anlayışıyla aynı olduğunu gösteren en kuvvetli delildir.’[4]

Anadolu kültürünün ve de ruhunun temelini oluşturan tasavvuf algısı Hz. Mevlânâ’nın tasavvuf algısıyla birebir örtüşmektedir. Bu toprakların insanının hamurunda mevcûd olan sûfî ruhunda Hz. Mevlânâ’nın izlerini bulmamak elbette ki mümkün değildir. Anadolu insanını şekillendiren değerlerimizden biri olan Hz. Mevlânâ’yı İran kültürüne ve Edebiyâtına dahil edip, kendi kültürümüzden tasfiye ettiğimiz vakit, kültürel hamurumuzda mevcut olan en mühim değerlerden birini hiçe saymış oluruz.

IV. Akademik Çalışmalarda Kabul Gören Üslûbda Mevlânâ:

Yerli ve yabancı bir çok akademik çalışmada Hz. Mevlânâ “Türk kültürü”nün mühim bir parçası olarak kaşımıza çıkmaktadır:

“Doğunun büyük edebiyatı olarak tanınmış olan edebiyat, Goethe’nin de hayran kaldığı Fars edebiyatıydı. Türkedebiyatıİran’da Fars edebiyatının yanında güçlükle ve denebilir ki,ancak onun etkisi altında kalarak tutunabilmiştir .Mevlâna Celâleddin-i Rûmî ve Hasanoğlu ile doğmakta olan Horasan Türk edebiyatı, pek kısa bir zaman içerisinde sönmüştü. Türkmen edebiyatı ancak XVIII. Yüzyılda ve İran dışında gelişmiş, Halaç edebiyatı ise ilk ürünlerini yaşadığımız dönemde vermiştir. Kaşkay edebiyatı zengin olmakla birlikte pek az tanınmıştır. Fars edebiyatıyla karlaştırılabilecek bir düzeye ulaşmış olan yalnızca Azerbaycan Türk edebiyatıdır.”[5]

“XIII. yüzyilda yasamis olan Mevlana Celaleddin Rûmi, düsünceleri ve eserleriyle Anadolu Türklerinin dinî yasantisi üzerinde önemli etkileri olmus, çagini asan düsünce ve yaklasimlarindaki özgünlügü ile de evrensel deger haline gelmis bir Türk-Islam düsünürüdür”[6].

V. Sonuç:

Sonuç olarak, Hz. Mevlânâ tarihimize, kültürümüze sinmiş ve maksadı her ne olursa olsun tasfiye edilmesi mümkün olamayan ve evrenselliğinden hiçbir şey kaybetmeyecek olan millî değerlerimizdir.

Millî değerlere sahip çıkılmadığı takdirde gayesini şaşırmış, tarihini unutmuş ve de kaçınılmaz olarak geleceğini kurmaktan ve korumaktan âciz bir topluluğun aczine mahkûm olunur.

KAYNAKÇA

*ATALAY, Ahmet, “Mevlevîlerin merkezî hükümetlere etkileri ve Bozkır Zeynelabidin İsyanı hakkında Postnişin Abdülhalim Çelebi’nin Merkezî hükümete gönderdiği bir mektup”, Selçuk Üniversitesi Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek kurumu, Konya, s. 94.

* Yrd. Doç. Dr. ÖZBEK Süleyman, “Türkiye Selçuklularında Kültürel Hayat” , Afyon Kocatepe Üniversitesi Tarih Bölümü s. 42.

*Yrd. Doç. Dr. TEMİZKAN Mehmet, “Türk Dünyasında Mevlânâ Ve Mevlânâ’nın Türk Dünyasında Tanıtılması Meselesi”, Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü.

* Prof. Dr. DOERFER Gerhard, “İran’da Türkler”, Çukurova Üniversitesi, 23 Kasım 1987 günü Türk Dil Kurumunda  yapılan konuşma, s. 1.

*Yrd. Doç. Dr. ÇELİK Celaleddin, “Mevlana’nın Fikirlerinin Türklerin Dinî Hayatına Etkileri”, Erciyes Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.

[1] ATALAY, Ahmet, “Mevlevîlerin merkezî hükümetlere etkileri ve Bozkır Zeynelabidin İsyanı hakkında Postnişin Abdülhalim Çelebi’nin Merkezî hükümete gönderdiği bir mektup”, Selçuk Üniversitesi Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek kurumu, Konya, s. 94
[2] Yrd. Doç. Dr. ÖZBEK Süleyman, “Türkiye Selçuklularında Kültürel Hayat” , Afyon Kocatepe Üniversitesi Tarih Bölümü s. 42
[3]Yrd. Doç. Dr. ÖZBEK Süleyman, “Türkiye Selçuklularında Kültürel Hayat” , Afyon Kocatepe Üniversitesi Tarih Bölümü s. 42.
[4] Yrd. Doç. Dr. TEMİZKAN Mehmet, “Türk Dünyasında Mevlânâ Ve Mevlânâ’nın Türk Dünyasında Tanıtılması Meselesi”, Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü.
[5], Prof. Dr. DOERFER Gerhard, “İran’da Türkler”, Çukurova Üniversitesi, 23 Kasım 1987 günü Türk Dil Kurumunda  yapılan konuşma, s. 1.
[6] (Yrd. Doç. Dr. ÇELİK Celaleddin, “Mevlana’nın Fikirlerinin Türklerin Dinî Hayatına Etkileri”, Erciyes Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi).

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.