Kapat

Haybeye Yaşayan Adamlar (Gülümser Heper)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Haybeye Yaşayan Adamlar (Gülümser Heper)

En büyük yanılgım tanrının kusursuz olduğunu düşünmekti!

Siz nedensiz yaşayan insanları bilir misiniz?  Ya da haybeye yaşayanları? Dünyaya ilk kez gelmişler de, tabiatın kurgusundan bihaber yaratıklar düşünün. Güneşin ipi gökten çekildiği anda ertesi gün dönüp dönmeyeceğini umursamayan insanımsılar düşünün. Tabiatın bile kendi kurgusuna dahil etmekte zorlandığı soluklar düşünün. İnsana yabancı bu bedenler çoğunlukla yaşamakla yaşamamak arasındaki sınırda kalırlar. Hangi yöne gideceklerini onlar da kestiremezler. Velhasıl haybeye yaşayan bu varlıklar yaşadıkları zamanların sağır dilsiz kör çukurlarında leş yiyerek irin kusarak ve insanlardan uzak durarak yaşarlar.

Bütün bu insanlar toplumların kurbanıdırlar. Dikkatinizi çekerim, kurbanıdırlar. Yani bunlar sistemin uşakları, komisyoncuları, tellalları olamamışlardır. Hatta hırsızları ve fahişeleri olmayı bile becerememiştir. Evrenin yaratıklarına verilen payelere göre sıralasanız köpekten aşağı sıradadırlar. Bunların da kendi içlerinde birtakım sınıfları vardır. Aşağı katmanları sizlerden sigara veya birkaç kuruş istemeye cesaret edebilirken, erdemli olanları bir şey istemezler ve de sizleri görmezler. Bu adamların bakışları taş kesilmiş gibidir. Ne bir merhamet, ne bir acıma, ne bir alay, ne bir sevgi, ne bir endişe. Boşluğun içinde yüzünüze çarpan bir yarasa sizde ne his uyandırırsa bakışları sizde aynı hissi uyandırır. Tesadüfen bakışlarıyla karşılaştığınızda gözlerinden kaçmak istersiniz. İnsanlığınızdan ve bu insanımsı yaratıklara yabancılığın hiçliğinden kaçarsınız. Akşam iki tek atar, karınızla nafile sohbetler yapar, televizyonda siyasi partilerin haberlerini dinler, erkenden uyursunuz. Sabah kalktığınızda tıraş olurken bir an aynada onun gözlerini görür gibi olursunuz. Geçtiğiniz sokağa lanet edersiniz. Bu bakışları varlığınızın devamına yapılmış bir tehdit olarak algılarsınız. Bu tahrifatın bedeninizde bıraktığı izleri yenmek için kaçarsınız, kaçtıkça da onlara yaklaşırsınız. Haybeye yaşayan insanlar insanlığın korkusudur aslında. Tabiat onları var ettiyse ve de sizin tanrılarınız onları kurban istediyse bir gün bu karşılıksız hesabı siz de ödeyebilirsiniz, bilin!

***

Kahpe bir ekonominin acımasız çarklarının doğurduğu düzen, şehrin birçok sokağı gibi bu Ihlamur sokağına da damgasını vurmuştu. Geçmişin devrimci direniş türkülerine ve hikayelerine konu, toplantılarına mekan olmuş bu sokak adeta kimlik değiştirmişti. Sokak,  üzerinde yaşanan zulüm, işkence, ihanet sahnelerine daha fazla direnememiş; kaldırımlardan akan çirkef her bir taşını ve her bir duvar dibini kirletmişti. Artık Ihlamur Sokağı’nın halleri, aile adına ihanet etmiş bir genç kadınınki kadar karışık ikiyüzlü ve tuhaftı. Bu ikiyüzlülüğün saçtığı mikroplar ise üzerinden geçen insanlardan tutun da, sokağın yıllanmış sakinlerine kadar anında sirayet ediyorlardı.  Yeni dünya düzenine uyum sağlamış sokağın sakinleri sıradan tavırlarla sokağın düzenini tıkır tıkır işletiyorlardı. Gömleğinin yakasından kıllar fırlayan, boynu altın kolyeli, göbekli adamlar ışıltılı tabelaların altında bekliyor ve sokağın asayişini sağlıyorlardı. Uzun boylu geniş omuzlu siyah takım elbiseli oğlanlar ise güvenliğin zafiyeti anında devreye sokulurlardı. Dünyanın düzeninden bile kalıcı bir düzenin sağlandığı sokakta uyuşturucu satıcıları en has mallarını, fahişeler baldırlarını, oğlan çocukları pürüzsüz tenlerini rahatça satıyorlardı. Tüm bu kurgunun kesintisiz işlediği ve herkesin herkesten sorumlu olduğu bu düzende elbet ilahi bir kurguya bir erdeme ihtiyaç vardı. İşte o erdemli insanlar haybeye yaşayan adamlardı. Hiç kimse ama hiç kimse haybeye yaşayan bu adamlara hesap sormazdı belki de soramazdı. Garip bir çekimserlik ve bilinmeyenin getirdiği bir merakla varlıklarını duyumsadıkları bu adamlara hemen her kapı önü ve her duvar dibi açıktı. Bu adamlar sanki sokaktaki insanların evrimleşmiş haliydi. Ruhsal olgunluğa ulaşmış bu insanların yaşam kuralları tüm sorgulardan azade idi. Kendi kurallarıyla doğmadıkları bu sokakta kendi kurallarıyla ölme hakkına sahiptiler. Bu insanlar bu bilgeliğe, bu cesarete ulaştıklarında arkalarında binlerce çocuk bırakıyorlardı. Bu çocuklar sokağın kurallarına göre yoğrulurken ancak ve ancak birkaç tanesi bu adamların saygınlığına ulaşabiliyordu. Sokağın çocukları ataları dedeleri bildikleri bu adamlara, kendi öz analarına, dedelerine ve hatta asayişçi ağabeylerine duydukları saygıdan çok daha fazla saygı duyuyorlardı.

Mutluluk alınıp mutluluk satılan bu sokakların müşterisi ise insanlık tarihini bir çırpıda yiyip bitiren öbür diğer insanlardı. Çirkefin içinden çıkan bu mutluluk ve doyum hissi karda kafasını çıkaran bir kardelenin hayattan aldığı haz kadar doyum vericiydi onlar için. Hazır mutluluklar için ellerindeki avuçlarındaki ve benliklerindeki tüm kırıntıları harcamaya hazır bir şekilde bu sokağa geliyorlardı. Yaşlı sokak onların bu heyecanını algıladığında tüm ayıp yerlerini onlara sergilemekte olabildiğince cömert davranıyordu.

Anası Cemil’i bir sümük gibi fırlattığında üzerine yapıştığı Ihlamur Sokağı’nın kaldırım taşları onu sarıp sarmalamış bedenine yapıştırmıştı. Ama Cemil ısrarla kendini bu kaldırımlara ait görmemişti. Görmediği için de insanlar arası mertebesi yükselmiş, götünü göbeğini büyütmüş, parlak elbiseler giymiş, süslü donlarla götünü bağlamıştı. Tabii ki bu mertebeye yükselirken siyah metal arkadaşı Hüsnü ona her daim yoldaş olmuştu. Birlikte çok canlar yakıp, kanlar içtiler. Bir de tanrı yürü be evladım demiş olabilir. Velhasıl el biriydiler. Birlikte adlarını kaldırımlardan kazıyıp süslü vitrinlere, ışıklı tabelalara yazdırdılar. Hüsnü Cemil’in anası, avradı, tövbe haşa, Allah’ı olmuştu. Lakin Hüsnü azgındı, hırçındı, hoyrattı. Sabah versen akşama acıkıyordu. Midesi yaş deriden yapılmıştı. Tıkıştırdıkça büyüyor, büyüdükçe acıkıyordu. Cemil zamanla bu aç mahlukattan illallah etmeye başladı. Hüsnü’yü beyninden bedeninden ve düşlerinden çıkarmak istiyordu. Lakin kaldırımların bu ayrılığa müsaade edip etmeyeceği belli değildi. Cemil hamdı, toydu, aptaldı. Hüsnü sadıktı, dosttu, güler yüzlüydü, gittiği yere onunla gider, döndüğü yerde durmazdı. En yukarıda olduğu bir an Hüsnü’ye ihanet etmenin ne gereği ne de mantığı vardı. Cemil, Hüsnü var iken vardı. Oysa Hüsnü Cemil’den sonra da vardı.  Bu kurguyu bozmak için Cemil’in yapamayacağı şey yoktu. Tuhaf bir şekilde bu ışıltılı tabelalar, bu para, bu itibar, bu iktidar artık Cemil’i kesmiyordu. Hüsnü ile içinde yaşadığı bu çamur ilişki çok yormuştu onu. Cemil artık erdemli bir hayatın özlemini çekiyordu. Ya da öyle olmasını umuyordu. Bu onun hakkıydı.

Hüsnü’ye ilk ihanetiydi bu akşam, evde bırakmıştı onu ve sokaklarda erdem arama gailesinde idi. Erdem’i yürekten özlemişti. İşte öyle bir gün, akşamın alaca karanlığında, tanrılar şefkatini ve merhametini insanların üzerinden çektiği akşamın bir karanlığında Cemil de içinden gelen kırbaçların şakırtısını duymuş ve sokağa çıkmıştı. İşte Cemil hayatının yine cesur kararlarından birini vererek ve de aranarak kaldırımlarda geziniyordu. Kaldırımlar bu topuk seslerini önce yadırgadılar ancak Cemil’e ait olduğunu kısa sürede algıladılar ve de az biraz sakinleştiler. Cemil de kendine buyur eden sokağın taşlarına ve duvar diplerine sürtünmekten aldığı hazla onu Erdem’e götürecek vektörler peşinde saatlerce voltaladı. Sokakta ne bir ay ışığı ne bir pencere ışığı ne de bir sokak lambasının ışığı vardı. Cemil onu erdeme götürecek bir tanıdık umuduyla bir evin köşesinden uzunca bir sokağa döndü. İçi aradığı şeylere yaklaşmanın hazzıyla ürperdi.

Sigara isteyen bir vektörün peşinde onu haz çukuruna düşürecek insanımsılar ararken aniden kendini yerde buldu. Takılarak üstüne kapaklandığı kaldırım taşının nefes aldığını hisseti bir an.. Hatta üzerine düştüğü taş altında kıpırdanıp homurtulu sesler çıkardığında o an erdeme yaklaştığını algıladı ve tanrıya şükretti. Sokak onu yanıltmamıştı. Koca cüssesini üzerinden kaldırdığında adamın karanlık gözleri onu içine çekerken kokmuş bedeninden çıkan koku başını döndürdü. Kendini evrenin bütün kaygılarından, bütün kurgularından ve tüm karanlık ilişkilerinden azade hissetti.  Ateşe yaklaşan bir pervanenin şuursuzluğu kadar hür hissetti o an.  Ateşe yaklaşmaktan çok yanmak istiyordu aslında. Karanlık bakışlı, leş kokulu adamın yanına oturdu. Sigara paketini uzattı, ardından kibritini. Epey bir zaman oturdular konuşmadan. Cemil ilişkilerini derinleştirmek için ilk girişimini yaptı…

“Şarabın var mı?”

“Yok “dedi adam.

“Sende var mı?” diye sordu sadece. Cemil soruyu emir telakki etti. Gözleri vektörü aradı ve ona bir tomar para uzattı. Yetecek kadar ateş suyu istedi. Vektör sürüngen ataklığı ile sokağın büfelerinden topladığı tüm şişeleri yığın yaptı önlerine. Bir metre uzaklarına oturarak kendi şişesiyle kol boyun oldu.

Haybeye yaşayan adamın kişiliği, ateş suyunun kendisi ve gecenin ruhu birleştiğinde Cemil saatler içinde çocukluğuna döndü. Çocukluğuna ait yaşanmışlıkların nefretini adeta kustu. Bu yaşanmışlıkları kusarken gözlerinden ise seller akıyordu. Sular, kaldırım taşlarının arasından sızarak sokağın mazgallarına kadar ulaşıyordu. Haybeye yaşayan adam ise bir taş kadar hissiz, soğuk ve karanlık onu öylece dinliyordu. Adamın sessizliği ise Cemil’in yüreğinde bir yerleri ağır ağır kanatıyordu. Sokaktaki kan, gözyaşı, salya, sümük iyi gelmişti Cemil’e. Tek hazzetmediği ise bu dokunun rengini bozan vektörün varlığıydı. Vektör ise bu acılı sahneden akan kanı, salya ve sümüğü yalamakla meşguldü. Tüm sahneyi yutabilmek için Cemil’den daha çok ateş suyu istiyordu. Cemil verdikçe o sahneyi, yaşanmışlıkları ve acıları adeta yalayıp yutuyordu. Hüsnü gibi bir pisliği daha hayatından çıkaramadan bu vektörün hayatına girmesi, yalvaran bakışları, aç gözleri ve isteyen ağzı Cemil’in iyice sinirlerine dokunuyordu. Her pisliğin sorumlusu bu vektörün istemeyi abarttığı bir noktada Cemil artık kontrolü kaybetti. Yarısı kırılmış bir şarap şişesinin keskinliğinde adamın karnındaki istenci çıkartmaya çalıştı. Çok da başarılı oldu. Vektörün hırıltılarını duyan sokak sakinleri polis arabasını sahneye davet ettiklerinde ise oyunun sonu rekor izleyici kazandı. Polis arabası Cemil’i sahneden taşırken Cemil son bir kez daha sokağa baktı. Haybeye yaşayan adamın gözlerinde benliğini gördü. Hayatında ilk kez ama ilk kez huzuru hissetti…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir