Salı, Ağustos 3, 2021

Herhangi Bir İzleyici Gözünden İnsan Yazıyor Ya Da İnsan Yazıyor Gözünden Dayanıklı İzleyici (Defne Erdur Bekdik)

Bir takım insanlar yazarken, ‘diğerleri’ ne yapıyordu?
İlk önce ellerine tutuşturulan kağıtlardan içeride izleyecekleri ‘performans-yerleştirme’ işin uzun tanımını okuyorlardı. İkinci cümle: “Çalışma, Bildirge’nin tartışmalı temellerinin, süregiden çelişkilerinin ve uygulanmasında karşılaşılan engellerin alegorisini sahneye taşıyor.” Böylece daha sıfır noktasında yorumlama ve kendi gerçekliklerini yaşama, özgün anlamlandırmalarını yapma hakları ellerinden alınmış oluyordu. William Forsythe ve Kendall Thomas, gösterinin sonunda gerçekleştirecekleri konuşmada da açıkça belli edecekleri üzere (hiç bir soru ve yorum almadan mekandan ayrılışlarıyla) kendi bakış açılarını dikte etmekten pek de çekinmiyorlardı anlaşılan. Ancak tabi bizim okumaktan pek de haz etmeyen insanımız için hala bir ümit vardı.

Gerçekten ümit var mıydı?
Çoğu zaman “Ne oluyor? Ne anlatılmak isteniyor?” gibi doğruyu bulma çabasındaki izleyici için sanıyorum yoktu. Ancak “Ne hissediyorum? Ne yapıyorum? Olup biten bana ne ediyor? Ne düşünüyorum?” gibi soruları sorma açıklığını gösterebilenler için belki bir nebze vardı ümit. Ve belki bu izleyiciler kendi entellektüel, duygusal ve yaratıcı kapasiteleri/donanımları doğrultusunda Forsythe ve Thomas’ın bile tahmin edemeyeceği noktalara uzanıp işe başka noktalardan hakkını da verebilirlerdi.
Bu bakışla ben bu işi kendimin ve performans boyunca kesiştiğim kişilerin yaşadıkları, işin içindeyken gözlemledikleri, paylaştıkları üzerinden anlamlandırmak istiyorum. Ne de olsa, 3 saat boyunca masaların arasında önce pür dikkat performans ararken, sonra iş hakkında fikir alış verişi yaparken, sonra uzun zamandır görülmedik dostlarla gündelik sohbetler ederken hepimiz tüm oluşun aktörlerinden birileri oluverdik ister istemez– öyle olmamız da tasarlanmıştı sanıyorum/umuyorum. Belki böylece bu iş, sıradan bir izleyici olarak bana daha çok şey ifade edecek ve beni -tüm eleştirilerime rağmen- süreçte kendi içinde tutabilecek ve ardından iz bırakabilecek. (Evet bu da izleyici olarak ekstra çaba gerektiriyor. Ancak bence bu çaba her iş için sarf edilmeli zaten. Emeğe ve insana saygıdan…) Bir de tabii eve koreografik, dramaturjik vs. üstünlüklerin, yok efendim çok ince düşünülmüş fikirlerin ötesinde, kendimizi ve de entellektüel olarak anlamlandırmamız gerekmeyen daha derin izleri götürüyoruz da ondan. (Evet, bu izler genellikle bizim kişisel ve de entellektüel birikimlerimize de dayanıyor ama yine de…)

Dansçılar yazamamaya çabalarken, ‘diğerleri’ ne yapmamaya çabalasaydı?
Öncelikle, ilk tur “Masalar. Masaların üzerinde bedenler. Cebelleşen bedenler. Cebelleşiyor gibi yapan bedenler. Dansçı bedenler. Gündelik bedenler. Ellerinde, ayaklarında, ağızlarında kömürler, kalemler…”den sonra içeride kalmaya ve bu ‘simulasyon’u takip edip mekanı hemen terk etmemeye… Bunu başarınca ne olurdu? “Yazıyor, yazamıyor, duruyor, duramıyor, neler oluyor” demek ve ne olup bittiğini anlamak çok uzun sürmezdi. Dönüp de duvardaki 30 maddelik İnsan Hakları Bildirisi’ni de görünce zihinlerden bu bildirgenin, çekilen büyük zorlukların ardından kim bilir ne kadar zor bir araya getirildiğine dair bir kaç cümle geçerdi. Dolaşmaya devam ettikçe, her bir masadaki biricik devinimler, farklı oluşumlar bu bildirgenin farklı yorumlamalarına dair bir göndermeyi hemencecik yapardı. Sonra bunlar bu kadar ayan ve beyan olunca, ‘iletişim’, yani “bu görünenin ardında daha derin bir şey var da ben mi kaçırıyorum” cümleciğinin beyincikleri dürtmesiyle, bir kaç fısıldaşma ve hatta biraz daha zaman geçince de açık seçik konuşma ve mütalaalar başlardı. Başladı da: “Zaten izlemeye geldiğimiz işin tanımı baştan çok net yapılmış. Bizi zorlamak gibi entellektüel bir kaygı yok ortada. Sanatsal anlamda da bir zorlamadan bahsetmek mümkün değil esasında”, “Kullanılan unsurlar, performansçıların üzerinde çalıştığı yönergeler çok basit. Bazı sanatçılar sınırlarını fiziksel olarak zorluyor ya da zorluyor gibi yapıyor. Çok azı gerçekten bir durumun, bir olasılığın sonuna kadar gidiyor ve bir sonraki olasılığa kendiliğinden geçişler yapıyor ve dakikalarca kendini izletiyor. Çoğu da -mış gibiden korkmuyor çünkü izleyenlerin kaçabilecekleri bir çok alternatif var nasıl olsa mekanda, arkası sağlam yani” gibi..

İrdelemeler başlıyor ve ne oluyor?
Esasında tam da insan hakları yazılırken ve yeniden yazılırken/yaşatılırken/dayatılırken/anlatılırken ne oluyorsa o oluyor. Bu simulasyon kendi ‘gerçekliğini’, ‘esas’ alınan gerçeklikten çok da farklı oluşturmuyor. Seyirci bakışını biraz da kendine döndürebildiyse (self-reflexivity) göreceği; gayet açık ve seçik olanın bile yorumlanma, tartışılma, onanma ihtiyacını insana dayatıyor ve ilişkiyi zorunlu kılıyor olması. Bu performansın, bazıları için kâğıtta yazandan bir adım farklılaşmaya/öznelleşmeye başladığı noktalardan biri.

Turlamalar devam ettikçe, kimileri çabadan vaz geçiyor ve bu aşamada mekanı terk ediyor. Performanslar biraz değişiyor, ilişkiler başlıyor. Seyirci ile “iletişim”, masalar arası iletişim/itişim başlıyor. Bir süre sonra, konuşmalar azalıyor. Sanki ikinci bir zihinsel süreç başlıyor. Bu noktada benim zihnimden şöyle şeyler geçiyor: “Garip bir şekilde performatif duruşlar ile gündelik tavırlar arasında gidip gelmeler, net olmayan geçişler var. Problemler yaratılıyor/yarattırılıyor ama çözme çabası pek yok. Durumlar sonuna kadar araştırılmaktansa, ortada bırakılıyor (Bilinçli mi acaba?) Oyun kurma, anda kompozisyonu yönlendirme yetisi; doğaçlama gelişen, seyircinin fiziksel olarak da bu kadar içeride olduğu, böyle bir işte olmazsa olmaz! Ama yok. Bu dansçılar nasıl çalıştırılmış? Doğaçlama kuralsız olabilir ama disiplinsiz ve tasarısız asla değildir. Doğaçlama performansta araştırma süreci performansmış gibi sergilenemez. Bu, yıllarını bu tarz çalışmalara vermiş sanatçılara çok büyük haksızlık olur. Kompozisyonu anda yaratma becerisi teknik anlamda donanımlı her dansçıda olmak zorunda değil ama bir koreograf doğaçlama bir iş sunacaksa dansçılarını da bu yönde eğitmek/yönlendirmek/geliştirmek ile yükümlü değil midir?” Ve dahası…

İçerikten tamamen kopup formu irdelemeye başlayanın sadece ben olmadığımı konuşmaların ikinci turunda anlıyorum. Herkes kendi durduğu noktadan/disiplinden doğru yeni bir seviyeden eleştiriyor işi şimdi de:
“Dramaturji? Kopuk kopuk. Bir yere varacak mı diye bekliyorum”, “Neden bu kadar büyük bir mekan acaba? Ya da bu kadar büyük bir kadro?”, “Benden onlar için birşeyler yapmamı istiyorlar, ama kendi istediğimi yapmama izin vermiyorlar. Bir de insan haklarından bahsediyorlar!”

Kendi alanımda düşünmeme izin var ama ya aksiyon?
Tamam işte, bir katman daha. Değil midir ki “simüle etmek sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmaktır”[1] yani insan haklarının yaptırım gücü ne kadardır? Ya da içeriğe, bize ilk etapta verilene geri dönersek; insan hakları herkesin ihtiyacına cevap olabilmiş midir? Yazılırken ve uygulanırken herkese eşit mi olmuştur? Bunları düşünmek, sıkılmak ve küsmek yerine içeride kalmaya devam etmek için yeterli bazılarımız için.

Ancak bu etaplar ilerledikçe zorlaşıyor.
Evet, mekanda bir takım yeni oluşumlar, kullanılan malzemelerle yeni ilişkiler, farklı kompozisyonlar oluyor ancak izlenilirlik oldukça düşüyor. Bu kez ‘diğerleri’ farklı bir duruma düşü(rülü)yor sanki. İyice izleyen konumuna, dışarı itiliyor. (Yine umuyorum ki bu bilinçli olarak gerçekleşiyor.) Seyirci de hemen kendine biçilen rolü benimsiyor ve de işten tamamen kopup gündelik sohbetlere dalıyor. Farklı farklı ‘performans backgroundları’nda yemek tarifinden, seyehatlere kadar bir çok konu konuşuluyor. Ara ara göz ucuyla, denk gelen akrobatik hareketler sohbeti kesse de turlar böylece devam ediyor.

Bu kopuş ümidimizi kırmalı mı?
Dedik ya konumuz ısrarcı ‘diğerleri’, o yüzden yılmadan yola devam. Sonuçta iş o kadar uzun ki ve bir şekilde bir yere evrilmiyor ki, dayanıklı/ısrarcı izleyenler illa ki dönüp dolaşıp kendi duruşlarıyla iş arasında ve işin gösterdiği gerçeklik arasında bir ilişki kurmak durumunda kalıyor. Bu etapta şöyle bir bağlantı kurulabilir:
Bir takım insanlar hakları uğruna ne savaşlar, ne uğraşlar verirken bazıları buna duyarsız bambaşka dertleriyle uğraşa durur. Elimizdeki modelde de kendi duyarsızlığını fark eden ‘farkında’ izleyici işi takibe geri döner.

Peki bunca çabanın sonunda ne oluyor?
Yani üç saat yazmadan duran/dolaşan/düşünen/konuşan/dayanan ve bir takım öznel yorumlamalar/deneyimlemeler gerçekleştiren “diğerleri”, farklı katmanları zorlayan yaz(amay)anlar ve “diğerleri”; bu kadar çaba sarf ettikten sonra biraz olsun duygulanabiliyor, süreci gerçekten içselleştirip insan haklarına daha duyarlı hale gelebiliyor mu?

Ucu açık kalsın.
Ben kendi çabamı bu yazıyı bu noktaya getirene dek sürdürmeye çalıştım. Sanatsal olarak bir doyum sağlanıp sağlanmadığı konusuna olabildiğince girmemeye çalıştığım ve bir izleyicinin öznel rolüne odaklanmak istediğim bu çabayı izninizle burada noktalıyorum. Ve diliyorum, çabaların karşılıklı olacağı nice işler üretelim ve izleyelim…

[1] Baudrillard,J., Simulakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı Yayınları, 2005, s.15

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz